C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>Bertrand Russel – Rahip Copleston Arasındaki Tanrı Varlığı ve Evren Üzerine Diyalog

>




Bertrand Russell,

Why I m Not a Christian / Neden Hiristiyan Değilim

XIII

TANRININ VARLIĞI

BERTRAND RUSSELL İLE RAHİP F. C. COPLESTON, ARASINDA BİR TARTIŞMA

( Bu tartışma ilkin B.B.C. nin üçüncü programında 1948 sonbaharında yayınlanmıştır.)


COPLESTON — Tanrının varlığı üstünde tartışacağımızdan, önce “Tanrı” teriminden ne anladığımız konusunda bir anlaşmaya varmamız doğru olur sanıyorum. Ben, dünyadan ve dünyayı yaratandan ayrı, ulu bir varlık düşünüyorum. Hiç olmazsa geçici olarak, “Tanrı” teriminin bu anlamını kabul ediyor musunuz?

RUSSELL — Evet, bu tanımı kabul ediyorum.

COPLESTON — Bence böyle bir varlık gerçekten vardır, ve varlığı felsefi bakımdan doğrulanabilir. Biz tutumunuzun agnostik mi, ateist mi olduğunu açıklayabilir misiniz? Yani, Tanrının yokluğu sizce ispat edilebilir mi?

RUSSELL Hayır, ispat edilebilir demiyorum, tutumum agnostiktir.

COPLESTON — Tanrı sorununun büyük önemi olan bir sorun olduğunu kabul eder misiniz? örneğin, Tanrı yoksa, insan varlıkları ve insanlık tarihinin, kendi istedikleri gibi kendileri için tayin edecekleri amaçtan başka amacı olamayacağı konusunda benimle hemfikir misiniz, ki -tatbikatta- bu amaç, zorla kabul ettirme iktidarları olan kimselerin zorla kabul ettireceği amaç demektir.

RUSSELL — Genellikle evet, bununla birlikte, son cümlenizi bazı bakımlardan sınırlandırmak isterdim.

COPLESTON — Tanrı yoksa -mutlak bir varlık yoksa-mutlak değer denen şeyin olamıyacağı konusunda da benimle aynı fikirde misiniz? Yani mutlak bir iyi yoksa, bundan değerlerin izafîliği ortaya çıkacağı konusunda demek istiyorum.

RUSSELL — Hayır, bence bu sorular mantık bakımından birbirinden ayrı şeyler. İyi ile kötü arasında bir ayrılık olduğunu, bunların her ikisinin de kesin kavramlar olduğunu ileri süren G. E. Moore’un Principia Ethica adlı kitabını alalım ele. Orada Moore, ileri sürdüğü bu fikri desteklemek için Tanrı fikrini işin içine sokmamaktadır.

COPLESTON — Ahlaksal muhakemeye gelinceye dek “iyi” konusunu bir yana bıraksak da, ben ilkin metafizik bir muhakeme ileri sürsem. Leibniz’in “İhtimaliyet” muhakemesine dayanan metafizik muhakeme üstüne vermek istiyorum bütün ağırlığı, daha sonra ahlaksal muhakemeyi ele alabiliriz. Önce size metafizik muhakeme üstünde kısa bir beyanda bulunsam, sonra üstünde tartışsak olur mu?

RUSSELL — Bence çok iyi olur.

COPLESTON — Açık bir şekilde anlatabilmem için, muhakemeyi birbirinden kesinlikle ayn iki safhaya ayıracağım. İlkin, dünyada, kendi özlerinde varolmalarının nedenlerini bulundurmayan, hiç değilse bazı varlıklar olduğunu biliyoruz. Örneğin, anne ye babama bağlıyım, derken havaya, besiye, filan. İkinci olarak, dünya sadece tek tek nesnelerin gerçek veya hayalî bütünü ya da topluluğudur, ki bunlardan hiçbiri yalnızca kendi içlerinde varlıklarının nedenlerini bulundurmamaktadır. Kendisini teşkil eden nesnelerden ayrı bir dünya yoktur, nasıl ki insan ırkı, üyelerinden ayrı bir şey değilse. Bu bakımdan, nesneler ve olaylar var olduğuna göre ye hiçbir tecrübe nesnenin kendi içinde, kendi varlığının nedenini bulundurmadığına göre, bu sebebin, nesnelerin bütününün kendi dışında bir nedeni olması gerekir. Bu nedenin varolan bir varlık olması gerekir. Bu varlık, kendinin

nedeni olabileceği gibi, olmayabilir de. Öyleyse, tamamdır, değilse, daha ileri gitmemiz gsrekir. Ama bu anlamda sonsuza kadar gidecek olursak, varlığın bir açıklanması yapılmış olmaz. Bu bakımdan varlığı açıklamak için, kendi içinde kendi varlığının nedenini bulundurması gereken, yani varolmadan yapamıyacak olan bir varlığa varmamız gerekir.

RUSSELL — Bu, türlü noktalar çıkarıyor ortaya, nereden başlanması gerektiği de kolay değil, ama düşüncenize cevap vermek için başlanacak en iyi nokta bence, gerekli varlık sorunudur. “Gerekli” kelimesinin, sadece önermelere anlamlı olarak uygulanabileceğini ileri sürebilirim. Sadece analitik olanlara yani inkâr etmesi kendini çelişmeye düşürecek olanlara. Gerekli bir varlığı, ancak varlığını inkâr etmek kendi kendiyle çatışan bir şey olsaydı kabul edebilirdim. Leibniz’in, önermeleri, aklın doğruluklanyla, gerçeğin doğrulukları diye ikiye ayırmasını kabul edip etmediğinizi bilmek isterdim. Aklın doğrulukları gereklidir.

COPLESTON — Leibniz’in aklın doğrulukları ile gerçeğin doğrulukları fikrine elbette ki katılmıyorum, çünkü onca, eninde sonunda sadece analitik birtakım öner meler vardır. Leibniz’e göre gerçeğin doğrulukları, sonunda aklın doğruluklarına irca olunabilir. Yani hiç olmazsa her şeyi bilen bir zihin için analitik önermelere irca olunabilir. Bu hususta hemfikir değilim. Bir kere, özgürlük yaşantısının ihtiyaçlarını karşılayamaz. Leibniz’in bütün felsefesine katılmıyorum. Muhtemel varlıktan, gerekli varlığa giden muhakemesini kullandım, ve muhakemeyi yeterli akıl ilkesi üzerine dayadım, buna sebep sırf, bence Tanrının varlığının temel metafizik kanıtı olan şeyin kısa ve açık bir ifadesi gibi sörünmesidir.

RUSSELL — Ama bence “gerekli bir önerme”nin analitik olması şarttır. Başka ne ifade edebileceğini anlamıyorum. Analitik önermelerse, daima karmaşıktır ve mantıkî bakımdan oldukça geç kalmaktadır. “Akıldışı hayvanlar, hayvandırlar” analitik bir önermedir; ama “Bu bir hayvandır” önermesi hiçbir zaman analitik olamaz. Nitekim, analitik olabilecek bütün önermeler, önermelerin yapısında, oldukça geç kalmaktadır.

COPLESTON — “Muhtemel bir varlık varsa, o halde gerekli bir varlık vardır” önermesini alın ele. varsayım olarak ifade olunan bu önermenin gerekli önerme olduğunu düşünüyorum. Her önermeye analitik önerme diyecek olursanız, o zaman terminolojide bir anlaşmazlığa mahal vermemek için, her ne kadar bir deyimi gereksiz yere tekrarlamak diye görmüyorsam da, ona ben de analitik derim. Ama bir önermenin ge rekli bir önerme olması için ancak muhtemel bir varlığın olması gerekir. Gerçekten varolan bir muhtemel varlığın olması, tecrübeyle açığa çıkarılması gerektiği ve muhtemel bir varlığın olmasını söyleyen önerme analitik bir önerme değildir, muhtemel bir varlığın varolduğunu bildiniz mi bir kere, ister istemez gerekli bir varlık olacaktır.

RUSSELL — Bu muhakemenin çetin tarafı, gerekli bir varlığın varolduğunu, Ve başka vardıklara “muhtemel” demede özel bir anlam olduğu fikrini kabul etmemededir. Bu sözlerin, kabul etmediğim bir mantık dışında bence hiçbir anlamı yoktur,

COPLESTON — Bu terimleri, “modern mantık” denen şeye uymadığı için mi reddediyorsunuz

RUSSELL — Herhangi bir anlamı olabileceğini görmüyorum. Bana öyle geliyor ki “gerekli” kelimesi, şeylere değil de, analitik önermelere uygulandığı durum dışta kalmak üzere, anlamsız bir kelimedir.

COPLESTON — Bir kere, “modern mantık”tan ne. anlıyorsunuz? Benim bildiğime göre, birbirinden ayrılan birtakım sistemler var. Sonra, bütün modern mantıkçıların metafiziğin anlamsızlığını kabul edeceğini sanmıyorum. Hiç değilse ikimizin de bildiği ünlü bir düşünür var, kendisinin modern mantık konusundaki bilgisi derindi, ama metafiziğin anlamsız veya, özellikle Tanrı sorununun anlamsız olduğunu kesinlikle düşünmüyordu. Ayrıca, bütün modern mantıkçılar metafizik terimlerinin anlamsız olduğunu ileri sürse bile, bu haklı olduklarını göstermez. Metafizik terimlerinin anlamsız olduğunu söyleyen önerme, bana, farazi bir felsefe üstüne dayatılan bir önerme gibi geliyor. Ardındaki dogmatik tutum şöyle gibi: makineme girmeyen şey yoktur, ya da anlamsızdır; heyecanın ifadesidir. Modern mantığın belli bir sisteminin anlam için biricik ölçü olduğunu söyleyen kimsenin aşırı derecede dogmatik bir şey dediğini göstermeye çalışıyorum sadece; felsefenin bir kısmının felsefenin bütünü olduğuna dogmatik olarak inat etmekte olduğunu söylüyorum. Ne de olsa bir “muhtemel” varlık, kendi içinde varolması için tam bir nedeni olmayan bir varlıktır, muhtemel varlıktan anladığım budur. Ben bildiğim gibi siz de bilirsiniz ki, hiçbirimizin varlığı, kendi dışımızdaki bir şeye veya birine, anne-babalarımıza atıfta bulunmadan açıklanamaz. Oysa “gerekli” bir varlık, varolması gereken, ama varolamayan bir varlık demektir. Siz böyle bir varlık olmadığını söyleyebilirsiniz, ama kullanmakta olduğum ifadeleri anlamadığınıza beni pek ikna edemezsiniz. Anlamıyorsanız, o halde, böyle bir varlığın varolmadığını nasıl söyleyebilirsiniz, eğer böyle demek istiyorsanız ?

RUSSELL — Burada üstünde uzun uzadıya durmayacağım noktalar var. Metafiziğin herkes için anlamsız olduğunu söylemiyorum. Bazı belli ifadelerin anlamsızlığını ileri sürüyorum, bunu genellemiyorum, sadece bu belli ifadelerin yorumunu anhyamadığımı söylüyorum, Genel bir dogma değildir bu, özel bir şeydir. Ama bu noktalan şimdilik bir yana bırakıyorum. Söylemekte olduğunuz şeyler, bana öyle geliyor ki, özü varolmasını gerektiren, böylece varlığı analitik olan bir varlık olduğunu söyleyen ontolojik muhakemeye getiriyor bizi. Bu bana imkânsız gibi geliyor, tabiî bu da insanın varoluştan ne anladığı sorununu ortaya çıkarıyor ki, bence adlandırılan bir nesne, anlamlı bir şekilde vardır denemez, sadece tanımlanan bir özne olur kanısındayım.

COPLESTON — Öyle sanıyorum ki, örneğin “T. S. Eliot vardır” demenin kötü bir gramer veya sözdizimi olduğunu söylüyorsunuz; örneğin şöyle demek gerekti: “Murder in the Cathedral’ın yazarı vardır.” “Dünyanın nedeni vardır” önermesinin anlamsız olduğunu mu söyleleyeceksiniz? Dünyanın nedeni yoktur diyebilirsiniz; ama “dünyanın nedeni vardır” önermesinin anlamsız olduğunu nasıl söyleyebileceğinizi aklım almıyor. Bunu bir soru şekline koyun: “Dünyanın bir nedeni var mıdır?” Çoğu kimse, cevabı konusunda hemfikir olmasa da soruyu anlayacaktır elbette.

RUSSELL — “Dünyanın bir nedeni var mıdır?” sorusunun tabiî anlamı vardır. Ama derseniz ki “Evet, Tanrı dünyanın nedenidir” burada Tanrıyı bir öznel isim olarak kullanıyorsunuzdur; böylece “Tanrı vardır” anlamı olan bir beyan olmayacaktır; benim tutumum bu. Bu yüzden tabiî, şu veya bu var demek, analitik bir önerme olamaz hiçbir zaman, örneğin konu olarak “varolan yuvarlak kare”yi alın, “varolan yuvarlak kare vardır” önermesi bir analik önerme gibi görünecektir, ama var değildir.

COPLESTON — Tabiî var değildir, varlığın ne olduğu üstünde bir kavramınız yoksa var değildir diyemezsiniz tabiî. “Varolan yuvarlak kare”nin de hiç bir anlamı yoktur bana göre.

RUSSELL — Tamam. O halde başka bir metinde “gerekli varlık” konusunda da aynı şeyi söyleyeceğim.

COPLESTON — Öyle geliyor ki bana, bir çıkmaza geldik. Gerekli varlık varolması gereken ama varolamayan bir varlıktır demenin bence kesin bir anlamı vardır. Sizce hiç bir anlamı yok.

RUSSELL — Bunu biraz ileri götürelim. Varolması gereken ama varolamıyan bir varlık, sizce tabiî, özü varolmasını gerektiren bir varlıktır.

COPLESTON — Evet, özü varolmak olan bir varlıktır. Ama Tanrının varlığını, sırf özü fikrinden çıkarak tartışmak istemem, çünkü şimdilik Tanrının özü konusunda açık bir sezgimiz yok. Yaşantı dünyasından Tanrıya doğru muhakeme yürütmemiz gerek sanıyorum.

RUSSELL — Evet, ayrılığı anlıyorum. Ama aynı zamanda, yeterli bilgisi olan bir varlık için, “özü varolmasını gerektiren varlık işte” demek doğru olur.

COPLESTON — Evet, tabiî biri Tanrıyı görmüş olaydı, Tanrının varolması gerektiğini görürdü.

RUSSELL — Ben de diyorum ki, özü varolmasını gerektiren -bu özü bilmiyorsak da- bir varlık olduğunu söylüyorum. Böyle bir varlık olduğunu sadece biliyoruz.

COPLESTON — Evet, özü a priori olarak bilmediğimizi de ilâve etmek isterim. Ancak a posteriori olarak, dünya yaşantımız yoluyla o varlığın varoluşu konusunda bir bilgimiz oluyor. Sonra özle varoluşun aynı şeyler olduğu ileri sürülüyor. Çünkü Tanrının özüyle varoluşu aynı olmasaydı, o zaman bu varoluş için yeterli bir nedenin Tanrının ötesinde aranıp bulunması gerekirdi.

RUSSELL — Her şey dönüp dolaşıyor şu yeterli neden sorununa geliyor, “yeterli nedeni” anlayabileceğim şekilde tanımlamadığınızı söyliyebilirim, yeterli nedenden ne anlıyorsunuz ? Sebebi mi ifade etmek istiyorsunuz?

COPLESTON — Şart değil, sebep bir çeşit yeterli nedendir. Ancak muhtemel varlığın bir sebebi olabilir. Tanrı kendi kendinin yeterli nedenidir; kendi kendinin sebebi değildir. Tam anlamında yeterli nedenden anladığım, belli bir varlığın varoluşu için yeterli bir açıklamadır.

RUSSELL — Ama bir açıklama ne zaman yeterlidir ? Farzedin, bir kibritle alev meydana getirmek üzereyim. Bunun tam açıklamasının kibriti kutuya sürtmem olduğunu söyliyebilirsiniz.

COPLESTON — Pratik olarak tamam, ama kuramsal bakımdan bu sadece kısmî bir açıklama. Tam bir açıklama, başka hiçbir şeyin ilâve edilemiyeceği açıklamanın bütünü olmalıdır en sonunda.

RUSSELL — O zaman elde edilemeyecek, insanın elde etmeyi beklememesi gereken bir şey arıyorsunuz diyebilirim ancak.

COPLESTÖN — İnsanın bunu bulmamış olması bir şey, insanın onu aramaması gerektiğini söylemek başka bir şey olup, bana oldukça dogmatik gelmektedir.

RUSSELL — Bilmem. Bir şeyin açıklanması başka bir şeydir, ki bu başka şey öteki şeyi, yine başka bir şeye bağımlı yapar, istediğinizi yapmak için bu nesnelerin bozuk planını kavramanız gerekir ki bu elimizden gelmemektedir.

COPLESTON — Ama siz, bu bozuk nesnelerin planını, bütün evrenin planının varlığı sorusunu soramayız, yada sormamamız gerekir diyeceksiniz değil mi?

RUSSELL — Öyle. Hiç bir anlamı olmadığını sanıyorum. “Evren kelimesi bazı durumlarda elverişli bir kelimedir, ama anlamı olan herhangi bir şeyin yerini tuttuğunu sanmıyorum.

COPLESTON — Kelimenin anlamı yoksa, pek elverişli olmasa gerek. Hem ben evrenin, onu meydana getiren nesnelerinden ayrı bir şey olduğunu söylemiyorum (bunu ispat konusundaki kısa özetimde söyledim), yaptığım gerçek veya hayalî bütününün evren dediğimiz şeyi teşkil ettiği nedeni. Bu durumda nesnelerin sebebini aramaktır. Evren – isterseniz benim varoluşum, ya da her türlü başka varoluş – anlaşılmaz diyorsunuz sanıyorum.

RUSSELL — Bir kelimenin anlamı yoksa, elverişli olamaz meselesini ele alayım müsaade ederseniz. Doğru gibi görünüyorsa da aslında değildir. Örneğin İngilizcenin harfi tarifi olan “The” veya karşılaştırmada kullanılan “nazaran” anlamına gelen “than” kelimesini alın ele. Bu kelimelerin ifade ettiği nesneleri gösteremezsiniz, ama pek elverişli kelimelerdir; aynı şey “evren” için de varittir. Ama bu noktayı bir yana bırakırsak, bana evrenin anlaşılmaz olup olmadığını soruyorsunuz. Anlaşılamaz diyemem, açıklanması olmaz sadece. Anlaşılabilirlik bence ayrı şeydir. Anlaşılırlık nesnenin kendisinin içinde olan bir şeyle ilgilidir, bağıntılarıyla değil.

COPLESTON — Ben diyorum ki dünya dediğimiz şey, Tanrının varlığı dışında kendi içinde anlaşılamaz. Olaylar serilerinin sonsuzluğunun – söz gelişi yatay seriler diyebiliriz buna – böyle bir sonsuzluk ispatlanabilseydi, durumla herhangi bir ilgisi olabileceğine inanmıyorum. Çikolatalara çikolata ilâve edecek olursanız elde edeceğiniz koyun değil yine çikolatadır. Çikolataları sonsuza ilâve edecek olursanız, belki sayısız çikolata elde etmiş olursunuz. Böylece muhtemel varlıkları sonsuzluğa ilâve edecek olursanız, gerekli bir varlık değil, yine muhtemel varlık elde etmiş olursunuz, Benim düşünceme göre sonsuz bir varlıklar serisi, tek bir muhtemel varlık gibi, kendi kendinin sebebi olamaz. Bununla birlikte, herhangi belli bir nesnenin varlığını neyin açıklayacağı sorusunu sormanın kanuna uymayacağını söylüyorsunuz yanılmıyorsam ?

RUSSELL — Açıklamaktan amacınız sadece onun için bir sebep bulmaksa diyeceğim bir şey yok.

COPLESTON — Belli bir nesne üstünde durmanın gereği yok. insan niçin tek tek bütün nesnelerin varoluşunun sebebi sorusunu sormasın?

RUSSELL — Çünkü herhangi birinin olması için bir neden göremiyorum da ondan. Bütün sebep kavramı belli şeylerin gözleminden çıkardığımız bir kavramdır; bütünün herhangi bir sebebi olması için herhangi bir neden göremiyorum.

COPLESTON — Herhangi bir sebep yok demek, bir sebep aramamamız gerek demekle aynı şey değildir. Herhangi bir sebep yoktur beyanı bir araştırmanın başında değil sonunda olabilir ancak, o da sebep yok olduğunu farzedersek. Her neyse, bütünün sebebi yoksa, benim düşünceme göre kendi kendinin sebebi olması gerekir ki, bu da bana imkânsız gibi görünüyor. Bir soruya karşı dünya işte var demek, sorunun önceden bir anlamı olduğunu gösterir.

RUSSELL — Hayır, kendi kendinin sebebi olması şart değildir, benim demek istediğim sebep kavramının bütüne uygulanamayacağıdır.

COPLESTON — O halde evrenin sebepsiz olduğunu söyleyen Sartre ile aynı fikirdesiniz?

RUSSELL — “Sebepsiz” kelimesi başka bir şey olabileceği fikrini verebilir; ben evrenin sadece var olduğunu söylüyorum o kadar.

COPLESTON — Bütünün veya herhangi bir şeyin nasıl karşımızda olduğunu sorma hakkını ortadan nasıl kaldırıyorsunuz anlamıyorum. Hiçbir şey değil de, ‘niçin bir şey var’da mesele? Nedensellik bilgimizi özel sebeplerden ampirik olarak elde etmemiz, serinin sebebinin ne olduğunu sorma imkânını ortadan kaldırmamaktadır. “Sebep” kelimesinin anlamı yok idiyse, ya da Kant’ın madde hakkında görüşünün doğru olduğu ispat edilebilseydi sorunun gayrimeşru olduğu konusunda sizinle hemfikir olurdum, ama “sebep” kelimesinin anlamsız olduğunu ileri sürdüğünüzü sanmıyorum, zannımca Kantçı da değildiniz.

RUSSELL — Bana yanlışlık gibi gelen şeyi şöyle anlatayım. Varolan her insanın bir annesi vardır, bence siz bundan insan ırkının bir annesi olması gerektiğini çıkarıyorsunuz, ama insan ırkının annesinin olmadığı açıktır, bu ayrı bir mantık alanıdır.

COPLESTON — Herhangi bir benzerlik göremiyorum. “Her nesnenin fenomenal bir sebebi olduğundan, bütün serinin fenomenal bir sebebi vardır” diyecek olsaydım o zaman bir benzerlik olabilirdi; ama ben böyle demiyorum ki; serilerin sonsuzluğu üstünde ısrar ediyorsanız, her nesnenin fenomenal bir sebebi olduğunu söylüyorum, ama fenomenal sebepler serisi, serinin yetersiz bir açıklamasıdır. Bu bakımdan serinin sebebi fenomenal değil, deneyüstü bir sebeptir.

RUSSELL — Dünyadaki sadece tek tek şeylerin değil, bütün olarak dünyanın bir sebebi olduğunu farzedersek tabi. Bu faraziyeye mahal göremiyorum. Bana bir sebep gösterecek olursanız söyleyin.

COPLESTON — Olaylar serisinin ya bir sebebi vardır, ya da yoktur. Varsa, seriler dışında bir sebebin olması garttır. Sebebi yoksa, kendi kendiyle yetiniyor demektir, kendi kendiyle yetmiyorsa da, gerekli dediğim şey olmaktadır. Ama her üye muhtemel olduğundan gerekli olamaz, ve bütünün üyelerinin dışında gerçek olmadığı üstünde anlaşmıştık, bu yüzden gerekli olamaz. Böylece sebep olunmuş olamaz -sebepsizdir- bu yüzden bir sebebi olması gerekir. Bu arada şunu da söylemek isterim, “dünya sadece vardır ve açıklanamaz” sözü mantık analizi ile çıkarılamaz.

RUSSELL — Küstahlık gibi olmasın ama, ben sizin insan zihni kavrayamaz dediğiniz şeyleri kavrayabiliyorum. Sebebi olmayan şeylere gelince, fizikçiler atoml ardaki tek tek quantum geçişinin sebebi olmadığını temin ediyorlar.

COPLESTON — Bunun sadece geçici bir yargı olup olmadığını merak ediyorum.

RUSSELL — Olabilir, ama bu fizikçilerin zihinlerinin, kavrayabileceğiİni göstermektedir.

COPLESTON — Evet kabul ediyorum, bazı bilimciler – fizikçiler – sınırlı bir alan içinde kesinliğin olmadığına inanmaya gönüllüler. Ama bilimcilerin çoğu böyle değil. Yanılmıyorsam, Londra Üniversitesinden Profesör Dingle’in ileri sürdüğüne göre, Heisenberg belirsizliği ilkesi, ortak bağıntıları olan gözlemlerde şimdiki atom kuramının başarısı (ya da başarısızlığı) konusunda bir şeyler söylüyor, ama tabiatın kendi başıa niteliği konusunda değil, çoğu fizikçiler de bu görüşü kabul ediyorlar. Hem, fizikçilerin kuramda olmasa bile tatbikatta kuramı nasıl kabul etmediklerini anlayamıyorum. Bilim, tabiatta düzen ve anlaşırlık faraziyesinden başka herhangi bir faraziye üstünde nasıl iş görebilir anlayamıyorum. Fizikçi hiç olmazsa zımnen, tabiatı araştırmakta ve olayların sebeplerini araştırmakta bir anlam olduğunu önceden farzetmektedir, tıpkı detektifin cinayetin işlenmesindeki sebebi araştırması gibi. Metafizikçi fenomenin nedeni veya sebebini araştırmakta bir anlam olduğunu önceden farzeder, Kantçı olmadığım için de, bence metafizikçi, fizikçi kadar faraziyesinde haklıdır. Sartre dünyanın sebepsiz olduğunu söylediği zaman örneğin, “sebepsiz” kelimesiyle neler imâ edildiğini yeterince incelemediğini sanıyorum.

RUSSEL — Bana öyle geliyor ki, burada caiz olmayan bir genişletme var; fizikçi sebepler arar; bu her yerde sebep olduğunu ifade etmez. Bir insan altın arayabilir, ama her yerde altın bulacağını düşünmez; altını bulursa ne âlâ, bulamazsa, talihi yoktur demektir. Fizikçilerin sebep aramasında da aynı şey varittir. Sartre’a gelince, ne demek istediğini anladığımı iddia etmiyorum, onu yorumlayacağımı da sanmıyorum, ama bence dünyanın açıklaması olacağı kavramı yanlıştır. Niye açıklanmasının gerekeceğini anlamıyorum, ve bilimcinin neyi farzettiği konusunda söylediğiniz de aşırı bir beyandır.

COPLESTON — Bence bilimcinin böyle bir faraziyede bulunduğu doğrudur. Belli bir gerçeği ararken bir denemede bulunduğu zaman, bu deneyin ardında, evrenin sadece devamsız olmadığı faraziyesi vardır. Bir gerçeği deneyle bulma imkânı vardır. Deney kötü olabilir, herhangi bir sonuç vermeyebilir, ya da istediği sonucu vermeyebilir, ama ne olursa olsun farzettiği gerçeği, deneyle bulma imkânı vardır. Bu da bana düzenli ve anlaşılabilir bir evrenin farzedilmesini gerektiriyor gibime geliyor.

RUSSELL — Bence gereğinden fazla genelleştiriyormuşsunuz gibime geliyor. Bilimcinin böyle bir şeyin bulunma ihtimali olduğunu çoğu zaman bulunacağını farzettiğine şüphe yoktur. Ama bulunacağını farzetmemektedir, buysa modern fizikte pek önemli bir konudur.

COPLESTON — Bence farzediyor, ya da tatbikatta farzetmek zorundadır. Profesör Haldane’ın sözünü burada yazarsak, “Çaydanlığın altındaki havagazını yaktığım zaman, su moleküllerinin bazıları buhar olarak uçup gidecektir, hangisinin uçup gideceğini bilmenin imkânı yoktur” ama bizim bilgimize bağlı olmadıkça buraya ihtimaliyet fikrinin sokulmasının anlamı yoktur.

RUSSELL — Yoktur tabiî,dediğine inanırsam tabiî. Birçok şey ortaya çıkarmakta – bilimci dünyada olup bitenden birçok şeyi ortaya çıkarıyor, bunlar ilk nedensellik zincirinin başlangıçlarıdır – kendilerinin bir sebebi olmayan ilk sebeplerdir bunlar. Her şeyin bir sebebi olacağını farzettiği yoktur.

COPLESTON — Seçilmiş belli bir alanda bu elbette ki ilk sebeptir. Nisbî olarak ilk sebeptir.

RUSSELL — Öyle düşündüğünü sanmam. İçinde hepsi değil de çoğu olayların sebepleri olduğu bir dünya varsa, ilginizi çeken o belli olayın muhtemel bir sebebi olacağını farzederek ihtimalleri ve belirsizlikleri açığa çıkarabilir. İhtimalden başka bir şey elde edemeyeceğinizden de bu yeter size.

COPLESTON — Bilimci ihtimalden fazla şey elde etmeyi düşünmeyebilir de, ama soruyu ortaya atarken açıklama meselesinin bir anlamı olduğunu farzetmektedir. O halde, Lord Russell sizce dünyanın sebebini sormak da doğru olmuyor, öyle mi?

RUSSELL — Öyle.

COPLESTON — Sizin için anlamı olmayan bir soruysa bu, üstünde tartışmak tabiî çok güç olur değil mi?

RUSSELL — Evet çok güç olur. Şey başka bir konuya geçsek?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 23/12/2007 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: