C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Recitatio mefhumu üzerine

Recitatio bugün bizim tümüyle yabancısı olduğumuz bir mefhumdur. Augustus döneminden evvel ziyadesiyle “adlî muameleler esnasında eldeki metinlerin yüksek sesle okunması” anlamına gelen bu ifade (Cicero, Clu. 51, 141; Auct. Her. 2, 10, 14 Fin.; Cicero Dom. 9, 22; Suetonius Calig. 16), Augustus döneminde ve sonrasında kitap yazan Romalıların belli aristokrat, entelektüel çevrelerine yine yüksek sesle okumaları anlamında kullanılmıştır (Plinius. Ep. 3, 15, 3; 3, 18, 4; Tacitus, Or. 9; 10; Suetonius, Claud. 41). Kabaca düşünüldüğünde de oratio‘ya böylesine yüce anlamların yüklendiği Roma medeniyetinde recitatio gibi bir geleneğin oluşmuş olması şaşırtıcı değil. Adamlar boşuna vir bonus dicendi dememişler. Bizde ise “az konuş adam sansınlar” mantalitesi geçerli. Çözümü doğrudan bulmuşuz. Ne eğiteceğiz adamı güzel konuşması için? Sustururuz sorun kökünden hâl yoluna konmuş olur. Haksız mıyım? Güya Romalılar pratikti, bizim yanımızda hiçler.
Bizim bugün gelinen noktada kitap yazarlarından beklemediğimiz bu recitatio eylemi yani okuyucu kitlesine kitabı yüksek sesle okuma, yazarın bir nevi yazın namusu sayılmıştır Roma’da. Florence Dupont bu durumu şu şekilde dile getiriyor:
Yapıtlarını dostlarına yüksek sesle okumak; yazarların tutkusu işte budur. Çünkü bir kitap, Romalılar’ın recitatio, herkese açık okuma olarak adlandırdıkları sınavdan geçmedikçe yaygınlaşması olanaksızdır. Bir kitap, arşivleme ve yazı uygarlığı olan Roma’da yalnızca sözlü dilin saygınlığı vardır, yalnızca o, insanın dile egemen olma yetisini kanıtlayabilir.”
(F. Dupont, Edebiyatın Yaratılışı. Yunan Sarhoşluğundan Latin Kitabına, Ayrıntı Yay., 2001, s.282)
Gerçekten de recitatio‘suz kalmış kitabın namusunda leke varmış gibi düşünülürmüş. Bu günümüzdeki film galalarını anımsatır. Maksat salt kitabın yazılmış olduğunu cümle âleme duyurmak değildir, onun yanında belli aristokrat, entelektüel ve edebiyatçı kitlenin bir ferdi olmayı yani kültür cemaatiyle olan içli dışlı durumu korumak da önemli bir amaçtır.
Kitabını yüksek sesle okur kitlesine okuyan yazar kazanacağı ünü de düşünür. Bu ün yukarıda da bahsettiğim gibi salt kitabın kazandıracağı bir ün değildir bunun yanında söz konusu cemaatin bir ferdi olmanın yani bu güzel ortamı bozmamışlığın da kattığı bir ündür. Yine Florence Dupont’un recitatio‘yu aristokratların officia‘sı içinde görmesinin nedeni budur. Bu, yazarın adeta yazın kişiliğine yapışmış sorumluluğudur, “madem o kitabı yazdın ve yazarsın, yüksek sesle oku ürksün” mantalitesi işler. Zaten Roma medeniyeti bir sorumluluklar medeniyetidir, Cicero’nun De Officiis’i de herhhâlde bu medeniyetin kutsal kitabı gibidir. Roma tarihi alınmış sorumluluğun kelleyle ödendiği nice hikâyeyle doludur. Bunu edebiyatta da düşünmemiz gerekir. Recitatio aristokrat kitlenin bekâsı için o kadar önemlidir ki, büyük şair Ovidius, Tristia iv.10.45-50 ve 57-58’de barbarların yanına (Tomis: Köstence) sürgün edildiği için orada yazdığı eserini Roma’daki yüksek düzeydeki okurlara recitatio yapamamış olmasından yakınır. bu onun sadece edebiyatta değil, sosyal yaşamında da ölümü gibidir. Bu kadar önemlidir recitatio.
Ancak yine büyük şair Horatius sosyal yaşantının büyük felâketlerinden biri olarak görmüştür recitatio‘yu. Zira edebiyatta yetkin olsun olmasın birçok kişinin bu şekilde recitatio‘lara girişmesini eleştirmiştir Ars Poetica’da (474-476) ve doğrudan “acerbus recitator”lara yani “iç-karartıcı yüksek sesle okuyucular”a seslenmiştir. Kastı her işte olduğu gibi burada da beliren beceriksizlerdir elbette. Ars Poetica özünde dönemin edebiyat patronlarına yani modern deyişle sponsorlarına (bkz: patronaj sistemi) seslendiğinden ve Horatius, bu eleştiriyi sağlıklı bir şekilde yapma hakkını elinde bulunduran çok büyük bir Roma şairi olduğundan bu tarz bir serzenişi doğal karşılayabiliriz. Beceriksizlerin gelip de bozmadığı tek bir insanlık örgütü ya da toplaşması söyleyin bana. Bir tane bile yoktur. Mutlaka form deformasyon sürecine girer. Bozulma insan yaşamında olduğu gibi örgütlenmelerinde de mukadderdir. Recitatio geleneğinde de benzer bir durumun yaşandığını düşünebiliriz.
Plinius’a göre başka bir bozulma kaynağı daha vardır: recitatio toplantısına katılan dinleyiciler. Öyle ya, şairlerin beceriksiz olması gibi dinleyicilerin de yetkin kulaklara sahip olmadığı düşünülebilir. Hatta “valla ben anlatıyorum, toplum beni anlamıyor ne yapayım ki” deme hakkı da olabilir edebiyatçının. Sonuçta insan örgütlenmesinde “doğal olarak” insan faktörü işliyor. Bir dinleyici bir insan. Plinius, Epistulae 1.13’te dinleyicilerden kaynaklanan bozulmayı bakın nasıl anlatıyor:
Bu yıl şair hasatımız iyi oldu (bu yıl iyi şair yaptı). Nisan ayı boyunca recitatio’suz neredeyse bir günümüz bile yok. Valla şairlerimizin yazmaya olan ilgilerini yitirmemiş ve yeteneğini gösterme konusunda istekli olmasından gayet memnunum memnun olmasına da, ne yazık ki dinleyiciler de iş yok (dinleyicilerin merakı yok). Çoğu kişi (recitatio esnasında) okuma salonunun dışındaki halk bölmelerinde oturuyor ve zamanını okuyucuyu dinlemektense başkasına laf anlatmakla tüketiyor. Bu okuyucular bazen de şiirini okuyan şair daha girişte mi, yoksa sona mı yaklaşmış, hiç düşünmeden yanındakine şiirin nerede olduğunu soruyor… Kimisi daha şiir bitmeden göz göre göre ayrılıyor, kimisi bir bakmışsın çoktan sıvışmış, haberimiz yok. Kimisi de küçük adımlarla farkına vardırmadan gitmek istiyor… Büyüklerimiz anlatırdı İmparator Claudius Palatium’da yürüyormuş bir gün, yüksek bir konuşma sesi duymuş. Ne olduğunu sorunca, ona ‘Nonianus, recitatio yapıyor’ demişler. O da performansı bozmamak adına, sessizce okuma salonuna girmiş…”
Görüldüğü gibi insanın olduğu yerde kusur her daim vardır. Nerede çokluk orada tokluk. Adam resmen “bu yıl iyi şair yaptı” diyor. Bu kadar çok şair ve recitatio olursa, dinleyici kitlesindeki tokluk da Plinius’un anlattığı türden arazlara sebep olur. Ama itiraf etmenizi istiyorum, yukarıdaki satırları okurken o dönemin Romalılarıyla bizim toprağın bağrıyanıkları arasında paralellik kurdunuz değil mi? Gerek Romalılara karakter bakımından çok benzediğimizden, gerekse Roma ve Türk devlet gelenekleri arasındaki örtüşmelerden hareketle Etrüsklerin Türk olabileceği de düşünülebilir ama ben Plinius’un bahsettiği türden çokluğun neden olduğu bıkmışlık ama ‘ortam için’ gitmeden de duramama gibi bir nitelikten ötürü iki zihniyeti pek de güzel örtüştürüyorum.
Konu fazla dağılmasın gider-ayak, keşke entirilerimizi de recitatio yapabiliyor olsaydık. İtiraf ediyorum ki ben başkalarının bu okuma seanslarına hiç katılmazdım. (Böyle durumlarda “yalan söylesem daha mı iyi?” adamları vardır, en olmayacak şeyi söylerler sonra “ne yani gerçekler acıtıcıdır...” deyip üç noktayı koyu koyuverirler.)

Bu yazının tamamına yakınını aynı anda ekşi’ye de yazdım:
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=18671333
Reklamlar

8 comments on “Recitatio mefhumu üzerine

  1. nöron
    04/04/2010

    >Jimi, tam akademik çevreyle gençlerin nasıl daha iyi etkileşeceği hakkında birkaç fikir yazıyordum ki çok güzel bir örnekleme buldum sayende. Teşekkür ediyorum.Ayrıca, ben dorock gibi leş mekanlarda yapmazsan senin her recitatio'na gelirim abi.

  2. jimi the kewl
    04/04/2010

    >nöron yazını paylaşırsan işlediğin temaya iyi mi yoksa kötü mü örnek olduğumu anlamış olurum. 🙂

  3. Catharsis
    04/04/2010

    >uzun cümleler yazacak zamanım olmadığından, büyük keyf ve merakla okuduğum,çok doyurucu bir paylaşım olduğunu belirtmek istiyorum.

  4. nöron
    04/04/2010

    >İstediğim şey, akademik çevreden insanların -ki buna seni de örnek verebiliriz sanıyorum- ilgili alanlarda araştırma yapmak isteyen "otodidakt" gençlerle daha yakın ilişkiler kurabilmesi. Mevcut durum, gençlerin epistemoloji konusunda kendilerini geliştirememesine sebep oluyor çünkü. Böyle olunca gençler kendilerini kategorileştirmeden ve anlamını bilmedikleri kavramlar üzerinden tartışmaktan kaçınamıyorlar. Bu acıları bir genç olarak ben de hissediyorum. Zaten, kitap okumaya ayırabileceğimiz ve ayırdığımız süre çok az olduğu için, alternatif doğru bilgi edinme yolları bulmalıyız. Kongreler, seminerler, internet sitesi, video anlatımları; bunların belki hepsi var ama etkili bir biçimde sunulmuyor ya da özeleştirel olarak şöyle diyebiliriz ki; biz bunları yeterince talep etmiyoruz. Sadece metin okumaya dayalı bir entelekt anlayışı da bilgi üretimin toplumsallığını kötü etkiliyor; birçok zihnin kitap okumayı yalnızlık ile ilişkilendirmesi de bundandır. Bu noktada; görsel-sözel materyallerle öğretme-öğrenmeyi yaygınlaştırmak etkili olabilir diye düşünüyorum ve recitatio mefhumunu da bu görüşü desteklemek için kullanacağım.Ben istiyorum ki; recitatio'lar olsun, akademik tube'lar açılsın, bilim vapuru olsun (caz vapuru hesabı) Bu tür çalışmalar yapanlar var, felsefe grupları olsun sanat merkezleri olsun. Ama yaygınlaşamıyor; ya yaygınlaşması muhtemel bir temelleri yok, ya da etkili bir çaba gösterilmiyor. Aslında temel sorunum şu: Bu tür deneyimleri seçebilecek birçok genç dışarda kalıyor. Bu yazıyı Karaburun Bilim Kongresinde sunmak için hazırlıyorum. Çok fazla göndermeye yer vermek istemiyorum, pratik çözüm yolları üzerinde duracağım ama raconu pek bilmediğimden dolayı sıkıntı çekiyorum. Recitatio'ya, Antik Yunan'daki felsefi usta-çırak ilişkilerine değinebilirim. (Ki bu konuda sanılarım var, pek bir şey bilmiyorum ve kitap-makale tavsiyelerini alabilirim) Derrida'nın dilsel anlatım hakkında söylediklerinden bir şeyler çıkabilir, Devlet altıncı kitaptaki "yapayalnız kalmış felsefe" fenomeninden bir şeyler söyleyebilirim. Dedim ya, raconu bilmiyorum; bunları yapmam lazım mı bilmiyorum. Pratik fikirler çok ama bu tür göndermeleri nasıl ilişkilendirmeliyim, bilmiyorum.

  5. Anonymous
    04/04/2010

    >Cengiz bey sayenizde Roma'yı adım adım öğreniyoruz. Teşekkür ederiz.

  6. jimi the kewl
    05/04/2010

    >Adsız@: Teşekkür ederim, bir dahakine adınla yazarsan ya da adın yoksa sahte bir adla yazarsan sana Santana'dan maria maria adlı parçayı göndermek isterim. dımbıdı gıdımıdım diye başlıyor, biliyorsun.Catharsis@: Çok teşekkür ederim, çok incesin. Sana da aynı albümden smooth.nöron@: Sana da teşekkür ederim bu kendi halindeki yazıyı kafanda tasarladığın kompozisyon için kayda-değer bulduğundan ötürü. Bahsettiğin konuda seni anladığımı düşünüyorum, aslında düşünmem fazla anlıyorum. Çünkü ben de benzer yoldan geçtim ve hâlâ geçmekteyim. Aslına bakılırsa Türkiye'de özellikle de sosyal bilimler alanında sağlam bir potansiyel söz konusu, her daim arkadan güçlenerek gelen bir akış var. Sos. Bil. Enst. ve Edeb. Fak. gencecik insanlarla dolup taşıyor, dediğim gibi her defasında katlanarak oluyor bu. Ancak maalesef bu potansiyel salt "potansiyel" olmakla yetinmeye mecbur kılınmış durumda. Arkadan ittirildikleri vakit de çok büyük işler başaracaklarmış gibi durmuyor, çünkü onları potansiyel kılan tek şey genç olmaları, çünkü yüksek-öğretime varmazdan evvel hangi ekolden gelirlerse gelsinler fark etmez, anadolu, süper, kolej, ihl, düz hangisi olursa olsun büyük bölümünün kafası bir yerde sınırlanıyor. Bunun nedeni, benim naçizane görüşüme göre, henüz normalleşme sürecine girememiş eğitim sistemimizdir. Aradan büyük zekâların ya da büyük üretkenlerin çıktığına bakmamak lazım, sistem eğer besleyici olsaydı biz bu zekâlara takılmaz, sistemin işlerliğinin bile farkına varmadan bugünkü çoğu eğitim sorunumuzun üstesinden gelmiş olurduk. Bunu olabildiğince özet geçiyorum, çünkü evvelce ekşi'de dahil olmak üzere görüşlerimi aktardım. Oradan bakılabilir detaylara, birkaç çözüm önerim de var -özellikle üniversite aşaması için-; ama bu, doğrudan benim ilgi alanıma da girmiyor, yine Türkiye bu kadar eğitim-bilimci yetiştirdiğini iddia ettiğine göre, onlar toplaşıp çözüm yolları arayacaklar. Ben sadece karşılaştığım onca genç insanla deneyimlediğim bir şeyi paylaşıyorum, potansiyel var ama o da sınırlı.Peki, böyle bir ortamda ne yapmalı? Benim fikrime göre, yine naçizane görüşümü yansıtıyorum, içinde bulunduğum filoloji-felsefe-bilim sahasında yapılması gereken ilk şey ülkemizde her alanda olduğu gibi bir normalleşme sürecini başlatmaktır. Türkiye'deki felsefe öğreniminin ve doğal olarak öğretiminin bir normalleşme sürecine ihtiyacı var. Peki, "normal" nedir? Normal olan batı üniversitelerinde olduğu gibi, tartışma kültürünü besleyen öğretimi yerleştirmektir.Çok basit aktaracağım kusura bakma, bunun için de derhal ezberci "felsefe tarihi" anlatımından vazgeçip metinlere dayalı, tartışma ve diyalog metodunun benimsetildiği dersler ağırlık kazanmalı ve sosyal bilimler alanında bulunan her öğrencinin fazladan dil bilme zorunluluğu olmalı. Bunların gerekçelerini farklı yerlerde dile getirdim, burada tekrarlamaya gerek yok. Hem senin bana burada sunduğun yazıdaki telâşın başka yönde, bu text-area doldu sanırım, gerisini ikinci yorumda yazayım.->

  7. jimi the kewl
    05/04/2010

    >2.İlk mesajdaki "potansiyel"in de aslında güdük olduğuna ilişkin tespitimden ötürü ümit kırıcı görünmek istemiyorum. Ancak şu an yazı yazdığım ve sizlerin de okuduğu şu blog bile en azından bizim meşgul olduğumuz sahada bile normalleşme sürecinin başladığını gösterir. Ben bu bloga başlamadan önce başka bir blogum daha vardı, yanılmıyorsam 2005-2006 yılında ilk orada yazmaya başladığımda yabancı bloglardan aldığım akademik desen akademik değil, amatör desen amatör değil (ya da alaylı desen alaylı değil) yani farklı bir formun tadı ilgimi çekmişti. Ve bunun Türkçe kaynaklı bloglarda da olması gerektiğini düşündüm. Bunun ekşi'de de yapılabilmiş olması, burada da yapılabileceğini gösterdi. Blogger'a geçtikten sonra bu daha belirginleşti, çünkü yazılan her yazının mutlaka bir tepkisi olmaya başladı. Ekşi'den ötürü bir-çok insana ulaşabiliyorken, bunu blogla da sağlayabilmek şunu gösterdi: Artık bizim sahada köhnemiş, tozlu raflar dönemi kapandı artık yepyeni bir potansiyelle gelen bir jenerasyon var, o halde bu süreç ilk mesajda dediğim gibi katlanarak gelişecektir. Daha fazla insan, daha fazla yazar ve buna bağlı olarak daha fazla okur demek. Senin mesajda şikayetçi göründüğün eskimiş hoca-öğrenci ilişkisi ya da iletişimsizliği, ilk mesajda bahsettiğim eğitim sisteminin donanımsız kıldığı güdük potansiyelliğe rağmen burada meydana gelen hareketlilikle silinebilecektir. Bence bu umut vericidir, zira artık zekânın yönlendirilebilirse de, önlenemeyeceği veya durdurulamayacağı daha iyi anlaşılacağından türlü yasaklama denemelerinin artık denememelere dönüşmesiyle çok daha patırtı-gürültünün koptuğu net tartışmaları olacak. Tartışmanın olduğu yerde hayır vardır. Felsefede diyalogcu ve tartışmacı tavrın en yakıştığı sahalardan biridir. Yani sözün özü, durum olumsuz gibi görünüyorsa da, olumluya gidişattan ötürü karamsar olmamalıyız.Peki potansiyelde sıkıntının olduğu ancak durumun karamsar olmadığı bir ortamda akademik zihinler gençlerle ne kadar ilişki kurabilir? Bu konuda anlatabileceğim ancak burada şimdilik paylaşmak istemediğim bizim akademisyenlere özgü yığınla güdüklük var, say say bitmez. Batılı muadilleriyle de bazen internet üzerinden görüşme şansımız olduğu için kıyas yapabiliyoruz. Yani ilk mesajda bahsettiğim öğrenci donanımsızlığı akademisyen donanımsızlığı için de geçerli. Özellikle felsefe alanında dünya çapında büyük teorisyenler, felsefeciler yetiştiremediğimiz için (yetişenler o kadar az ki parmakla rahatlıkla sayabiliyoruz) onların öğrencilerle senin bahsettiğin türden yakın temasından hayır çıkacağını sanmıyorum. Neyi anlatacaklar, ortalama bir felsefe tarihi sözlüğünden ezberlediklerini mi? Bilmedikleri dillerden yarım-yamalak çevrilmiş metinlerden öğrendikleri yanlış bilgileri mi? Neyi ve nasıl anlatacaklar? Utanarak söyleyeceğim bir şey var, ne sen ne de başkası yanlış anlasın isterim, benim ekşi'de yazdığım bir entiriyi felsefe sınavında yazıp 90 küsür aldığını söyleyen olmuştu. Düşünebiliyor musun, ekşi gibi sui generis bir mekanda özel yazılmış bir metnin ne kadar aldatıcı olabileceğini göz-ardı edip yazmış, ben tümüyle uçuk-kaçık bir şeyler yazsaydım (ki bana kalırsa hâlâ öyle) o sınav kağıdına aynen geçecekti. Oysa üniversite düzeyindeki öğrenci kafaların benim ekşi düzeyimi aşmaları gerekir, bu yukarıda bahsettiğim "akademik desen akademik değil, amatörce desen amatörce değil" tarzını hatırlatsın sana. Burası başka, akademi başka. Burada ancak burada gördüğün şey yapılır. Ama bu kendine has bir yapı olduğu için masumdur, internette bundan ötesi jstor ya da diğer akademik platformlardır. Ancak orada yayınlayabildiğimiz bir metin, zaten burada bu kadar ilgi çekmez, buranın ağırlığını buranın kapasitesiyle ve ölçüsüyle değerlendirmek gerekir.->

  8. jimi the kewl
    05/04/2010

    >Ben yine naçizane görüşümü sunuyorum, senin bahsettiğin türden hoca-öğrenci yakınlaşmaları da kurulsa, kongreler, videolu sunumlar vs. hiçbiri şimdiki ortalamayı yükseltmez. Çünkü bunun için yetişmiş ultra-formasyon kabiliyetli, insan ve dahası gençlik ruhundan anlayan, alanında uzman olduğunu sanmıyorum. Ben malzemeye göre çözüm önerisi getirilecekse, her şeye en baştan başlanması gerektiği taraftarıyım. Aksi halde sırıtır, eğitimin doğasında yer alan donanımlı bilginin doğru zamanda verilmesi gerçeği bizim yanlış bilgiden de kaçınmamız gerektiğini gösteriyor. Televizyonda yayınlanmış bir iki felsefe programına denk geldim mesela, bu tarz attraksiyonlarla bezeyelim ortalığı derken bu sefer de yalan-yanlış bilgilerle donatılmış yığınları arındırmakla uğraşmak durumunda kalmayalım. Bu çok ince bir çizgi, ama görülemez değil. Evvela temel sağlam olacak, temeli sağlam olmayanı attraksiyon da kurtarmaz. Batıda bazı üniversiteler senin de dediğin türden kayda-değer videoları yayınlıyor, neler neler var içlerinde. Ama işte kime, hangi düzeyde ve hangi kültürde seslendiğin de önemli. Şahsî kanaatim meselenin kişide bittiğidir. Kişi isterse kendisini ve çağını, kendisine uygun metotlarla aşar. Eğitim politikası olarak düşünürsek, temelde mantalite değişikliğine ihtiyaç var. Özellikle felsefe alanında metin okuma alışkanlığı ve tartışma geleneğinin yerleşmesi önceliklidir. Yunancanın ve Latincenin tornasından geçmeyenler ya da ite kaka geçenler de felsefeden nasibini alamaz, bunu da ayrıca belirteyim.Okuma fırsatına gelince, evet o fırsatı da aşıp gece gündüz okumak durumundasın. Bu bir disiplin işi. Özellikle felsefe için söylüyorum, Teoman Duralı üstadımızın, hocamızın dediği gibi felsefenin kimi sahası beyin cerrahlığı gibidir, adamı masada öldürürsün en ufak hatayla. Bunun disipline sokulmuş zihinle başarılabileceğini unutmamak gerekir.Senin için hocanın bir makalesinden bir bölümü internete attım, okuyabilirsin ülkedeki felsefe öğreniminde durum neymiş:http://getir.net/ypsBir arzun olursa hiç çekinme ya da bu yazıyı okuyan başka birinin bir arzusu olursa hiç çekinmesin, ben buradayım, elimden geldiğince yanınızdayım. Çünkü ben de öğrenmeye çalışıyorum. Sonuçta bu blog da disiplinze edilmiş özel bir alan. Hem artık jimithekewl.com da olduk. Hayırlı uğurlu olsun.jimi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: