C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Çoğul-köken

 

Eski bir kuşku Spinoza’nın “herkes kavramları aynı biçimde oluşturamadığına göre, insan gibi genel bir kavram insanın hakikî doğasını dile getirebilir mi?” sorgusuyla [1] canlanır. Kuşkunun merkezinde şu düşünce yer alıyor: insanlığın Adem gibi tek bir kökeni olabilir mi, öyle olsa bile, o tek köken Eski Ahit, Genesis 2.19’da geçtiği gibi, her şeyin ismini koymuş olabilir mi? “[Tanrı] şeylere ne isim vereceğini görmek için hepsini Adem’e getirdi. Adem her birine ne isim verdiyse, o canlı o isimle anıldı.” buradan şeylerin isminin tek bir kökenden kaynaklandığı sonucu çıkıyor.
Burada Hobbes devreye giriyor ve Adem’in / tekil-kökenin Tanrı’dan aldığı her şeye isim verme lütfunu kullanarak daha sonraki isimlendirmeleri, kafasına göre yaptığını düşünüyor,[2] Başka deyişle Adem henüz cennet bahçesinden kovulmadan önce tanrı’nın sınırlayıcılığından kurtularak cennetin unsurlarını tümüyle insan kafasıyla isimlendiriyor, cennette en azından isim bazında kutsîlik bulunmuyor bu yaklaşıma göre.

 

Spinoza’nın tekil-kökenin kavram oluşturma yetisine dair uykudan uyandırdığı kuşku ile Hobbes’un Adem’in, Eski Ahit kökenli, isim verme hikâyesini eşelemesi üst üste binince, daha da eskiye giderek bu durumu anlamaya çalışıyoruz, çünkü bir kere yerimizden edildik, bari değsin istiyoruz.
Tanrıları intermundia‘da (dünyalar arasında) yaşayan ve insan işlerine karışmayan, insan gibi kutsî varlıklar olarak düşünen Epicurus’un öğretisine göre, doğadaki şeylerin ismini belirleyen unsur insanlar arasındaki uzlaşma değil yani insanların bir araya gelerek şeylere tek tek hangi isimleri verecekleri konusunda uzlaşmaları değil, doğal gereksinimleridir.
Başka deyişle, insanoğlu, doğal evrimi gereğince, herhangi bir kutsî yönlendirme olmaksızın şeyleri isimlendirmiş ve o isimler de, kendi evrimsel süreçlerinde değişim göstermiştir. Kısacası, “insanları dilin seslerini çıkarmaya iten, doğadır; şeylerin adlarının ortaya çıkmasını sağlayan da gereksinimdir.”[3]

 

İ.Ö. 1. yy.’da yaşamış olan, Roma’nın en büyük Epicurusçu Lucretius’un Yahudi geleneğini ve Adem hikâyesini ne denli bildiğini bilmiyoruz, ancak tarihte boy-gösteren materyalizmin doktrinsel metinleri içinde eskiliğiyle ve materyalist/atomcu Epicurus’un izini sürmesiyle, değerini hiçbir zaman yitirmeyen Lucretiusçu metnin yani De Rerum Natura‘nın beşinci kitabının 1000. dizesinden sonraki ilk 100-150 dizede, yukarıda bahsettiğim Adem’in / tekil-köken’in “her şeye tanrı’nın lütfuyla isim verdiği” düşüncesinin itilip kakıldığını görüyoruz.
Bu, başta Spinoza’nın “uyandırdığı” dediğim, kuşkunun kaynaklarından biridir. Epicurus’un izini sürdüğünü açıkça itiraf eden Lucretius bu dizelerde “bir insanın her şeye isim verebildiğini ve başkalarının ilk sözcükleri ondan öğrendiğini düşünmenin çılgınlık olduğunu” dile getirir. Bu İbranî geleneğindeki Adem’in her şeye isim verdiği yolundaki inanışa doğrudan bir cevap niteliği taşır. Lucretius, Epicurusçu duyuşuyla [bunu sık vurgulamamın nedeni, Lucretius’un özgün olmaması, tam anlamıyla Epicurus’un bir sözcüsü olmasıdır] “o insanın [tekil-köken] her şeyi isimlendirebilme yetisi varsa, bu yeti diğer insanlarda neden yoktu?” sorusunu sorarak, aslında farkında olmadan ibranî gelenekteki Adem’in ilk ve tekil-kökenliğini, sonraki yüzyılların aydın zihinlerinde tartışmaya açar. İşte Spinoza’nın uyandırdığı kuşkunun temel kaynağını burada aramak gerekiyor.

 

Umberto Eco bu noktada şeylere verilen isimlerin insan gereksinimlerinden doğduğu fikrini incelerken şöyle diyor:

 

“Dilin kökenleriyle ilgili maddeci-biyolojik şeklinde tanımlayabileceğimiz bir kuram öne çıkmaya başlar; bu kurama göre, birinci duyumları fikirlere, sonra da ortak yaşam amacıyla seslere dönüştürmemizi sağlayan bir dil yetimiz vardır. Ancak Epicurus’un belirttiği gibi, deneyimin ortaya çıkardığı bu tepki, halkların etnik kökenlerine, iklime ve yerlere göre değişiyorsa, farklı etnik kökenlerin farklı tarz ve zamanlarda farklı dil ailelerini ortaya çıkardığını düşünmek gözüpek bir hareket olmayacaktır.”[4]

 

Başka deyişle, ne babil kulesi hikâyesinde anlatıldığı gibi, “Tanrı insanoğlunun tek dille yani global bir duyuşla anlaşarak tanrısal kata varmasına ramak kala, onu farklı dillere bölmüştür”, ne de Adem hikâyesinde anlatıldığı gibi, “Tanrı tek bir insana doğadaki her şeye isim verme yetkisini bağışlamıştır.” insanoğlunun, dil bakımından tekil değil çoğul-kökeni vardır.
Bu çoğul-köken düşüncesi bilhassa 17. yy. Fransa’sında alaycı tanrı-tanımazlığın da fişfiklemesiyle doruk noktasına varmıştır, örneğin Eco’nun da bildirdiği gibi, Kalvinci Isaac De La Peyrere 1655 tarihli “Systema Theologicum Ex Prae-Adamitarum Hypothesi” başlıklı Latince eserinde Aziz Paulus’un Romalılara Mektubunun beşinci bölümünü nevi şahsına münhasır bir yorumla ele almış ve halkların – ırkların çoğul-kökeni fikrini geliştirmiştir.
Yazara göre, Avrupa-dışı yani Yahudi-Hıristiyan geleneğinin (Mezopotamya aşure kazanının bir tadı sadece) dışında kalan Çin gibi uygarlıklar öylesine eskidir ki, onlara Eski Ahit’in ortaya koyduğu insanlık tarihinde yer bulmak imkânsızdır. Ya Çinliler (ve diğer eski uygarlıklar) o kadar eski değildir, ya da Eski Ahit’teki tarihlendirmeler sadece İbranî geleneğini kapsar. Özellikle de son yüzyılda gelişen tarih ilminin araştırma yöntemlerine ve bu yöntemler yoluyla ulaşılan bulgulara bakarsak, ilk seçenek geçerli olamaz, zira çin uygarlığının ve doğaldır ki, dilinin ne kadar eski olduğu aşikârdır.
O halde tekil-köken fikrini ortaya koyan ikinci seçenek geçerli olmalıdır. Eco böyle bir durumda, tufan hikâyesinin de sadece ibranî tarihlendirmede bir anlam arz edeceğini söyler yukarıdaki kaynakta, ancak daha eski kaynaklarda ve bilhassa Sümer’de de bu hikâyenin “köken oluşturacak ölçüde” izdüşümüne rastladığımızdan, bir üçüncü seçenek daha ortaya çıkar. İbranî geleneği tarihlendirmede ya hata yaptı, ya da sonradan gelenler ilk tarihlendirmeleri bilinçli veyahut bilinçsiz bir şekilde bozdu. Bu, bu entirinin konusu değil, netice itibariyle Adem nezdinde savunulagelen tekil-köken fikrinin, en azından tüm insanlığa mâl edilen mevcut tarihlerdeki tutarsızlıktan ve dilin insanoğlunun gereksinimleri gereği oluştuğu düşüncesinden ötürü ileri sürülemeyeceği, aksine farklı ırkların farklı kökenlerinin olduğu söylenebilir. Yani tekil-köken fikrine karşılık çoğul-köken fikri, insanoğlunun doğal gereksinimlerinden ve mevcut ırkların tarihî farklılıklarından ötürü savunulabilir.

 

Peki, Adem öncesi (Jack London’ın Before Adam‘ını hatırlıyoruz bu noktada) başka ırkların başka tekil kökenleri mi vardı, yoksa Adem de dahil olmak üzere bütün kökler başka köklere mi bağlanıyordu? Bana kalırsa, Adem ve Babil Kulesi de dahil olmak üzere, kıssalara konu olan her şey insanoğlunun var-oluş gazını almaya dönük aktarımlardan öteye gitmez.

Bunlara somut birer gerçeklik gözüyle bakmaktansa, salyalanmasın diye tencereye atılmadan önce bamyanın başının kesilmesi gibi, somut gerçekliğe dayalı türlü yüzeysel inanışlardan kurtularak özde verileni almak inanç sahiplerinin hayrına olur. Aksi halde gelişen araştırma yöntemleri tekil-kökenin somut gerçekliğini yadsıdıkça, olan inanç sahibine olacak, en azından acil durumda kaçabilmek adına, kapı yanına sandalye koymak daha akla yatkın. İşte o sandalye, dil incelemeleridir. Vico’yu dil incelemesiyle okumaya çalışmamızın nedeni bu, keza diğer büyük kafaları da. Vico harflerin, geleneğin söylediğinin aksine, Yahudilerden Yunanlara değil, Yunanlardan Yahudilere geçtiğini savunurken ne kadar heyecanlıysa, ben de Etrüskçe-Türkçe incelemelerinde aynı heyecanı duymalı ve türlü yüzeysel/gündelik kaygılardan sıyrılarak, dilin doğası ve insanın dil yetisi neyi emrediyorsa, onun peşine düşmeliyim, aksi halde arayışım çoğul-köken’e değil, tekil-köken’e dönük olur.

İnsanlığın içine düştüğü buhranlardaki siyasî tavır alışlara ve kamplaşmalara bakın, konsantrasyon yani merkezin etrafında yoğunlaşma (con-centrum‘dan “con-centratio”) olduğunda, merkez hep yoğunlaşanın kendi kökleri oluyor, Mussolini’ninki ya da Hitler’inki gelmesin hemen aklınıza, köken yoğunlaşması söz konusu olduğunda insanların insanlığı tek-köken’e indirgeme telaşı kendi başına psikopat bir dışlayıcılığı doğurur.

“‘Her şey bizim kökten geliyor’ düşüncesi, kötülüklerin anasıdır” derdim de demiyorum, Eco’nun deyişiyle[5] kapatıyorum, şekil olsun maksat, “Yahudi uygarlığı ve onunla birlikte örtük olarak o uygarlığın kendini dile getirdiği kutsal dil tahttan indiriliyordu. Türler değişik koşullarda gelişmişse ve dilsel yetenek evrim ile ortama uyuma bağlıysa, o zaman çoğul-köken olmuş demektir.”

Notlar

1. Spinoza, Ethica XL, (1677).
2. T. Hobbes, Leviathan, I.4. (1651).
3. Umberto Eco, Avrupa Kültüründe Kusursuz Dil Arayışı, Çev. K. Atakay, Yeni Binyıl, s.96.
4. Umberto Eco, A.e., s.96-97.
5. Umberto Eco, A.e., s.97.

Share |

Reklamlar

One comment on “Çoğul-köken

  1. Sophie
    27/10/2010

    >az önce başka bir konuda okuma yapıyorken bu konuyla(daha çok tekil-köken konusu diyelim) karşılaştım.w. k. c.guthrie'nin ilkçağ felsefesi kitabında,senin örneklediğin epicurusçu lucretius'un "her şeye tanrı'nın lütfuyla isim verdiği" düşüncesinin ilkçağ'da geçerliliği çok açık bir biçimde sunuluyor.yalnız lucretius üzerinden değil,platon ve aristoteles döneminden.kratylos diyaloğunda dilin kökeni hakkındaki soruyla varılan sonuç kratylos'da şöyle kendini gösterir ''insandan çok daha yüksek bir gücün,şeyler için ilk adları verdiğini,öyle ki onların kaçınılmaz bir biçimde doğru adlar olmak zorunda olduklarını düşünüyorum''bu demek oluyor ki m.ö 1.yy'dan çok daha öncesinde de aynı düşünce hakimmiş,insanlar bunun ötesini düşünememiş,düşünmüşse de aktaramamış.guthrie,bizim düşüncemizle onların düşüncesinin farklılığını şöyle açıklıyor.''söz konusu olan,insan anlığının herhangi bir zamanda tümüyle farklı çizgiler üzerinde işlemesi değil de,yalnızca,bilginin o zamanlar ulaştığı düzeyde,insanların kendilerinden kalkarak usavurmalar(reasonings)gerçekleştirdikleri öncüllerin,onları bize çok acayip gelen sonuçlara götürecek denli,büyük farklılıklar göstermesidir.her iki durumda,bizde ve onlarda farklı olan öncüllerdir.''yani aslında tekil köken gibi görenen şeyin esasının çoğul-köken olduğunu görmek güç olan sanırım.birlik içindeki çokluk gibi,ortak kültürel mirasımızdaki o rengarenkliği farkedimiyor olmak sorunumuz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: