C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>Kültür

>

Terry Eagleton’ın The Idea of Culture‘ının hemen başında doğa – kültür etkileşimi üzerine bazı değerlendirmeler bulunur. Analizci kısa fakat gayet de realist bir neticeye varır: “Nature produces culture which changes nature.” Excursus olacak ama eserin çevirisinde (T. Eagleton, Kültür Yorumları, çev. Özge Çelik, Ayrıntı Yay. 2005) bu cümle “Doğa kültür üretir, kültür de doğayı değiştirir.” (sf.11) diye geçiyor. Bu kadar basit bir ilgi yancümleli cümleyi bölmenin bir anlamı var mı? “Doğa, (yine) doğayı/kendisini değiştiren kültürü üretir” dersin olur biter. Bunu demediğin vakit, Eagleton’ın duyuşunu tam aksettirememiş olursun. Çünkü bu duyuş burada sadece içerik olarak değil gramer yapısı olarak da doğa – kültür etkileşimini, bağlaşıklığını yansıtıyor. Duyuşu dilden dile aktarmak kimi nokta oldukça güçtür, ama yukarıdaki cümle o noktalardan birine denk düşmüyor. Excursusa bir son verip asıl anlatmak istediğim şeye geçeyim.

Eagleton burada çoğu kere düşündüğüm ve birçok kişinin de düşündüğünü ancak sarih bir şekilde ifade edemediğini sandığım bir noktaya varıyor yukarıdaki doğa – kültür bağlaşıklığından hareketle. Nasıl ki doğadaki araçsal şeyleri, o şeyler yapan diğer şeyler yine doğanın birtakım parçalarıysa kültürü oluşturan araçsal şeyleri o şeyler yapan diğer şeyler de kültürün birer parçasıdır. Kültürü yaratanın da doğa olduğunu düşünürsek, kültürdeki her yapıcı veya yıkıcı unsur doğal olmakla birlikte tümüyle kültürün bir parçasıdır. O hâlde ilk bakışta doğadan kopuk görünen, hatta ondan kopukluğundan ötürü sanki ona alternatif nitelikli bir yaşam stili öneriyormuş gibi de görünen kentlilik bile kendi içinde bizim henüz keşfedemediğimiz ya da adını başka koyup, formülasyonunu başka türlü açıkladığımız bir tür doğal yaşam alanı sunar. Kent, kentliler için doğal yaşamın kendisidir aslında. Eagleton, David Harvey’den alıntılıyor, ben de ondan:

Cities are raised out of sand, wood, iron, stone, water and the like, and are thus quite as natural as rural idylls are cultural. The geographer David Harvey argues that there is nothing ‘unnatural’ about new york city, and doubts that tribal peoples can be said to be ‘closer to nature’ than the west.” (The idea of Culture, Blackwell Publishing ltd., 2000, s.4)

Buna göre kentleri oluşturan yapı-taşlar tahta, kum, demir, taş, su gibi materyaller olduğuna göre, kır yaşamı ne kadar kültürelse, kültürler de o kadar doğaldır. Kentlilik kültürü dediğimiz şey birtakım materyallerin kır yaşamından farklı olarak bize farklı bir yaşam alanı sunmasıdır. David Harvey’in dediği gibi New York’ta “unnatural” yani doğal olmayan hiçbir şey yoktur. Oysa ilk bakışta New York kenti, türlü görüngüleriyle doğallığın yitirildiği “alternatif” bir yaşam alanıymış gibi görünür. Bu yanlıştır.Eagleton’ın Harvey’den aktardığı gibi kavim halkları (tribal peoples) doğaya batıdan daha yakın değildir. O hâlde doğal olan ile kültürlü olan arasında bir ilişki varsa, bu asla iki unsuru birbiriyle dövüştüren tarzda olmamalı, aksine yukarıdaki ifadede de geçtiğince diğerini yaratan şeyin, yarattığı o şeyle değişmesi söz konusudur.

Zaten kültür de buna yapıca müsaittir. Ondaki oluş durumu, Eagleton’ın başta belirttiği gibi (“‘culture’ here means an activity, and it was a long time before the word came to denote an entity“) ilk başta eyleme (activity) dönük olup tümüyle ondan beslenir. Oluş/tamamlanma (entity) anlamını ise sonraki merhalede kazanır. Bunu etimolojik incelemeyle de sabitleriz. Zira kültür diye çevirdiğimiz Latincedeki cultura, “işlemek, ekip biçmek, çiftçilik yapmak, bahçeyle ilgilenmek, tanrılara tapmak” gibi birtakım hareketli eylemler anlamındaki colere fiilinden gelir. Bu yüzden bilginin bu kadarıyla bu sonuca varmak mümkündür, Eagleton da aynı şeyi söylüyor. Ancak çok tuhaf bir şekilde colere fiilinin yukarıda verdiğim hareketli eylemlerine ters düşünülebilecek ölçüde “kalıcı-kalmış” yani hareketsizliğe dönük eylemler şeklinde de kullanıldığını görüyoruz: “beklemek, yaşamak, bir yerde kalmak vb.”(İng. to abide, dwell, stay in a place, to inhabit) (teyit edin) O hâlde colere‘den türeyen cultura‘nın yani kültürün hareketlilik yanında “oturmuşluk, kalıcılık” gibi yerleşikliği gösteren bir niteliği de olmalı. Bu durumda cultura‘nın neden hareketlilik, değişebilirlik (activity) gibi nitelikten “tamamlanmışlık, yapı, bütün” (entity) gibi bir niteliğe büründüğünü anlayabiliriz. Zira colere fiilinde olduğu gibi, ondan kaynaklanan cultura‘da da “eylem halinde olmak” ile “kalıcı/oturmuş olmak” iç içedir.
Bunu şu şekilde dramatize etmek mümkün: Romalı çiftçinin (agricola ager: tarla, –cola-: işleyen) içinde bulunduğu cultura hem çiftçiliğini/tarla işleyiciliğini (agricultus) hem de işlediği tarlanın etrafında yerleşik bir yaşam tarzı oluşturduğunu gösterir. Romalı çiftçi hem tarlayı işler hem de olduğu yere yerleşir, bu hem hareket hem de hareketsizliğin iç içe geçtiğini gösterir. Yukarıda bahsettiğimiz doğa – kültür etkileşimine benzer şekilde Romalı çiftçinin hareketli eylemine dönük çiftçiliği, hareketsiz eylemine dönük kalıcılığını, yerleşikliğini meydana getirir ve aynı zamanda bu yerleşikliği de hareketli eylemi olan çiftçiliğini hareketli kılar, değiştirir.

Bugünün bizlerinde de kültürün (colere fiilinden hareketle) hareketliliği ve hareketsizliği iç içedir. Kültürümüz bizi birtakım aktif durumdaki eylemlere zorlar, daha sonra bu eylemler bizi kalıcı kılarken aynı zamanda kültürün kendisini canlıya (daha bozuk bir türkçeyle söylersek “yaşayan bir canlıya“) dönüştürür. Vahşi doğada da durum aynı değil midir? Ondaki her türlü yaşamsal hareket (ki doğada hiçbir şey keyfî değildir, aksine her şey yaşamsal olduğu için doğaldır) aynı zamanda hareket sahibinin bekâsı ve kalıcılığı içindir. Kültürel değişiklikleri bir nevi evrimle açıklamak bu yüzden daha akla yatkındır, çünkü evrim yaşamsallığın her daim ayakta olduğunu gösteren müthiş bir neticedir. Öyle ki toplumun ve ona bağlı olarak kültürün mustarip olduğu evrim bazen öyle hızlı işliyor ki, geçmişin değer-yıkıcıları bugünün muhafazakârları olabiliyor. Daha sonra onların da değerlerini yıkmaya çabalayan yeni bir jenerasyon yetişiyor ve bu devir-daim hiç son bulmuyor.

Entiriyi Terentius’un Heauton Timorumenos‘undan bir bölümle (Terentius, Özünün Celladı, çev. N. Ataç, Meb Yay. 1946, s.15-16) kapatayım, şugar olsun. Yalnız i.ö. 2. yy.’da yaşayıp henüz 25’indeyken ölen Terentius’un ne kadar da zamanın ötesinde bir analiz yaptığına dikkatinizi çekmek isterim. Kültürdeki hareketliliğin doğasını bir de böyle düşünün.

III. Sahne, Clitipho yalnız kalmış, babasından ve sevgilisinden yakınıyor:

Şu babalar delikanlılara ne kadar da haksızlık ediyor! Onların dediğine bakarsak daha beşikte birer ihtiyar kesileceğiz, gençliğin zevkini, safasını hiç sürmeyeceğiz! Eskiden kendilerinin de ne olduklarını unutuyor, biz ille şimdiki keyiflerine, şimdiki düşüncelerine uyalım istiyorlar. Bir gün gelir de benim bir oğlum olursa, bakın ben ona nasıl babalık ederim: Bütün deliliklerini gelip söylesin bana, hepsini de hoş görürüm. Benim babam gibi olmam ben: Hemen başkalarından ibret almamı söyleyip kendi ahlâkını sürmek ister önüme. Ama bir kadeh fazla içmiyegörsün! Gençliğinde neler yaptığını anlatmağa başlar. Ne diyor şimdi? İnsan başkasının başına gelenden ibret almalıymış, kendisi için hayırlı olanı ona göre kestirmeliymiş… İnceliğine ince adamdır ya! Şimdi çağırdığı türkülere benim kulağımın sağır olduğunu bir türlü anlıyamıyor. Ben ancak sevdiğimin: «ver! getir!» demesini duyuyorum, ne cevap vereceğimi de bilemiyorum… Benim kadar bahtsız adam mı var bu dünyada!.. Gerçi dostum da Clinia da çok sıkılıyor, onun da başı dert içinde; ama onun sevdiği terbiyeli bir kız, utanma arlanma nedir biliyor; yosmaların düzenlerini biliyor mu o? Benimki ille buyurmak ister, boyuna ver der, sanki bir kıral kızı, eli o kadar açıktır… Benim kesemden alıp dört yana savuracak! bir şey istedi mi, ben hemen: «peki» demek zorundayım; cebimde bir obolos’um bile olmadığını söyleyemem ya!… O diken daha yeni battı ayağıma; babamın daha haberi yok.”
 Not: Bu yazıyı aynı anda ekşi’ye de yazdım. Teyit edin.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 02/04/2010 by in Felsefe - bilim, Genel, Latince üzerine and tagged , , , , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: