C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Ira furor brevis est

Hayatımın çeşitli evrelerinde deneyimlemek buna mukabil sorgulamak zorunda kaldığım bir deyim.

Haliyle ira‘nın, furor‘a dönüşümü insanın kendisi için, ancak deneyimlemişse, manalıdır; dışarıdan bakıldığında her zaman öfkeye karşı insanların bir tepkisi, kızgısı ya da ironik bir şekilde – öfkesi olmuştur. Demek istediğim şu; insanlık tarihinin, kültürel birikimlerin toplamının yaygın olarak insanda olmaması gerektiğini düşün(dür)düğü şeylerden biri olarak öfke, yani başlıktaki haliyle “kısa süren delilik hali” tuhaf bir biçimde sadece o an öfkeli olan kişi için mana ifade eder. Başkaları için manasızdır. Oysa öfke ne uzun ne de kısa haliyle delilik olarak görülmek zorundadır; bizler, bizlerden önce yaşamış insanların öfke deliliğinden çekmiş olduklarının bedelini, öfkeliliğe dair uyarılar alarak ödüyoruz.

Gerçi bu durum, her türlü ahlaki kabul için geçerlidir. O ira dolu an yaşanırken çevremizde ira’mızı gözleyen birileri olur; onların ahlakî kabullerine göre halimiz furor’dur; yine onların değerlendirmesine göre yatıştığımız zaman furor‘luktan da çıkmış oluruz. Oysa furor‘luk kalıcı bir deliliği gösterir; eğer biz kalıcı delilikten mustarip olmayıp, öfkeyle kısa süren (brevis) bir ira dehlizine düşmüşsek işte o zaman bizi gözlemleyenler tarafından anlaşılma çabamız gereğince, manamızı yitiririz.

Mana arayışı önemli mi? Bana kalırsa insanın en büyük buluşu. Doğadaki fenomenlere bakıp, onlarda çeşitli manaların gizli olduğuna inanışı, onun en büyük heyecanıdır. Bu heyecanı kuşkusuz doğuşundan getiriyor; ölene kadar da her şeyi, sürekli manalandırabilecek kadar da yetisi var. Öfkeyi kısa süren delilik olarak görme telaşı da kuşkusuz bu yetinin bir ürünü; ancak her manalandırma çabasını el üstünde tutmak gibi bir tutum da olamaz. Hele ki ahlaki söyleme dair bu kadar farklı ekolün birbiriyle çatıştığı bir zeminde, topyekun bir isyanla tüm manaları yeniden keşfetmek olası değil midir?

Başlıktaki ifadeyi Horatius, Lollius’a yazmış olduğu bir mektubunda kullanıyor, ancak tek başına değil, bir bağlamı söz konusu: Epistulae i. 2.59 – 62:”Maius tormentum. Qui non moderabitur irae, infectum volet esse, dolor quod suaserit et mens, dum poenas odio per vim festinat inulto. ira furor brevis est:” Yani türkçesiyle “öfkesini yumuşatmasını bilmeyen kişi, kendisine yapılan hakaretin öcünü o şiddetle almış olmaktan pişmanlık duyar; Zira öfke, kısa süreli bir deliliktir.”

Horatius’un felsefede eklektik sistematiğini düşünelim; hem dönemin Akademia’sına, hem Stoa hem de Epikuros okuluna meyledişini; daha sonra şu sonuca varalım: Üç farklı felsefi ekolden vardığı nokta budur, insan asla öfkelenmemeli. İnsan öfkesini yumuşatmalı, kendisine hakaret edildiğinde de hakaretin öcünü almamalı. Daha sonra Hıristiyanlıkla birlikte dinginliliği de adından bahsettiğimiz felsefe ekollerinden ve Eski Ahit’ten miras olarak sonraki yüzyıllara aktarılınca doğal olarak yeni ahit de amor yani sevgi kapsamında öfke’yi kötü olarak göstermişti:

Paulus’tan Korinthos’lulara Mektup 1.1.13: “Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz.”; Paulus’tan Galatia’lılara Mektup 5.19 – 21: “Benliğin işleri bellidir. Bunlar fuhuş, pislik, sefahat, putperestlik, büyücülük, düşmanlık, çekişme, kıskançlık, öfke, bencil tutkular, ayrılıklar, bölünmeler, çekememezlik, sarhoşluk, çılgın eğlenceler ve benzeri şeylerdir.” Oysa yine Paulus, Ephesos’lulara Mektup 4.26’da eyleme, aksiyona sebebiyet vermemiş öfkeyi şöyle makul kılarken “öfkelenin, ama günah işlemeyin. Öfkenizin üzerine güneş batmasın.”, beri yandan yine Ephesos’lulara Mektup 4.31’de onu tümüyle insandan uzak olarak idealize ediyordu: “Her kötü niyetle birlikte her türlü kin, öfke, kızgınlık, bağrışma ve iftira sizden uzak olsun.”

İbranilere Mektup 3.11 ise tam anlamıyla öfke, huzur karşıtlığını ortaya koyar: “Öfkelendiğimde ant içtiğim gibi,’onlar huzur diyarıma asla girmeyecekler.'”

Bu son mektup da açık bir şekilde gösteriyor ki, insanlar sebep ne olursa olsun öfkeyi silmeye, dingin hale getirmeye proglanmış gibi olmalıdır. Bir yerlerde “huzur diyarı” var mı yok mu, hiç önemli değil; en azından bu dünyayı bir “huzur diyarı“na çevirebilmek adına herkesin öfkeden sıyrılması geçer akçedir; üç farklı felsefe okulundan etkilenmiş olan pagan horatius için de bu böyledir, Yeni Ahit için de.

Ararsanız Kuran’da da görürsünüz, ararsanız çevrenizde de görürsünüz, ararsanız geçmişinizde de görürsünüz. Sizden hep dingin olmanız beklenir; çünkü bu huzur ortamı sadece sizin değil çevrenizin de ihtiyaç duyduğu şey olarak düşünülür. Haliyle dingin eylemsizlik, her türlü saçmalığa, gayrıciddiliğe, dengesizliğe karşı tepkisiz kalmak; tatlı bir tebessümle veyahut öbür yanağı da uzatarak bilgelik gösterisinde bulunmak bilgeliğin koşullarıymış gibi durmaktadır. Çünkü rasyonel dunyada en az bedelle en fazla mutluluk da buna bağlıdır.

İnsanın toplum içinde tepki çeken hareketlerini düşünün; belli kurallar çerçevesinde rahatsızlığı bildirir mutlaka. Sigara içilmesi yasaklanmış alanda sigara içmeye kalkışan adamın eylemi, yasa yapıcılar ve yasaya boyun eğiciler tarafından her şeyden evvel illegal bulunur, tepkisel değil. İşte mevzunun başında bahsettiğim “birikim” den kastım budur; birikimimiz bize belki uyumayı değil, ama uymayı öneri olarak getiriyor; dahası dikte ediyor. Stoa’da adına bilgelik denen içsel ve dışsal uyumun (itinayla bakmanız gereken yer: Bilge ya da özgür olan) İnsandaki hayvanlığa uygun olup olmadığı ciddiyetle tartışılmalı. İnsan bilge olmaya uygun mudur? Bilgeler nasıl bilge olmuştur, hiç öfkelenmezler değil mi? Hiç öfkelenmeyen, öfkeleri tatlı bir tebessümle karşılayarak bilgeliğini kendince kabul ettiren, kanıtlayan zihin yapısının altında avını köşeye sıkıştırmış aslan edasını görmeyebilirsiniz ama en azından bizden öncekilerin bilgeliğine saplanıp kalmamak adına, çelimsiz bir av olarak kaçmaktan da ötesini yapabilmelisiniz:

“Değerleri yeniden değerlendirin” diyen pos bıyıklı adamı anımsayın.

Cicero, Stoa’dan hareketle bilgeliğe mani olan tutkuların “perturbationes animi” yani “zihnin karmaşaları / bozuklukları” (Bkz: Pathos) Olarak görülmesini eleştiriyordu. (Bkz: #10075764) O tutkuların içinde iracundia yani öfke de vardı. Tepkisi yerindeydi; bana kalırsa öfke insana özgüdür. Öfke kısa süreli bir deliliktir belki, ama delilik de insana özgüdür. Kısa sürelilik mi? O da insana özgüdür. Bunu bırakalım, dinginliği ya da ” uzun süreli ” bilgeliği tartışalım.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: