C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Ossiabi’nin 3. nesil internet kontrolü düşüncesi üzerine!

 

otisabi‘nin bkz‘ını gördüğüm ve içeriğini okumaya başladığım andan itibaren ben de bunu düşündüğümü hatırladım. Belleğimde gidip gelmeler olmasından şüphelendirecek ölçüde yakın geçmişimdeki anı parçacıklarını bile birbirine karıştırdığımdan, bu entirinin ilk cümlesine noktayı koyduktan sonra septisizm/#19818772 ve wikileaks/#19828154 entirilerimde bahsettiğim zeitgeist‘ın arkadan itelemesi ve mevcut değerleri doğal seyrinde, bir tür sosyal evrim süreciyle mümkün kılması olgusunu hatırladım. Geç oldu ama güç olmadı. Güzel bir bağlantı oldu. Katıldığım ve katılmadığım noktalar var, masayı biraz dağınık bıraktığım yönünde mesajlar alıyorum ama bunun bilinçli bir tercih olduğunu bilin, dağınık masada görecekleriniz, toplu masada göreceklerinizden daha fazla olacaktır, bu benim dogmam. Hadi buyrun bakalım.
Bahsettiğim bağlantının açılımı şöyle: nasıl ki dışarıdan bakıp da yerleşik düzen(ler)inin bekası uğruna (bunun farkında olup olmamalarının bir önemi yok) algı dünyalarının kısıtlı olmasından ötürü “ekşi sözlük’te tek bir editoryal kadro varmış da, içeriğini onlar belirliyormuş ve yeni bir kuşak yetiştirmeye çalışıyormuş” fikrine saplanan varsa, ben de inci sözlük’e dışarıdan baktığımda ilkin benzer yanlı ve maksatlı bir kadronun var olup olmadığını düşündüm, sonra banyoya gidip yüzüme su vurarak kendime geldim. “Oğlum sen ekşi sözlük’te hakkında kaka şeyler yazılınca mızmızlanan ünlü müsün, dogmalaşmış doksozof musun, piç misin, nerede kaldı görüngüyü bile öteleyen jimi, nerede kaldı o güzel insan?” diye sormayı da ihmal etmedim. Bu ıslak aydınlanmayla birlikte neticede inci’nin doğal bir sürecin meyvası olduğu kanaatine varan şu entiriyi girdim: #4916890 ah pardon, o değilmiş, şu entiriyi girdim şu: #18621658. sosyal evrime olan güvenim inci’yle de desteklenmiş oldu.
Zira W. M. Dugger ile H. J. Sherman’ın eserinde de işlendiği üzere sosyal evrimin temel kaidesi olan “evrim, toplumun içsel dinamiklerinden ötürü işler, toplum-dışı güçlerle birleşerek değil[W. M. Dugger – H. J. Sherman, Reclaiming Evolution: A Dialogue Between Marxism and Institutionalism on Social Change, Routledge, 2000, s.8] anlayışını göz önünde tutarak literatürde endojen değişim (endogenous change) denen bu değişim algısını bizim internet oluşumlarımızın gerçekleşme, yayılma ve hatta dağılma aşamalarına uygulayabiliriz. Buna bağlı olarak bir an için otisabi‘yi haklı görsek bile, onun “içeriği engellemek değil, içerik yarışında baskın çıkmak merkezli” diyerek otoriteye özgü gizil bir yetiyle (devlet bunun farkında olsun veya olmasın) ilişkilendirdiği anomaliyi “aslında” sosyal evrimin yukarıda bahsettiğim kaidesine göre, iç dinamiklere uygun bir şekilde gelişmesi ve yine yukarıda bahsettiğim “gerçekleşme, yayılma ve dağılma” sürecinde, büyük olasılıkla “yayılma” ile “dağılma” arasında bir noktada, otoriter ve tahakkümcü idarenin iradesi tarafından arkadan herhangi bir iteleme olmaksızın “doğal” bir şekilde veçhe kazanması olarak yorumlayabiliriz.
Daha açık söylemek gerekirse, koşullar tahakkümcü otoritenin de işine gelebilecek şekilde evrilebilir, 30 Haziran 2010 inci kürtçe facebook saldırısı bunun bir göstergesi olabilir. Ama peki bu varlığı ve ne kadar etkin olduğu belirsiz kontrol mekanizmasını bir korku objesine dönüştürmek için yeterli bir sebep midir? Buna sonra değineceğim. Şimdi şuna bakalım, otisabi‘nin içinde üstü örtük olarak da olsa inci’yi işaret ettiği şu tespit, iç dinamiklerin niteliği hakkında bize fikir verebilir:
Muktedir daha ne istesin? Dışarıya sevimli, fırlama, terbiyesiz, uçarı bir avuç liseli olarak kodladığın sivil çehreli adamlarla bilindik tedhiş politikasını, o politikaya cuk oturan, alabildiğine maço ve ayrımcı bir dille sanal’da da yürütebiliyorsun.” (bkz.)
Analoji zeminine çekersek ve üstüne bir de 16-17. yy. İngiliz siyaset yorumunu döşersek, durumu daha da aydınlatabiliriz kanaatindeyim. Mitolojide anlatılana göre baş-tanrı Iuppiter, Cyclops’ları vahşiliklerinden ve kontrol-edilemezliklerinden ötürü yeraltı mahzenine / cehenneme kapatarak, onları daimî mahkumiyete zorladı. Ancak mitolojide toprağa denk düşen Tellus, Iuppiter’i, eğer Cyclops’ları serbest bırakıp, kendisine yıldırım yapmada yardım etmelerini sağlarsa, akıllıca bir iş yapmış olacağına inandırdı. Böylece Iuppiter onları daimî mahkumiyetten alıp daimî çalışmaya zorladı, onlar da bileği kuvvetli, yürekli canavarlar olduklarından ötürü allah ne verdiyse, gece gündüz çalışıp Iuppiter’in fırlattığı yıldırımları yaptılar. Bir gün Iuppiter Güneş tanrısı Apollo’nun oğlu Aesculapius’un bir ölüyü canlandırmasına sinirlenerek, sadece yıldırım yapmakta çalıştırdığı Cyclops’ları Aesculapius’u öldürmeye yolladı. Cyclopslar bu talihsiz genci öldürünce, bu sefer de onun babası olan Apollo yolladığı oklarla Cyclops’ları öldürdü.
16. yy.’da Bacon bu mitolojik öyküyü De Sapientia Veterum III’te, (bilhassa Macchiavelli’nin etkisiyle) bir kralın bir ülkedeki başıbozukların idareye (devlete) sağlayabileceği yararları asla göz-ardı etmemesi gerektiği şeklinde yorumladı ve başta çağdaşlarının mundus novus yani yeni dünya olarak nitelediği amerika kıtasına (yerlilerle süren kültürel ve bildiğimiz savaşa özgü çatışmalarda soylu bünyeleri kırmamak, tehlikeye atmamak adına) başıbozukların, mahkumların, katillerin, serserilerin gönderilmesi fikrini destekledi. Bu dönemde Amerika’nın keşfini, Avrupa’da bilhassa İngiltere – İspanya ve Fransa arasındaki hegemonik temelli çatışmayı ve maris dominium monarchiae quaedam epitome est anlayışının doğmasını bir tür iç dinamik eseri olarak yorumlarsanız, mevcut koşulların yani iç dinamiklerin kraliyete imkân tanıdığını ve onun yararına dokunduğu görülen kimi oluşumların (kimi kere ters tepse de, örneğin inci’de tahakkümcü idarenin ya da tabuların yerin dibine sokulabilmesi gibi) “doğal” bir süreçte gerçekleştiğini düşünebiliriz.
Diyebilirsiniz ki, “İç dinamiğin oluşumunda dışarıdan müdahaleye ne diyorsun?“, cevabım şu olur: “Dışarıdan müdahale de iç dinamikten hallicedir, zira müdahale edilen müdahale ettiriyor ya da buna uygun bir zemin oluşturuyor; hiç olmadı maruz kalanın salt kimliği bile, maruz kalışını ve kendisini iç dinamiğin bir parçası kılar.”
Toparlarsak, idarenin iradesi ile iradenin idaresi örtüşmüş bir şekilde zamanın sansürcü, yasakçı, dogmatik ruhunu belirliyor görünebilir. Ancak Cyclops’ları (burada otisabi‘nin bahsettiği ölçüde iradenin “canına minnet” eylemleri kendi arzularıyla sergileyen tipleri yani incicileri sembolize ediyor) ilkin mahzene sonra da Iuppiter’in hizmetine sokan şeyin, bizzat onlara özgü nitelikler olduğu da unutulmamalı. Elde uygun materyal varsa, koşullar oluşmuşsa, sansürcü ve yasakçı kafa gelir topa değer ve golü atar. Bunun için, örneğimize dönersek, idaredeki birilerinin Iuppiter’in Tellus tarafından bilinçlendirilmesi gibi, “yönetici grubun meseleye daha hakim olmaya başla(masına), şuurlu bir şekilde ortama yayılmaya başla(masına)…” gerek yok, çünkü burada yönetici grubun gücüne gerek yok. Ben bile oturduğum yerden açacağım başlıklarla veya diğer sözlük aktivitelerimle birçok kişiyi manipule edebiliyorsam, dahası bunu yapmama engel olanları “sansürcülükle” suçlayabiliyorsam, ben kendi başıma meseleye hakim olarak sanal eylemlerimde yetkinim demektir.
Ben bile kendi başıma bu kadar etkiliysem, benden daha fazla olması durumunda, içinde bulunduğum co-operative bir düzeneğin benim kendi başıma operative’liğimden daha vurucu ve güçlü olacağı aşikârdır. Yönetici gruptan bahsetmenin bile gereği yok. Zaten feysbukta, tivitterde müthiş azgınlıkta bir genç kitle var ve bu kitle inci’nin eğlence konseptini “arada kürtlere ve ermenilere de geçirerek” taçlandırabilir (örnek bu olduğu için veriyorum, yoksa bunu bir istisna olarak görmek de mümkün). Zira bu, onun başta vasati ailesi olmak üzere toplumun geniş kesiminin ortak duyuşundan beslenerek meşrûlaşan gizli kudretinin eseridir. Bu da, doğal bir sürecin varlığını kanıtlar. Öyle ki, ilkin içinde bulunmadığı bir platformda, kültürel gelişimine uygun eylemler de bulunabileceği bir oluşum meydana gelmiş, o da bir iştirakçi olarak kudretini sergilemiş. Doğa hedefini gerçekleştirmede zorluk çekmez (en sondaki Latince cümleye bakın). — Büyük ihtimalle 14-27,30 yaş aralığındasın, ailede, okulda, işte veya herhangi bir yerde, bir şekilde senin, eğlence yönün de dahil olmak üzere, tüm bakış açını şekillendiren bir sanatçının elindesin. Bu sanatçının bizzat devlet tarafından büyütülüp beslendiğini iddia etmek mümkün ama biz şu an var olan bir sosyal olguya dikkat çekersek, bu sanatçı kaçınılmaz olarak arzuladığı genç kitleyi biçimlendirir ve piyasaya sunar.
En büyük piyasa da şu an feysbuk, ekşi, inci sözlük gibi mekanların tümünün bir araya geldiği internet çarşısı. Bu çarşıdaki her alış-veriş, alan için de, satan için de doğal bir süreçte gerçekleşiyor. “Mal bu, yapacak bir şey yok” çaresizliğinde olduğumu düşünmenizi istemem (“ya, kim düşünür ki?” diye sormayın, okuduğunu anlamayan çok, #19828154 no’lu entirideki tavrımla “ne yapsak da bu düzen değişmez” anlayışında olduğumu iddia eden çocuklar bile oldu), öyle düşünsem bir satır yazmam ekşiye de, bloga da başka platformlara da. Buradaki nihaî amacım otisabi‘nin “her dönem kendi doğal ve profesyonel çevresi ve ideolojik çerçevesi sebebiyle bir takım ‘vazife’lere uygun görülmüş, tabiri caizse kendi lüzumunu kendi yaratarak şu hayatta meslek, statü, maddi ve manevi kazanç edinmiş insanlar vardır” tespitinin arkasını sağlamlaştırmak ve söz konusu kullanılmaya gönüllü (bu tabiri kullanmak istemediğimi sadece başka bir sıfat bulamadığımı bilin) bireylerin de içinde bulunduğu durumun farkında olamayacağını (tıpkı Cyclops’ların tanrı Apollo tarafından öldürüleceklerini bilmemeleri gibi> vurgulamaktır.
Kendimden ya da buradaki insanlardan örnek verirsem, ben ya da bizler ekşi’de yazarken, toplumun şekillenmesinde neye hizmet ettiğimizin farkında mıyız ki, beslendiği dünya algısıyla eğlencesine facebook’taki kürtçe sayfasına saldıran incici içindeki durumun farkında olsun. Bir şekilde internetçinin eylemi, tahakkümcünün işine gelebilir ama bu her iki tarafın da bu durumun farkında olduğunu göstermez.
Farkındalık iç dinamiklerden en az etkilenmiş olmayı gerektirebilir. Ancak bu durumda da bizzat zeitgeist’ın belirlediği bir iç dinamikten ötürü senin iç dinamiklerden “en az” etkilenmiş kişi olduğun iddia edilebilir. Dahası bu iddiayı dile getiren de, tespit sahibi olarak, en az etkileneni değerlendirebildiğine göre, kimliklendirdiği kişiye göre daha az etkilenmiş olmalıdır mevcut koşullardan. Peki ya, onu da zeitgeist “böyle” kılmışsa? Bu muhakemeyi yürütürsek, argumentum ad infinitum‘a ve retentio assensus‘a varırız, yani sonsuza kadar geri giden temellendirme ve onay tehiri. O halde ben 3. nesil internet kontrolünün tespitinden bile kuşku duymak durumundayım. Buna bağlı olarak “sayılan kontrol yöntemlerinin mümkünlüğü”nü de tartışma konusu kılarım, içine düştüğüm durum da, gavurların indecidable in dispute dediği “tartışmada nihaî bir sonuca varılamazlık” ise, bu durumda kuşkuculuğumu bir adım öteye götürerek inci gibi platformlarda beliren, sansürcü ve yasakçı idarenin gizli bir şekilde beslediği saklı ayrımcılığın, nefret söyleminin, seksist tezahürün söz konusu kişilerden bazıları tarafından istenemeyebileceğini veya itelenebileceğini, “hoop burası inci, burda siyaset, din, ırkçılık yasak” şeklinde beliren kısıtlamaların da bizzat otisabi‘nin “bir şeyleri isteyen birileri hep oluyor” çıkarımını destekleyebileceğini söyler ve buna bağlı olarak 3. nesil internet kontrolünün de aslında kendi içinde ne kadar kontrol edilebilir olduğunun anlaşılamayacağı sonucuna varırım.
Başka deyişle, kontrol mekanizması kendisini yok edecek bir sistem üzerine inşa edilmiş (bizzat kendisini inşa etmediğini söyleyebiliriz, zamanın ruhundan ve doğal süreçten bahsediyorsak, bunu otisabi de söylüyor zaten) gibi bir görüntü oluşuyorsa, bu durumda argumentum ad infinitum‘dan argumentum ad absurdum‘a varırız, çünkü en basit tabirle kontrol erki, bilinçli olarak objenin denetimini gerektirir, bunu amaçladığı sürece o kontrol erki olur. Denetim gücünü ortadan kaldıran bir kontrol mekanizmasının varlığı, kontrolü hem kavramsal hem de ontolojik olarak ortadan kaldırır. Ben bu kontrolün olmadığını iddia etmiyorum, sadece bunun tespit edilebilirliğinde sıkıntılar olduğunu ve sanal kimlikte de olsa sosyal bir olgunun başka birtakım etiketlerle kimliklendirilebilirliği mümkünken (“doğal bir sürecin ürünü” gibi) ve buradan realist / rasyonalist sosyal sonuçlara ulaşabilecekken, belirsiz ve içeriği layıkıyla tespit edilemez bir aracı kullanıp “kontrol ile başa çıkmayı öğrenmezsek hayatın akışı bir önceki hayatın üzerine dönecek, yavaş ama kararlı bir şekilde silip süpürecek” gibi paranoyak bir kıyamet tasavvuruna varmanın manasızlığına vurgu yapıyorum. Zira üzerinde bulunduğumuz zemin hakkındaki bilgimiz en kötü ihtimalle güvensiz, en iyi ihtimalle göreceliyse, onunla ilgili öngörümüz de en kötü ihtimalle güvensiz, en iyi ihtimalle görecelidir. Güvensizse, konuşmaya değmez; yok, göreceliyse, otisabi “göre”sini daha da açımlasın, bu kadarı yeterli değil.
Sözün özü, internetteki son dönem platformlarının oluşması, yayılması, sapma göstermesi ve dağılması evrelerinin ülkenin reel gündemine ve sosyal koşullarına uygun olarak doğal bir süreçte geliştiği düşüncesine katılmakla birlikte, bunu bir tür üstü örtük kontrol korkusu ya da paranoyasına çevirmenin manasız olduğunu düşünüyorum. Çünkü artık herkes kendisine Iuppiter, kendisine Cyclops; kendisine incici, kendisine ekşici piç; kendisine kontrol-dışı, kendisine bizzat kontrol eden. İnsanların sürekli değiştirilebilir nicklerle birbirini bile rahatlıkla kandırabildiği bir ortamda “kontrol” korkusundan dem vurmak benim hoşuma gitmiyor. Kimse bizi kontrol etmesin diye diye, tıpkı her görüşüne katılmadığı insana faşist diyen tartışmacı ekşicilerin faşizm kavramının içini boşaltması gibi, sansür ve kontrol karşıtlığının da, söz konusu kavramların içini boşaltmaması gerektiğini söylemek, dahası kaza diye bir şeyin olmaması aksine her şeyin bir nedeninin olması gibi, kontrol korkusunun da makul nedenleri olduğunu bildiğimi eklemek isterim. Daha az şaşıralım, daha az.

Nihil difficile est naturae, utique ubi in finem sui properat!

Share |

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: