Dr. C. Cengiz Çevik (Klasik Filolog) – Blog

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümü, Dr.

“Epikouros’un Bahçesi’nden Oinoandalı Diogenes’in Yazıtına: Doğa ve İnsan”

11 Haziran 2022 tarihinde Anadolu/Oinoanda Felsefe Okulu ile Muğla Felsefe Toplantıları’nın ortak düzenlediği konferansta “Epikouros’un Bahçesi’nden Oinoandalı Diogenes’in Yazıtına: Doğa ve İnsan” başlıklı bir konuşma yaptım. Hazırladığım detaylı konuşma metni aşağıdadır. Konuşmanın videosunu da aşağıda izleyebilirsiniz:

GİRİŞ

Çoğu kere felsefenin bir sevgi olayı olduğunu unuturuz. Bunun temel nedeni felsefeye ilişkin önyargıların felsefeye düşkün, felsefeyle meşgul olanları bile etkiliyor olmasıdır. Oysa  φιλοσοφία (philosophia) bilgeliğe duyulan sevgiyi ifade eder. Cicero’nun felsefeye ilişkin iki tanımından hareketle bunu açmak istiyorum. Bir yerde felsefe için “studium sapientiae” (Off. 2.2.5) diyor. Burada studium terimi ilginçtir, hem “arzu” hem “eğilim” “hem sevgi” hem de “çalışma” anlamındadır, yani felsefe Cicero’ya göre “bilgelik arzusu, eğilimi, sevgisi ve çalışmasıdır”, bunların hepsini tek bir sözcükle vermiştir.

Cicero’nun ikinci tanımı şöyledir: “Ars est enim philosophia vitae” (Fin. 3.1.2), yani “felsefe bir yaşam sanatıdır.” Demek ki bilgeliğe duyulan sevgi aynı zamanda bir sanattır.

 Bu bağlamda bilgeliğe sevgi duymak bizi “yaşam sanatçısı” kılıyor. Bu da bizi avamdan uzaklaştıran bir şeydir, avamdan uzaklaşanlar da bilgelik sevgisinin çatısı altında bir araya gelirler, tıpkı bugün bizim burada buluştuğumuz gibi. Burada sevdiklerimizle birlikteyiz, çünkü birçok konuda, detaylarda farklı düşünsek de aslında aynı şeyi seviyoruz, derdimiz aynı, yani “bilgelik sevgisi”, felsefe.

Bugün burada sizlere anlatacağım Epikouros’un Bahçesi’ndeki buluşma da aynı bilgelik sevgisinin çatısı altında gerçekleşmiştir. Ne olduysa o bahçede olmuştur, o bahçede adeta bir kardeşlik krallığı kurulmuştur. Bu krallıkta, bahçenin dışındaki politik ve toplumsal örgütlenmenin hükmü geçmez. Bu bahçe özerktir, kendi ilkeleri ve yaşam öğretisi vardır. Bu bahçeyi Epikouros kurmuştur. Epikouros’un peşinden gidenleri bu bahçenin meyveleri sayarsak, bu bahçe sadece kendi tarihsel döneminde meyve vermemiştir. Epikouros’tan yaklaşık altı yüzyıl sonra yaşadığı düşünülen Oinoandalı Diogenes de aslında Epikourosçu öğretileri benimsediği için bu bahçenin bir meyvesidir. Ne yazık ki Diogenes’ten günümüze sadece bir yazıt kalmış durumda, dolayısıyla konuşmamın başlığında vurguladığım “Epikouros’un bahçesinden… Oinoandalı Diogenes’in yazıtına” ifadesi aslında tek bir öğretinin bütüncül yapısına işaret ediyor. Burada “Epikourosçu” olarak adlandırdığımız bu öğretiyi tüm yönleriyle ele almamız, elbette, mümkün değildir, sadece öğretinin etik yönünü temellendirdiğini düşündüğüm “doğa ve insan” anlayışına odaklanmayı tercih ettim.

EPİKUROS VE BAHÇESİ

Önce Epikouros’un yaşamından ve içinde serpildiği dünyadan söz etmek istiyorum. MÖ 342’de doğduğu bilinen Epikouros’un Atinalı olduğu yaygınlıkla kabul edilir, bir ara Atina’dan ayrılır, Samos’ta felsefe eğitimi alır, Platoncu Ksenokrates ve Aristotelesçi Theophrastos’un felsefelerine ilgi gösterir ama bu güçlü bir ilgi değildir. Bu noktada ünlü biyografi ve tarih yazarı Laertios’ta (10.2), Epikouros’un felsefeye olan eğilimiyle ilgili okuduğumuz bir anekdot vardır: Epikouros daha küçük yaştayken, okuldaki hocalarını, Hesiodos’ta geçen “kaos” kavramını açıklayamadıkları için küçümsemiş ve bu şekilde felsefeye yönelmiş. Bu aslında, Epikouros’un başından beri evrenin var oluşuna ilişkin duyu verilerini bir ölçüde dışlayan, teorik açıklamalara karşı bir reaksiyon, tepki içinde olduğunu gösterebilir. Ancak böyle bir tepki içinde olmadığını gösteren durum da söz konusudur, çünkü tüm var oluşu boşluk ve atomlarla açıklayan Demokritos’un felsefesine meyleder. Bu, kaçınılmaz olarak, madde alemine odaklanmak anlamını taşıyor, ancak bu odaklanmanın hem Atomcular hem de Epikourosçular açısından dikkate değer bir sonucu vardır, o da felsefenin etik alanının kendi içinde tutarlı ve her detayıyla kanıtlanmamış halde kalmasıdır. Bunu, günümüzde kimi dindarların seküler ahlakı otoriter bir tanrısal iradeye dayanmadığı için yetersiz görmelerine benzetebiliriz ama buradaki eleştirinin haklılık payı var mı, yok mu, şimdi incelemek istediğim konu bu değil. Sadece Epikouros’un ve Epikourosçuluğun tarih boyunca uğradığı hakaretler ve bilhassa rekabet içinde oldukları Stoacılar tarafından ağır bir şekilde eleştirilmeleri bana böyle bir benzetme yapma imkanını veriyor. Nitekim Cicero, İyi ve Kötü Şeylerin Gayeleri Üzerine’de ilginç bir yöntem izler, aslen kitabın merkezine Stoacılığı koymasa da, Epikourosçuluğu Stoacıların ahlak temelli argümanlarıyla eleştirirken, Stoacılığı Akademiacıların argümanlarıyla eleştirir. Başka deyişle, Epikourosçulara yönelen eleştiri, Cicero örneğinde ve tarihteki birçok örnekte, fizik ve ahlak yönünün zayıf olmasıyla ilgilidir. Madde alemine yarım yamalak odaklanan biri, ahlakı boşlarmış gibi sorunlu ve aceleci bir sonuca varılır.

Tekrar Epikouros’a dönersek, ilk defa bir filozof veya felsefe öğretmeni olarak Midilli’de ve Lapseki’de karşımıza çıkar. Ne yazık ki, buralarda pek dinleyici bulamaz. Sonra Atina’ya döner ve 80 minaya bir bahçe satın alıp orayı bizim meşhur felsefe Bahçe’sine dönüştürür. Bahçe’nin Atina’daki yeri tartışma konusudur, kimilerine göre Atina’nın içinde, kimilerine göre dışında Dipylon geçidi ile Akademeia’nın arasındadır.[1] Cicero’nun İyi ve Kötü Şeylerin Gayeleri Üzerine’nin beşinci kitabındaki (5.3) anlatımdan bahçenin Akademeia’nın yakınında olduğunu anlıyoruz. Bahçe nerede olursa olsun, en nihayetinde Laertios’a göre (10.10), her bölgeden gelen dostları Epikouros’la birlikte bu bahçede yaşam sürüyordu (συμβιόω, sumbioô: birlikte yaşamak, ortak yaşam sürmek).[2] Bu, haliyle bir komün yaşamıdır ama mal varlığının ortaklığından ziyade, birlikte basit ve tutumlu yaşama odaklanılan bir yaşamdır. Hegel’in Felsefe Tarihi’nde de vurgulandığı gibi, Epikouros’un öğrencileri hocalarıyla her şeylerini paylaşmak isteyecek kadar ona sevgi ve saygı beslermiş ama Epikouros onlara bunu yapmalarını yasaklamış.[3] Nitekim yine Laertios’ta Epikouros’un Pythagoras’a atfedilen “Dostların malı ortaktır” (κοινὰ τὰ φίλων, koina ta philôn) ilkesini doğru bulmadığını öğreniyoruz, çünkü ona göre mal ortaklığı güvensizlik doğurur ve güvensizlik de dostluğu ortadan kaldırırmış. Burada dostluk önemli bir terimdir. Epikouros bir aforizmasında “Biz dostlarımızın yardımlarından ziyade, onlardan her zaman yardım isteyebileceğimiz güvencine muhtacız” der, burada öne çıkan terim ise güvendir. Epikouros, güvenilir olmayan şeylerden uzak durur, ki siyaset de bunlardan biridir. Dahası bir yerde “yaşamda, komşunun haber almasından korkacağın hiçbir şey yapma” der (Aforizma 22), eylemlerimizin güvenliğimizi tehdit etmemesi gerekir. O halde ne yapacağız? Epikouros bu soruya şöyle cevap veriyor: “Başkalarının işine karışma ve kalabalıktan uzak yaşa.” (Temel Prensipler 14) Nitekim bir yerde de “etrafına korku salanın kendisi de korku içinde olur” der (Aforizma 37). Bu korku meselesine bilhassa değineceğim. O halde dostlarımızla, sevgi içinde ve korkudan uzak olarak kendi bahçelerimizi kurmalıyız, bu yüzden Epikouros bir aforizmasında (14) “Dostluk dünyayı dolaşıyor ve bizi mutlu bir yaşayış için uyanmaya çağırıyor” der. Bu çağrı bir sade yaşam çağrısıdır. Epikouros bir mektubunda şöyle diyor: 

“Bana bir peynir gönder, canım çekince sefasını süreyim.” 

Ancak Laertios bu Bahçe’de peynir yemenin bile lüks olduğu bir senaryo yaratır, çünkü ya ucuz şarap ve onu bulamazlarsa sadece su içtikleri ya da sadece ekmek yiyip su içtikleri söylenir. Buradan, sadece doğal ihtiyaçların karşılandığı bir yaşam tarzını benimsediklerini anlıyoruz, bu aslında toplumun geri kalanındaki aşırılıkların tam aksinin deneyimlendiği bir yaşam tarzıdır. İçinde topluma bir eleştiri de barındırır. Eğer Epikouros ve takipçileri toplumun içinde bu sade yaşamı deneyimleyebiliyor olsalardı, zaten orada yaşarlardı, onlar sade yaşayabilmek için Bahçe’lerine çekilmişlerdir. Buradaki eleştirel yaklaşımı en iyi gösteren aktarımlardan biri yine Laertios’ta bulunuyor (10.12). Bu aktarım aynı zamanda Epikouros’un sade yaşamı doğayla sınırladığını da gösteriyor. Buna göre yazar Athenaios, bir epigramında Epikouros’un toplumu şöyle eleştirdiğini söylüyor:

“Değersiz şeyler için çabalıyorsunuz, açgözlü insanlar,

Çıkarlarınız için kavgaya, savaşa tutuşuyorsunuz;

Doğanın zenginliği dar bir sınır içinde kalır,

Boş yargılar ise sonsuzluğa uzanır.

Neokles’in akıllı çocuğu bunu ya Musalardan duydu

Ya da Pytho’nun kutsal üçayağından.”[4]

Burada Neokles’in akıllı çocuğu Epikouros’tur. Yazar Epikouros’un Bahçe’de dostlarıyla deneyimlediği bu sade yaşam anlayışının Musalardan yani İlham perilerinden veya Pytho’nun kutsal üçayağından, yani Delphoi kehanet merkezinden geldiğini söylüyor. Yunan felsefesinde Delphoi kehanet merkezine göndermeleri çok görürüz, Presokratik felsefenin başlangıcı olarak gördüğüm yedi bilgenin bilgeliği, Sokrates’in bilgi sınırı ve Kinik Diogenes’in parasal düzeni bozma öğüdü hep Delphoi kehanet merkeziyle ilişkilendirilmiştir. Demek ki, Epikouros’un doğa temelli yaşam anlayışı da tanrısal esinlidir.

Tanrısal esinli olsun veya olmasın, Epikouros’un felsefesinin telos’u yani ereği veya gayesi insanın mutluluğudur. Peki, insan nasıl mutlu olur? Bu noktayı çok önemli buluyorum. Laertios 10.78’de söylendiğine göre, Epikouros, mutluluğu (μακάριον, makarion) doğa araştırmalarının amacında, yani en önemli olayların nedenlerini araştırmakta bulmuştur. Burada geçen φυσιολογία (physiologia) terimi dikkat çekicidir, Türkçeye fizyoloji olarak geçmişse de, belki “doğa araştırması, doğabilimi, doğanın mantığı” olarak çevrilebilir. Bağlamda kastedilen göksel cisimlerin araştırılması olsa da, esasında Epikouros bizi doğayı (φύσις, physis) yüzeysel değil, derinlemesine araştırmaya çağırır; yüzeysel bakış ile derinlemesine araştırma arasında önemli bir fark vardır; sınırlı bilgi şaşkınlığı gidermediğinden, doğaya yüzeysel bakan biri doğayı hiç bilmeyen biriyle aynı korkuları yaşar. Epikouros’a atfedilen Temel Prensipler 11’de şöyle denir: “Doğa olayları karşısındaki korku ve ölümün bizimle de ilgisi olabileceği tasası olmasaydı,… doğayı araştırmamıza lüzum olmazdı.” Demek ki, Epikouros’a göre, doğayı derinlemesine araştıran biri, gözlemlediği olayların ardındaki nedenlerin nedenini görür. Örneğin gök cisimlerindeki zorunluluk ve belli aralıklarla yinelenme durumu, aslında evrenin başlangıcındaki atom yığınlarının sergilediği durumdan kaynaklanır (Laertios 10.77). Başka deyişle, insan doğaya baktığında, onun ardındaki atomların hareketini görmediği sürece doğa olayları başta olmak üzere her şeyden korkacaktır. Peki, bu noktada diyeceksiniz ki, “tüm doğa olaylarının ardında atomların hareketi olduğu fikri beni nasıl mutlu edecek?” Epikouros’un burada odaklandığı konu, insanın korkularını ortadan kaldırmaktır. Ona göre insanın korkularının temel nedeni, insanın doğumu ve ölümü de dahil olmak üzere, tüm doğa olaylarının teleolojik / erekbilimsel bir şekilde, yani mitolojiyle açıklanmasıdır. O halde doğa olaylarını açıklarken teleolojik yani erekbilimsel nedenleri, atomların hareketi olarak kendini gösteren mekanik nedenlerle değiştirirsek, hiçbir olayın ardında, avamın sandığı gibi, tanrılar olmadığını anlamış ve göstermiş oluruz. Ne kadar dahiyane bir çözüm, değil mi? Depremin, yıldırımın veya aklınıza ne gelirse, hiçbir şeyin ardında tanrılarla ilgili nedenler ve ilahi bir determinizm yoktur, her şey sadece atomların mekanik hareketiyle ilgilidir. Ancak burada Epikouros’un Demokritos’un atomculuğuna hiçbir şey katmadığını söyleyemeyiz, aksine o Demokritos’tan farklı olarak atomların yukarıdan aşağı doğru sonsuza dek düştüğünü değil, atomların bilinmeyen bir nedenle bir yerde kırılma yani clinamen yaşadığını düşünür. Clinamen aslında atomların adeta “özgür iradesi”ni yansıtır, yani atom bir yerde yolundan saparak görünen fiziksel alemin oluşmasını sağlamıştır. Elbette, Demokritosçu veya Epikourosçu olsun, fark etmez bu atomlara dayanan mekanik açıklama Hegel’in canını çok sıkmıştır. Nitekim kendi Felsefe Tarihi’nde Hegel Epikouros’un determinizmi dışlayan bu tavrını şöyle tespit eder: “Dünyanın son amacı, yaratıcının bilgeliği fikri Epikouros’ta yoktur, her şey atomların rastlantısal, dışsal birleşmesi ve şekillenmesiyle belirlenen olaylardır. Doğanın tek tek yanlarına ait düşünceleri, kendi başlarına zavallıdır.” Lenin de, kendi Felsefe Defterleri’nde Hegel’in bu tespitini “idealistçe laf kalabalığı” olarak yorumlar.[5]

Epikouros, Aristoteles gibi filozofların içsel teleolojisine de karşıdır. Aristoteles, doğadaki görünür amaçlılığın ortadan kaldırılamayacağını ve organizmalardaki parçaların işleyişinin, organizmanın bir bütün olarak işleyişine sağladığı katkıyla açıklanması gerektiğini düşünür. Stoacı Marcus Aurelius’un ne dediğini hatırlıyoruz değil mi? “Bütünün doğasının meydana getirdiği ve sürdürdüğü her şey bütünün her bir parçası için iyidir.”[6] Gerçekten de Stoacılar doğaya tanrısal bir akıl atfeder ve doğadaki tasarımı tanrının zekâsı ve iyiliğiyle açıklarlar. Ancak Epikouros, Empedokles’in izinden giderek, doğadaki görünür amaçlılığı adeta bir doğal seçilim sürecinin sonucu olarak yorumlar, bu onu felsefe-bilim tarihinde bir proto-Darwinci kılar. (23 dakika 20 saniye, ufak eklemelerle)

Özetle Epikouros’un mekanik doğa anlayışı insandaki korkuyu gidermeyi amaçlar. Çünkü korkan insan mutlu olamaz. Epikouros insanı mutlu olması için felsefe yapmaya davet eder. Ama ona göre “felsefeyle uğraşır gibi görünmek değil, bunu sahiden yapmak lazımdır. Çünkü bize gereken görünüşte sağlam olmak değil, sahiden sağlığa kavuşmaktır.” (Aforizma 16)

 Menoikeus’a yazdığı düşünülen mektubun hemen başında şöyle der: 

“İnsan ne gencim diye felsefeyle uğraşmayı geciktirmeli ne de yaşlandım diye felsefeden usanmalı: Çünkü ruh sağlığı söz konusu olunca, hiçbir yaş ne fazla gençtir ne de fazla yaşlı. Felsefenin henüz zamanı değil ya da artık geçti demek mutluluğun zamanı daha gelmedi ya da artık geçti demeye benzer. Dolayısıyla gençlikte de yaşlılıkta da felsefeyle uğraşmalı: Yaşlılıkta geçmiş günlerin hoş anılarının verdiği keyifle gençleşmek için, gençlikte de gelecek karşısında korku duymadan aynı zamanda yaşlıymış gibi olabilmek için. Öyleyse, mutluluk sağlayan şeylerle ilgilenmeliyiz; çünkü mutluluk varsa, her şeyimiz tamamdır, mutluluk yoksa onu elde etmek için elimizden geleni yapmalıyız.” (Laertios. 10.122)

Mektubun devamında yine konuyu tanrılara getirir. Tanrıların avamın inandığı gibi olmadığını söyler, onlar ölümsüzdür, kendi başlarına gayet mutludur ve insan işlerine karışmazlar. Başka deyişle, Epikouros tanrıların varlığını kabul eder. Hatta tarih boyunca sayısız defa alıntılanan o meşhur sözünü işte bu mektupta söyler: “Asıl dinsiz olan, çoğunluğun tanrılarını ortadan kaldıran değil, çoğunluğun düşündüklerini tanrılara yakıştırandır.” (Laertios 10.123) Epikouros, Bahçe’sinden avamın din anlayışına savaş açmıştır. Nitekim bir aforizmasında “İsterse kimse kavrayamasın, ben yine de kalabalığın boş fikirlerine uyarak onların alkışlarını toplamaktansa, doğa anlayışıma dayanarak bütün insanlar için faydalı gördüğüm şeyleri açıkça söylemeyi üstün görürüm.” Epikouros’a göre çoğunluğun din anlayışı yanlış varsayımlara dayanır (10.124). Dolayısıyla, mutlu olabilmek için az önce üzerinde durduğumuz mekanik doğa anlayışıyla tanrılardan duyulan korkuyu yenmemiz lazım, onlar bizimle ilgilenmiyorlar, biz kendi başımızayız.

Epikouros’un ortadan kaldırmak istediği bir diğer korku, “ölüm korkusu”dur. Asıl meseleye geldik. Ölüm, Epikouros’a göre hiçbir şeydir. Çok sevdiğim şair Attila İlhan’ın bir sözü vardı ölümle ilgili, o aklıma geldi, bir yerde şöyle diyor: “Belki materyalist bir formasyonum olduğu için, ben ölümü manevi tarafıyla değerlendiremiyorum. Bu benim için cereyan kesilmesi gibi bir şey. Ve cereyan kesilince her şey biter.” Epikouros da böyle düşünüyor. Ölüm bizi ilgilendiren bir doğa değişimi değildir. Eğer ölümü kafaya takarsak ve ölümsüz olmak gibi bir derdimiz olursa, o zaman imkansızı istediğimiz için mevcut mutluluğumuzu kaybederiz. Bu yüzden Epikouros insanın ölümlülüğünün mutluluk sağladığını, ona sonsuz bir zaman ekleme arzusunun insanı mutsuz kıldığını düşünür. Yaşamda hiçbir şey korkunç değildir, her şey atomların rastgele dansından kaynaklanır. Yaşayan için ölüm yoktur. Bu noktada Epikouros o meşhur formülasyonunu dile getirir: “Ben varken ölüm yok, ölüm varken ben yokum.” (Laertios 10.139) Dolayısıyla Epikouros’un idealize ettiği bilge “ne yaşamaktan vazgeçer ne de bir gün yaşamayacak olmaktan korkar, çünkü ne yaşamak ona ağır gelir ne de yaşamamayı kötü bir şey olarak görür.” Nasıl ki yemeğin çok olanını değil, lezzetli olanını tercih ettiğinde mutlu oluyorsan, aynı şekilde yaşamın da uzun olanını değil, en hoş olanını deneyimlediğinde mutlu olursun.” “Şunu aklımızdan çıkarmayalım, gelecek ne bizimdir ne de tümden bizim değildir, dolayısıyla geleceğe bel bağlamak da bel bağlamamak da yersizdir.” (Laertios 10.127-128)

Bütün bu düşüncelerin merkezinde haz ve acı ayrımı yatar. Nitekim Epikouros’a atfedilen Temel Prensipler 12’de “evrenin doğasını tamamıyla öğrenmemiş olan ve tanrı masallarına dayalı tasarımlarla yetinen insan, son ve en önemli şeyler karşısında duyduğu korkudan da kurtulamaz; bunun için doğayı tanımadan tam haz mümkün değildir.” Epikouros “hazcı” olarak bilinir, nitekim hazzı “mutlu yaşamın ilkesi ve ereği olarak tanımlar.” (Laertios 10.128) Ancak onun hazcılığı “acının yokluğu” ile sınırlıdır. İnsanın hazzını arzulaması yaradılışından gelen bir dürtüdür, her canlıda hazzın peşinden gitme, acıdan kaçınma arzusu vardır. Tüm arzular bu ayrımla belirlenir. Bazen daha büyük bir haz için küçük hazlardan vazgeçeriz, keza daha büyük acıdan kaçınmak için daha küçük acıları çekmeyi tercih ederiz. (Laertios 10.129) Epikouros şöyle diyor: “Hazzın erek olduğunu söylerken bununla, yoldan çıkmış insanların hazlarını ve cinsel hazları söylemiyoruz, tersine bedence acı çekmemeyi ve ruhça sarsıntı içinde olmamayı anlıyoruz. Birbirini izleyen içki ve şölen sofraları, abartılı cinsel ilişkiler, balıklar ve zengin bir sofrada sunulan daha ne varsa, işte bütün bunların verdiği hazlar, yaşamı zevkli kılmaz, yaşamı zevkli kılan, seçilmesi ve kaçınılması gereken her şeyin nedenini araştıran, insan ruhunu büyük kargaşaya sokacak yanlış sanıları kaldırıp atan ölçülü muhakemedir.” (10.131-132) Bana kalırsa, bu yeterince iyi bir özettir.

Bütün bu düşünceler Epikouros’un Bahçe’sinde dostlarıyla deneyimlediği yaşama özgüdür.

Oinoandalı Diogenes’e gelirsek, yazıttan parçalar burada Epikouros’un Bahçe’sinden dünyaya yayılan fikirlere ne derece uyuyor değerlendirmesi size ait.

Diogenes ikinci parçada şöyle diyor: “Ölümden ve tanrıların çoğumuzu kıskıvrak yakalayacağından boş yere korkmayın.” 

Aynı yerde diyor ki “Hakiki değerin hazzı ne tiyatrolardan ne hamamlardan ne de güzel kokulardan alınır, ki biz bunları avama bıraktık. Hakiki değerin hazzı, doğa bilimlerinden alınır.” Bu bizim başta dile getirdiğimiz, Epikouros’un doğa araştırmalarına yönelme, avam hazlarından uzaklaşma ve korkuyu alt etme çağrısının bir yankısıdır.

Yirminci parçada şöyle diyor Diogenes: “Kanaatimce diğer insanlar arasında bilge olanlar, tanrılar öyle istediği için değil, doğru düşündükleri için, özellikle de acı ve ölüm hakkında doğru düşündükleri için erdemlidir. Nitekim insanların çoğu ya korku ya da hazlar nedeniyle suç işler. Sıradan insanlarsa yasaların koyduğu cezalar vesilesiyle olabildikleri kadar erdemliler.” Diogenes’in buradaki tespiti Epikouros’un şu aforizmasını (36) hatırlatır: “Yasalar bilgeler için konmuştur ama haksızlık etmesinler diye değil, haksızlığa uğramasınlar diye.” Bilge veya değil, genel olarak insanları korumayan yasalar çıkarmış kimseler; akıl yürüten, sorgulayan ve eleştiren herkesi mahkûm edenler; eleştiren herkesi korku dolu bir yaşama sürükleyen baskıcı iktidarlar, Epikouros ile Oinoandalı Diogenes’in öğrencisi olsanız keşke. 

Diogenes 112. Parçada şunu diyor: “Mutluluğun tamamı karakterimize bağlıdır ve karakterimizin efendisi biziz.” Ben de hepimiz için, doğa araştırmaları sayesinde karakterimizin efendisi olmaktan vazgeçmediğimiz bir gelecek diliyorum. Değerli dostlar, katıldığınız ve beni dinlediğiniz için sizlere teşekkür ediyorum.

Dr. C. Cengiz Çevik


[1] Bu konuyla ilgili tartışmalar için şu çalışmalara bakılabilir: R. W. Wycherley, “The Garden of Epicurus,” Phoenix, Vol. 13, No. 2 (Summer, 1959): 73-77 ve M. L. Clarke, “The Garden of Epicurus,” Phoenix, Vol. 27, No. 4 (Winter, 1973): 386-387.

[2] Elbette, bir bahçede yaşam sürmek kolay değil, aslında bir eve ihtiyaç vardır, bu yüzden bahçenin yapısıyla ilgili de bir tartışma vardır ama bu konuya burada değinmeyeceğim.

[3] Hegel, Felsefe Tarihi: 2. Cilt: Platon’dan Ortaçağ Felsefesine, çev. D. B. Kılınç, Nota Bene, 2019: 239.

[4] Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, çev. Candan Şentuna, YKY, 2019: 474.

[5] Lenin, Felsefe Defterleri 1, çev. Uluğ Nutku, Maya Yayınları, 1975: 69.

[6] Marcus Aurelius, Kendime Düşünceler 2.3.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: