C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Yeniden kadına pozitif ayrımcılık meselesi

Pozitif ayrımcılıkla ilgili tartışmalarda bir husus, bana kalırsa en önemli husus atlanıyor: o husus, kadınlara dönük pozitif ayrımcılığın en temel haklar düzeyinde bile, patriyarkı bu ayrımcılığa zorlayan bir kadın hareketi neticesinde oluşmaması ve pek aldatıcı bir yüce değerle yani “eşitlik”le, yine aynı patriyarkın meydana getirdiği eril düzen tarafndan kadınlara bahşedilmiş olmasıdır. Diyebilirsiniz ki, “hak haktır”, doğru ama eksik, hak kazanıldığında haktır, verildiğinde değil, zira hakkı verenin, “hakkı veren olma” niteliği, hakkın teminiyle birlikte ortadan kalkmış olmuyor, aksine hakkı veren o hakkı hak sahibine tanıdığı müddet, tanrısal bir hüviyete bürünmüş oluyor, hele ki ardında kendisini bu kutsal makama yerleştiren ucu binyıllara dayanan bir temel bulunduğundan, kadınlara dönük pozitif ayrımcılık bir tür caritas meyvesi yani hoşgörü örneği olmaktan kurtulamıyor.

Oysa kadınların pozitif ayrımcılık’la elde edeceklerini düşündüğü hakların oluşturcağı “eşitlik” duygusunun arkasında böyle bir eril hoşgörünün bulunması bana makul gelmiyor. Zaten patriyarkın zincirleri, onun kadınlarla erkekler arasındaki eşitliğe engel teşkil eden eril belirleyicilik duvarının aşılması istendiği için, kırmak isteniyor. İstenen ve beklenen şey eril hoşgörü değil, eril belirleyiciliğinin ortadan kalkması, başka deyişle eril zihniyetin hoşgörü bile gösteremeyecek duruma gelmesidir.

Keza Maria Mies’ın da bildirdiği gibi, kadınların eşitlik özlemi diye bir şey varsa, bu uğurda örgütlenerek haklarını arıyorlarsa ve onlara bazı erkekler destek veriyorsa, o erkeklerin bu tavrı ardında asla “hayırsever babacılık/atacılık” (benevolent paternalism) güdüsü olmamalıdır, yazara göre olması gereken, benim de bu kapsamda karşı çıkmayacağım ölçüde “insan onuru ve hatrı için, erkeklerin kendilerini düzeltme arzusudur”.[1]

Ancak aynı yazar, bu noktada bana kalırsa düğümü çözen ancak ortamda karamsar bir hava estiren bir soru sorar: “Erkeklerin kadınlara saygısı yoksa, kendilerine nasıl saygısı olabilir ki?” Başka deyişle, bugüne değin bilhassa mezopotamya aşure kazanında farklı tatlarla kaynayarak kendi tadını bulan mevcut düzen, bazı kadınların şikayet ettiği gibi, kadınlara eşitlik sunmamışsa, yani eril düzen kadınlara, en azından söz konusu şikayetçiler nezdinde, saygı duymamışsa, kendisini “insan onuru ve hatrı için” düzeltme yeteneğini nasıl edinecek? Yoksa eril düzenin caritas’la mümkün kılacağı pozitif ayrımcılık yüzeysel kalmaya, tam da bu yüzden, yani mevcut düzenin işlerliği zaten erkeğin kendisine saygı duymaması üzerine kurulu olduğundan ötürü mü mecburdur? Bu aklıma yatan bir vargı.

Dahası başından beri sürdürdüğüm Hartmanncı düşünceye göre, “kadınlar erkeklere kendilerini bir devrimle özgürleştirmeleri konusunda güvenmemeli, zira erkeklerin bunu nasıl becerebileceklerine ilişkin herhangi bir ön-deneyimi yok, dahası bunu yapmaları için [onları iteleyecek] herhangi bir zorunluluk da yok.”[2] Bu yüzden eril tahakkümün zincirlerini gevşeterek kadınlara nefes aldırması değil, kadınların zincirleri kırarak, istediklerini ve beklediklerini elde etmesi gerekir. Çünkü yukarıda bahsettiğimiz gibi, “insanlık onuru ve hatrı” için erkeklerin kendisini düzeltmesi mümkün olsaydı, güzellik yarışmalarında etini pazarlayan gerizekalı kızlar “savaşlar dursun, çocuklar ölmesin” mesajını defalarca tekrarlama gereğini hissetmezdi, çünkü savaş diye bir şey olmazdı.

Oysa “insanlık onuru ve hatrı” denilerek ortaya konan ölçü, aynı eril iradenin olabilecek en ağır yıkımların önüne neden geçmediğinin belirlenmesinde de işe yaramaz. Tüm insanlığın ya da tüm erkeklerin aynı şekilde kabul ettiği böyle bir “insanlık onuru ve hatrı” ölçüsü olamayacağından (en azından insanlık tarihi bugüne değin böyle bir şey görmedi) bu gibi muğlâk ifadelerle erkeğin kadına haklar tanıması ve en azından kendisini “değiştirmeye” çalışması yersizdir, çünkü kendisini değiştirme yetisi olanın, neden başından beri değişerek dönüşeceği yeni yapıda olmadığı da akla gelir bu noktada. Hasta kendisini iyileştirebilir mi? O halde erkekler hastaysa, doktoru kadınlar olmalı, madem ki (bana göre değil, pozitif ayrımcılara göre) iyileşmesi gereken erkekler ve hak tanıması gereken onlar, o halde onların bu yüce hak tanıyıcılığı da doğru bir şekilde tanımlansın.

Bu tanımlamada denirse ki, “erkek şu şekilde veya bu şekilde kadın üzerinde üstün olmuştur, bu yüzden hak tanımalıdır kadına”, bu durumda erkeğin sosyal evrim sürecindeki bu üstün oluşuna doğal nedenler yükleyip bunu ibrahimî dinlerin de kabul ettiği üzere doğal sürecin bir sonucu olarak görmek mümkündür, yok denirse ki “bu doğal bir süreç içinde değil, bozuk bir süreç içinde gelişmiş ve erkekler egemen olmuştur”, o vakit bildiğimiz ölçüde insanlık/patriyarkın tarihinin tümüyle/başından beri bozuk olduğu söylenmiş olur, oysa bugün kadınların patriyark tarafından horgörüldüğünü iddia edenler de aynı düşünce tarihinin ürünü değil midir? O halde onlar da, bu bozuk düzenin birer parçasıdır.

Benim bu noktadaki görüşüm, daha da vurgulamam gerekirse, kadınların “hak” diye bir şey varsa bunu ilkin yerel daha sonra da evrensel ölçüde örgütlenerek bir tür bilinç meselesi haline getirmesi [Hartmann da aynısını söyler] ve mevcut sıkıntıların giderilmesinde eril tahakkümden herhangi bir merhamet gösterisi beklememesi yönündedir. Ben sosyal evrimin geçerliliğini kabul eden biri olarak, tarihte ne olmuşsa, tıpkı “kaza yoktur, nedenler vardır” anlayışında olduğu gibi, varlığı asla reddedilemez nedenlerden ötürü olduğunu düşünüyor ve kadınların arzuladıkları şeye ilkin onun uygun nedenlerini mümkün kılarak adım adım ulaşabileceğini söylüyorum.

Kaldı ki işleri zor değil, günümüzde birçok sosyologun bu ve önümüzdeki yüzyılların “kadınların dönemi” olarak tarihe geçeceği düşüncesinde olduğunu biliyoruz. Ancak Hartmann’ın da sıklıkla vurguladığı bir husus vardır, çoğunuza bunun klişe geleceğini biliyorum ama bir şeyin var oluşuna ilişkin ampirik gözlemle anlaşılan bir niteliği klişe olsun veya olmasın, onu tanımada önem arz eder, kadın kadındır ve kadında bir erkeğin hayalinin bile yetişemeyeceği bazı doğal yetiler bulunur, besleme, büyütme ve ziyadesiyle muğlâk olduğunu kabul ederek söylüyorum, sevgi gösterme gibi bir bebek için yani insanlığın devamı için gerekli potansiyel bulunur. “Kadınların döneminde” bu potansiyelin de, uygun nedenler kapsamında insanlık tarihini biçimlendirmeye devam edeceğini düşünmek isterim. Çünkü, her türlü muğlâklığını kabul ederek söylüyorum ki, “quod est contra naturam, contra humanitatem” “doğaya aykırı olan, insanlığa da aykırıdır.”

Gerçi bu noktada, kadını insanlık adına doğallığından çıkarma eğiliminin kendisi de tartışmaya açılır. insanlık başka türlü gelişim gösterebilir miydi, biz bunu bilmiyoruz, bilmiyorsak, kıyas da yapamayız, o halde mevcut durumun ne kadar “doğal” olduğunu da layıkıyla değerlendiremeyiz. “Doğal olan, iyidir” bakış açısı da, neticede kusurlu olabilir, ne yazık ki, “başka bir dünya” olmadığı için, biz mevcut durumda kusur olup olmadığını ölçebilecek bir paradigmaya sahip değiliz, yine binlerce yıllık serüvende kendi başımıza oluşturduğumuz “doğal” hükümler ve ölçüler dışında. Bir şeyin kusurlu olup olmadığını belirleyecek ölçü, o kusurlu şeyin elinden çıkma olabilir mi?

Peki, stoacılar “secundum naturam” “doğaya göre” derken, ziyadesiyle huzuru amaçlayarak “içten pazarlıklı” olmuyor muydu? Bal gibi de oluyordu. Kısacası “başın ağrımasın istiyorsan, doğaya uyarsın”, alternatifi olmadığı için, böylesine güzel bir ölçüdür o. Kadın da aynı, doğa gibi. Erkeğin nezdinde kendisiyle kıyaslanabilecek veya değerliliği/değersizliği anlaşılabilecek bir şey değildir.

Fazla kadından bahsettik, Hartmann’dan bir erkek tespitiyle[3] entiriyi kapatalım.
“Erkekleri bilinçlendirsek de, yine de onlar muhtemel kayıplarına karşılık muhtemel kazançlarını göz önünde bulundurur ve yine şimdiki durumunu (status quo) tercih eder. Erkekler zincirlerinden fazlasını yitirmek zorundadır.”

Notlar:

1. M. Mies, Patriarchy and Accumulation on a World Scale: Women in the International Division of Labour, Palgrave Macmillan pub., 1998, s.223.
2. R. A. Sydie, Natural Women, Cultured Men: A Feminist Perspective on Sociological Theory, Ubc Press, 1994, s.119.
3. R. A. Sydie, A.e.

Share |

Reklamlar

4 comments on “Yeniden kadına pozitif ayrımcılık meselesi

  1. gasilhane
    23/10/2010

    >Erkeklerin besin zincirinde üstte olma tutkusunu sadece bir yönelim olarak alınca her türlü garip şeyi 'yönelim' diyip geçmeye başlıyor sanki insan. Feyerabend'in faşizm için 'yönelimlerden sadece biri' demesinden bahsediyorum, erkek kadını ezer ama dünyaya uzaydan bakınca 'milyonlarca yönelimden biri'.. Ben de anlamadım, silsem mi..

  2. Geri bildirim: “DişiAslanlarVeAslanlar KarşılıklıTakipleşiyor” seksist bir hashtag mi? | jimi the kewl resmi blog! (C. Cengiz Çevik)

  3. Geri bildirim: “Danıştay’a kadın başkan” Seksizme bir örnek daha… | jimi the kewl resmi blog! (C. Cengiz Çevik)

  4. Geri bildirim: Kadına karşı şiddet vs insanlığa karşı cinayet | jimi the kewl resmi blog! (C. Cengiz Çevik)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: