C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>İki “Punctus”

>

İki “Punctus”

Cengiz Çevik


Bulantı’dan Hereketle…

Merak ediyorum bu bulantı durumu bir gün nasıl çözüme kavuşturulacak diye. Hangi bulantı? Benim bulantım, baş ağrımı tetikleyen, baş ağrımla tetiklenen, sadece benim hissettiğim, yükünü tek başıma omuzladığım bulantım. Bulantı durumuyla aramda hep bir gerginlik vardır, aslına bakılırsa aksi düşünülemez bile, zira bulantı kelimeye oyunuyla süslenesi bir adilik katıyor yaşantıma. Adilik, uzaklara bakınca geçeceğini sanış, yakınlara hapsolunca dehlizine düşülen, içte ne varsa dışarıya çıkarma, kötü kokulu kusuş!

Cicero, De Finibus’unun bir yerinde tutkulardan “perturbationes animi” diye bahseder, yani “zihin rahatsızlıkları”, “…bozulmuşlukları”. Bozulanın farkındayız da, bozan ne, nice? Galiba bozan yine insanın kendisi. Bir şeye saplanıyor, rahatsızlanmış oluyor. Bir şeye saplanmıyor, iyiymiş gibi zannediyor, adlandırıyor. Sonu kusuşla biten bir bulantı gibi, sarsıntı geçiren zihnin yanılgıları da aslında “için bulanması”, “… bozulması” halidir. Bozan insan, faktör “düşünmek”. Nereye kadar? Bundan bir etki görene kadar, etkilenip rahatsız olana kadar zihni zorlamak. Sonunda ortaya çıkan durumu evvelce kendini zaten göstermiş olan her türlü nedenden bağımsız değerlendirip, adlandırmak, işte insanın asıl bulantısının bu olduğunu düşünüyorum, zihnini ekşiten, hafif bir yanıklık katan, tadını kaçıran, derin nefesler almasını gerektiren, sonunda üşüten!




Bulantıyı sanki tüm vücuduna yayılmış bir hastalık gibi gören insanın üşümesi, ayak parmaklarından başlıyor. Benim öyle oluyor, ayak parmaklarımdan başlayan üşüme tüm vücudu dolaşarak zirveye çıkıyor ve ad, nitelik değiştiriyor: Baş ağrısı. Başım ağrıyor, üşüyorum, derin nefesler alıyorum, uzaklara bakıyorum, kötü kokuyorum. İşte asıl bulantı bu, bulantıdan başlayıp asıl bulantıya varış sürecinde “ezilebilmiş olan” oluyorum, “bir etki görmüşlüğüm” beni kendimi tanımlamaya itiyor. Adını “ezilebilmiş olan” olarak koymuş olmam durumun vehametini tümüyle ortaya koymuyor, zira bu sonuç aslında yukarıda da dediğim gibi yaşantıma adilik katan bir sürece ait, bu yüzden ne “kötü” kokmuşluk ne baş ağrısı bir sorun. Ölen insanın ölümü yaşamış olduklarını kusuşu olarak değerlendirmesi gibi bir şey aslında ama kolay da değil sukuneti koruyabilmesi. Zira insan kendini rahat ve huzurlu hissetmediği ölçüde bir şeyler aramaktadır, arayış halindeki insan da sessiz kalamaz. Sessizlere bakın ne dediğimi anlayacaksınız.

“Sessiz ve Arayışsızlığı”

“Arayışsızlık” Francis Bacon karşıt savlar listesi hazırlamış De Augmentis Scientiarum’un VI. kitabında orada geçen bir ifade: “Tectus, ignoto proximus.” Yani Türkçesiyle “kapalı olan bilinmeyene yakındır”. Buradaki “kapalılık” durumu aslında “dışarıya açık olmama”nın tabiridir. “Dışarıya açık olmama”, o kadar geniş bir okyanusu aklıma getiriyor ki, tabirin içine her türlü deniz mahlukatı giriyor. Daha özelleştirerek şöyle söylemeliyim, “sessiz kalmak” insanı bilgisizliğe götürür. Çünkü insan evvelce de dediğim gibi arayış halinde olduğunda sessiz kalamaz. Sessiz kalmayan insanın tutkuları vardır, Nietzsche’yi nihilistlerin safına yerleştirme çabasında olanların yanılgısında da çarpar suratımıza. Böylesine tutkulu / bir şeylere tutuklu bir insan evladı nasıl “hiççi” olabilir? (Detaylı bkz. http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=10664557) Olamaz, olmamıştır da. Sessiz değildir, arayışsız değildir, bilinmeyene yakın değildir, kapalı yaşama / düşünme’ye saplanmış değildir.




Arayış halindeki insanın sesi gür çıkar, en azından kendisine. Kendisine kızar, kendisine öğretir, kendisinden öğrenir. Kitapların içine düşer, onların içinden kendini yaratır. “Kapalı” gibi görünür, oysa tümüyle “açık”tır. Açıklığından ötürü arayış durumundan hiç çıkmamaktadır zaten, aramak, her şeye rağmen, herkese rağmen aramak, o kadar zahmetli bir iş ki, böyleleri için her an çarmıha gerilmemek en büyük trajedidir. Çünkü “moral” değerlerini oluşturan temel noktanın “diğerleriyle kaynaşma” olduğu aşılanmaktadır hep. Her kaide buna yöneliktir. “Görgü kaideleri” diye önümüze konan şeyler insanca gibi görünse de aslında hayvancadır. Zira doğa karşısında bir hayvan nasıl uyumlu ve münzevi bir yaşam tüketmekteyse, insan da diğer insanlarla o denli bir uyum içinde olmalıdır, düşüncesi gereğince bazı kaideler oluşturulmuştur. Sessiz adam için böyle kurallar hayat kutarır, zira çatalın, kaşığın veyahut beyaz peçetenin ütülenmiş örtüsüyle masada hep bir yeri vardır ya, işte sessiz adam da bu kaideler sayesinde aynı masada kendisine ayrılmış olan sandalye üstünde (sandalyenin kendisi de görgü kaidelerine uymaktadır, uyması sağlanmaktadır!) önüne konacak olan yemekleri, tatlıları ve kahveyi (yine “görgü kaideleri”ne göre sıralanmış!) tüketecektir. Kendisi için hiçbir sorun yoktur, tıpkı bir hayvan gibi rahattır. Doğa karşısında çırılçıplaklığıyla “uyumsuz” olan insan, kendisinden önce yaşamış insanların kaideleriyle medeniyetinde uyumlu olmak durumunda bırakılmıştır. Öyle ya hayvanların çarşısı ormanken, insanın çarşısı aslında diğer insanlarla kaideleri paylaştığı medeniyettir. Orada alır ve verir haldedir, aldıkça verir, verdikçe alır. Sadece alıp, vermediğinde düşman bellenir, “bencil” olarak görülür, dışlanır. “Bencillik” diğerlerine göre suçtur, günahtır, kibre saplanmış olmaktır. Çünkü aslolan “ben” olmanın insanı “çarşı dışı” bir formun altına hapsettiğinin düşünülmesidir. Oysa sessiz kalmayan insan için hapsoluş değildir “ben” demek, “ben”den hareketle diğer “ben”lere de “ben”liklerinin hakkını vererek yaklaşmak. Bana kalırsa “ben” diyemeyen, sessizliğinde kalan insan için diğerlerini anlayabilmek yoktur. Hayvanca bir anlayış / kaynaşmanın adı olmuş “anlaşma”! Oysa dediğim gibi sessiz adamlar için hayat kurtarır kaideler, kurtarılması gereken hayatı önemseyen varsa tabi! Yoksa Çarmıhtakine karşı, anlaşmamayı, nehri ortadan ikiye bölene karşı tek bir kurtuluş’un peşinden gitmeme asiliğini bağırarak savunabilen için tek kaide “ben”i yabana atmamak olmalıdır, çünkü onu o yapan temel nitelik “ben” diyebilmesi, bu sayede de çırılçıplak ayakta kalabilmesidir.(Öyle bir ayakta kalış ki, herkes belli bir “ideoloji” adamı olduğu müddetçe ayakta kalabilirken, “ben” diyebilen insan benliğine arayış’ı temel ilke olarak kabul ettirmiş olur, bu haliyle her ideolojinin karşısındadır, şüpheyle yaklaşır. Homo Insipiens’liği reddeder!)

Ayakta kalış, arayışta kalış demek!

Arayışta kalan da sessiz kalmaz!

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 16/07/2008 by in Eskiçağ üzerine, Genel and tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: