C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Çiğdem Dürüşken hocamızın eski bir söyleşisi

2007 yılında Cumhuriyet Kitap’ta “Humanitas” dizisiyle ilgili olarak Çiğdem Dürüşken hocamızla yapılmış olan söyleşi, arşivlik bir paylaşım olsun bakalım.

Çiğdem Dürüşken ile Kabalcı Yayınevi’nin ‘Humanistas’ dizisini konuştuk

‘Çevirilerin aslından olması esastır’

Batı edebiyatının kaynağının Yunan ve Latin edebiyatı olduğu bilinir. Latin harflerinin kabulü ve Türk edebiyatının modernleşme sürecinde bizim de Yunan ve Latin edebiyatını kendi dilimizde okumamız en önemli gereksinmelerimizden biriydi. 40’lı yıllarda Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in girişimiyle bu klasik eserlerin bir bölümü dilimize çevrilmişti. Bugün bunların yeterli olmadığını görüyoruz. Kabalcı Yayınevi de bu eksikliği gidermek için kolları sıvadı ve yayın yönetmeni Mustafa Küpüşoğlu’nun da katkılarıyla “Humanitas: Yunan ve Latin Klasikleri Dizisi” adı altında Yunan ve Latin edebiyatının önemli eserlerinin çevirilerini yapıp yayımlamaya başladı. Bu eserler Prof. Çiğdem Dürüşken önderliğinde kendi özgün dillerinden Türkçemize kazandırılıyor. Dürüşken’le bu özverili çalışmalar üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

A. Şebnem BİRKAN

Öncelikle kendinizden ve çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

İstanbul doğumluyum.1984 yılında İstanbul Üniversitesi Latin Dili ve Edebiyatı’ndan mezun olduktan sonra da yaşamımı sözcüklerle birleştirmiş biriyim. Zihnimi zorlayıp da Cicerovari konuşursam çocukluğuma gittiğimde bir ceviz ağacı altında hep masal kitabı okuyan küçük bir kız canlanıyor. O nedenle küçüklüğümden beri küçük kız, sözcükler ve ceviz ağacı beni tamamıyla edebi bir ışığa itti, o zamandan beri tünelin sonundaki ışığı gördüm ve o ışığın ardından gittim. Önceleri Türk edebiyatına ilişkin kitaplar okurdum sonra edebiyata merakım olduğunu gördüm ve edebiyatın kökeninin Latin ve Yunan olabileceğini düşündüm. Böyle diyorum çünkü o sırada toplumuzda bu konuda bir eğitim verilmiyordu. Ancak okumalarınız sonucunda anlıyorsunuz ki edebiyatın özü Yunan ve Latin klasiklerinde. Dolayısıyla arkeoloji ve İngiliz Filolojisi ve Klasik Filoloji arasında gidip geldim. Sonra da Klasik Filoloji’de karar kıldım.

Humanitas Dizisi adı altında, Kabalcı Yayınevi’nden Yunan ve Latin Klasikleri’nin çevirilerine editörlük yapıyorsunuz. Bu diziye nasıl karar verdiniz ve başladınız bizi biraz bilgilendirebilir misiniz?

BİR EKSİKLİK…

Bu diziye karar verişim, yüksek lisans ve doktora sırasında gördüğüm büyük bir eksiklikten kaynaklandı. Hasan Ali Yücel’in hayata geçirdiği Milli Eğitim Bakanlığı Dünya Edebiyatından Tercümeler dizisi, tabi ki bizi destekleyen bir dizi. Ancak oradaki çeviriler (özellikle akademik çalışmalarda görüyorsunuz ki) tamamıyla başka dillerden yapılmıştı. Bu durum bazen bizim için de sorun oluyordu. Çeviriyi bilim olarak kabul etmiş kişiler için, başka dilden yapılmış Latince veya Yunanca çeviri bir hata. Bizim için bu tür çevirilerde aranan en önemli özellik, bu çevirinin iyi bir edisyondan yapılmış olmasıdır. Çevirilerde kullanılan edisyonun hangisi olduğu belirtilmemiş bile. Böyle olunca bu durum bizim yayınımızı geciktirdi. Çünkü yoruma geçemiyorsunuz, alt malzeme tez yazarken eksik olunca üstüne bir şey katamıyorsunuz. Adları bilinen çevirmenlerin çevirileri, çok iyi çeviriler. Ancak bu durum daha da yanıltıcı oluyor, çünkü çevirmen hem Batı dilini çok iyi biliyor, Türk dilini çok iyi kullanıyor. Bu nedenle çevirinin Yunanca’dan mı Latince’den mi yapıldığını anlamıyorsunuz. Dil çok iyi kullanıldığı için bizler için yanıltıcı oluyor. Başına hangi kitaptan, hangi versiyondan çeviriyi yaptığını belirtmemişse bu durum bizim için daha da zor oluyor. Bu çevirilerin ardından gitmek imkânsızlaşıyor. Bu nedenlerden ötürü yapılan çeviriler bölük pörçüktü denilebilir. Bizimle ilgili çeviri tarihine bakacak olursanız, bizdeki çeviriler dünya klasikleri ve Batı klasikleri arasında sıkışmış görünüyorlardı. Bu nedenlerden ötürü Humanitas genel başlığını kullanarak Yunan ve Latin Klasikleri olarak ayırmayı düşündük. Bu noktada Kabalcı Yayınevi’ne ve yayın yönetmeni Mustafa Küpüşoğlu’na ayrıca teşekkür etmemiz gerekir çünkü gerçekten kültürel duyarlılığı olan bir insan ve bu diziyi kendisi önerdi. Fikrin sahibinin kendisi olduğunu söyleyebilirim. Çeviri bir kültürler arası alışverişse, biz Latince’yi İngilizce’den çevirince hangi kültürle alışverişe geçmiş olacağız? Ne Homeros’u ne de başkasını bir başka dil aracılığıyla veremezsiniz. Çevirilerin aslından olması esastır. 

Yunan ve Latin Klasikleri birçok felsefe ve edebiyat yapıtına örnek olmuş ve öncülük etmiştir. Yunan ve Latin Klasikleri’nin önemi konusunda neler söyleyeceksiniz?

Klasik Filoloji ülkemizde akademik açıdan pek bilinmiyor. Bu açıdan konuşma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim. Klasik filoloji gerçekten özgür eğitimin kendisidir. Yani bütün varını yoğunu kaybeden bir insanın kendisinden alınamayacak tek şeyini yani tek mülkünü simgeler. O yüzden bu anlayışla yaratılan Latin ve Yunan klasiklerinin Batı’nın tüm uygarlığının sermayesi olması bizim açımızdan önemli. Doğu edebiyatı ve felsefesiyle de karşılaştırmalı olarak incelenebileceği için çok önemli; hem Batı hem de Doğu’yu etkileyebilecek geniş bir sahaya sahip. O yüzden bizim için özellikle sanatı, felsefesi, tıp tarihi, hukuk alanı ile ilgili yazılanlar büyük bir malzemedir edebiyatımız için. Sözünü ettiğimiz klasikler dilimize kazandırıldıkça da Türkçemizin derin anlamlılığını görüyoruz, o da bizi ayrıca çok sevindiriyor. Latince veya Yunanca’ya tam karşılık bulunduğu zaman ve Batı dillerinde de tam karşılığı bulunmamış ama tanımla yapılmış sözcüğe rast gelirseniz sizde bunun karşılığının olması müthiş bir gurur veriyor. Türkçe’yi adeta yeniden keşfediyorsunuz. O yüzden çok önemli. Yunan ve Latin klasikleri belli bir dönemin edebiyatı değil, yerel bir edebiyat da değil. Her zaman kalabilecek kale konumundaki şeyler. O yıkılırsa zaten insan aklını yitirir. Bununla eşit bir edebiyat tabii ki büyük bir sorumluluk taşıyor demektir. İnsanın olmadığı bir dünyada Yunan ve Latin klasikleri yoktur diyebilirim çünkü ‘humanitas’ (insancılık) insanı merkeze alan, özgür düşünceyi destekleyen bir anlayışı simgeliyor. Bu da ölümlü olduğumuz halde ölümsüzlüğe ulaşmak demek.Bütün bunları bir arada toplayan bir edebiyat edebiyatın merkezinde olabilir. Edebiyatın ve felsefenin kelime anlamlarının yaratıldığı bir kültürde olabilir. Bu da çeviriler arttıkça yavaş yavaş ortaya çıkacaktır.

Bu büyülü metinleri çevirirken ve editörlüğünü yaparken yaşadıklarınızı biraz paylaşabilir miyiz?

Büyülü olarak nitelendirmeniz ve bunu soruya yansıtmanız çok güzel, çünkü gerçekten metinlerde bir tılsım var. Bunu algılayabilmek çok güzel bir şey. Edebi duyuşu olan insanların ortak bir dostluğu diyelim oradan yansıyana. Bu tür metinlerin tozlu raflarda bekleyen ışıltısını oradan alıp insanlara ulaştırmaya çalıştık. Bir arkeolog onları çıkarmadan biz çıkardık ve bu ışıksızlığa kendimizce bir ışık katmaya çalıştık. Büyülü terimi gerçekten çok güzel bir terim. Latin ve Yunan klasiklerini çok iyi ifade ediyor.Bu tür metinleri ana dilinden çevirmek bir Batı dilinden çevirmeye benzemiyor. Yunan ve Latin dili edisyonlarının bulunması gerekiyor Türkiye’deki kütüphaneler bu konuda yetersiz. İstanbul Üniversitesi kütüphanesi isteklerimizin bir kısmına cevap verebiliyor. Bu nedenle ha deyince bulamıyorsunuz kitapları. Dolayısıyla da herkes kendi imkânlarıyla getirtiyor kitapları bu da ekonomik olarak çok sarsıcı oluyor. Sonuçta her bir yazarın kendi özel sözlükleri vardır ve kullandığı kelimelerin ona göre derin anlamları vardır. Sıradan bir anlam içerisinde çeviremezsiniz Cicero’yu, Juvenalis’i. Benim Juvenalis çevirim altı yıl sürmüştür, yorumu olduğu halde. Bu yüzden batı dillerinden iki üç ayda yapılan çevirilere hiç şüphesiz benzemiyor. Düzgün bir çevirinin bu zorluğu var. İkincisi çeviriyi yaparkenki aşama. Bir kere çeviriyi yaptığınız yazarı çok iyi tanımanız lazım. Yazarla karşılıklı sohbet etmek durumundasınız. Bu karşılıklı sohbet esnasında hangi terimleri nasıl kullandığını içerikten çıkartabiliyorsunuz, bu da özel bir Latince duyuş gerektiriyor. Bunun altını doldurmak durumundasınız. Neyle dolduracaksınız? Özellikle düşün ve din tarihini çok iyi bileceksiniz, o insanların yaşayış biçimlerini bileceksiniz. Yoksa çok sakil bir çeviri çıkar ortaya. Korkunç hatalar bu tür bilgileriniz yoksa ortaya çıkar. Böyle durumlarda çevirinin başka bir dilden yapıldığını çok net anlayabiliyorsunuz. Bu konuda kopya çekmek imkânsızdır hemen anlaşılabilir. Editörlükte çok sıkıntı çekiyorum ama güzel sıkıntılar. İlk sene on kitap çıktı ve devam ediyor. Bu üzerinde çalıştığımız metinlerde çevirmenlerimizi Yunanca ve Latince bölümü mezunlarından ya da diğer anabilim dallarından seçiyoruz. Özellikle felsefe veya arkeolojiden ya da bizden ders alanlar ve bitirenlerden seçiyoruz. Master, doktora yapanlar ve ele aldığı metni önceden çalışanlar, çeviriyle ilgili bütün kelimeleri neredeyse öğrenmiş oluyorlar ve o dönemin felsefesi konusunda bir görüşleri oluyor. Bilimsel bir çeviri yapıyoruz. Bir yayınevinin buna imkân tanıması önemli bir şey. Üniversitede yapılacak bir işi dışarıyla ortak yapıyoruz. Bir nevi sponsorluk diyelim buna. Yayıncının matbaasını açması bile bizim için önemli. Batı’da bu tür çeviriler 1912’de başlamış ancak biz Hasan Ali Yücel’in çığır açan girişimini bir kenarda tutarsak bu konudaki en kapsamlı girişimi biz başlatıyoruz.

BOETHİUS VE APULEİUS

 Neden Boethius’un ‘Felsefenin Tesellisi’ ve Apuleius’un ‘Başkalaşımlar’ı?

Her iki kitap da hem içerik hem de biçem olarak çok muhteşem. Felsefenin Tesellisi yaşamda mutluluğun nerede olduğunu bulmaya yardım eden bir kitap; Başkalaşımlar ise eşeğe dönüşen bir insanın gözünden insanlar ve yaşamı aktarıyor bize.

Bu kitapları çevirmeye nasıl karar verdiniz?

Boethius ve Apuleius benim akademik çalışmalarımın içinde özellikle ele aldığım yazarlardı. Boethius’un bu eserini ‘Zindana Düşen Işık’ olarak bir makalede kullanmış ve bir de bildiri sunmuştum. Doğal olarak bizde bu bir alışkanlık oluyor ve hangi yazarla ilgilenmişseniz onun eserlerini alıp çeviriyorsunuz. Bu şekilde çevrilmeye başladı kitap ve ben Boethius’un felsefesinin eteklerine tutunup devam ettim. Keza Apuleius da öyle, ‘Bir Eşeğin Gözünden İnsan Manzaraları’ diye bir makale çalışmam olmuştu. Oradan hareket ederek ‘Başkalaşımları’ çevirdim. Ben özellikle Yunan edebiyatında veya Latin edebiyatında Başkalaşımlar konusunu felsefi anlamda merak eden biriyim. Ovidius’un ‘Başkalaşımlar’ı her zaman için bilinen bir konudur ve Dönüşümler diye çevrilmiştir dilimize. Apuleus’un Başkalaşımlar’ı da Metamorphosus’la ilgilenenleri ve özellikle araştırmacılar için bir başvuru kaynağıdır. Metamorphosus anlayışı, Ovidius’ta biçimlenmiştir. Aslında meta-morphosus yani doğadaki bütün sınırların kalkışı insanın hayal gücünün doğayla buluştuğu an dediğimiz metamorphosus, tabi ki Yunan felsefesinden ortaya çıkan bir kavramdır. Ama bu şekilde Yunan ve Roma mitolojilerinin tek kitapta buluştuğu eser Ovidius’un Metamorphoses’udur. Bir din kitabı gibi okuyabilirsiniz bu metni. Bütün mitolojileri kapsayan bir şey, ama dediğim gibi bir felsefe içinde değerlendirilmesi gerekiyor. Ovidius’un bütün ölümsüzlüğü, ölümü bir değişim olarak ele almasıdır. Özet olarak Ovidius’ta ölüm yok değişme kavramı var.

İNSAN AKLI VE ÖZGÜRLÜK

Yunan ve Latin Klasikleri’ni göz önünde tutacak olursak, o devre ait değerler ve konularla ilgili neler söylemek istersiniz?

Değerler deyince insan aklı ve özgürlük geliyor akla. Tüm Yunan ve Latin Klasikleri’nin içeriğinde bunlar var. Özgürlük ama öyle herkesin ağzında dolanan bir özgürlük değil. Sorumluluk taşıyan bir özgürlük, eleştirel bir bakış açısı. Bütün her şeyin ilk nedenine sizi ulaştırabilecek metodolojik bir düşünce. Sonuçta bununla kazanılan bir özgürlük var ortada. İnsanın kendi aklını tanıma girişimidir bu. Dolayısıyla insanın kendi kendisiyle yüzleşmesidir. Bütün bunlar size insan olarak neler yapabileceğinizi gösterir, Yunan ve Latin klasikleri sınırlarınızı kendinizin tayin etmenize neden olur. Sınırı doğada aşınca neler olabilir, ölçülü davranınca neler olabilir? Bunu insanın kendisine bırakıyor klasikler. Çünkü her insanı tek tek bireyler olarak görmeye meyilli bir edebiyat ya da bir dünya var orada. Bunları söylerken edebiyatla kültürü hiçbir şekilde ayırmıyorum. Bu kültür içinde yaşamak kolay tabii ki, insana değer verilen bir anlayışla yaşayıp, o edebiyatla kucaklaşmak da ayrı bir haz oluyor. ‘İnsanım ve insanca’ olan hiçbir şeyi kendime yabancı saymam diyen bir anlayışın ürünüdür bu. Kültür yani ‘cultus’ terimi, bir tarlayı ekip biçmekten gelir. Ekip biçilmiş bir zihindir ‘cultus’u ön plana çıkartan. Onun ardındaki bu ekip biçilmişlik sizin algı dünyanızı açar, bütün iç kaynaklarınızı çağırmanıza neden olur. Böyle bir edebiyatla sarmaş dolaş olmayacaksak, ruhsal dünyamızda başka neyle sarmaş dolaş olacağız. O yüzden önemli bir dünya bu.

Felsefe hep önem verilen, saygı duyulan ama korkulan bir konu, nedenleri nedir?

Klasik filolog olarak cevap vermek isterim; aslında felsefe ve Klasik Filoloji birbirinden ayrılamaz, ancak bu çoğunluk tarafından bilinen bir konu değil. Felsefeden korkuluyor ancak Klasik Filoloji bilinmediğinden, ondan korkulamıyor bile… Ancak haklısınız bu korkuyu birebir çok yaşamış bir kişiyim. Klasik Filoloji’yle felsefeyi hep beraber yürüttüm, lisans ve yüksek lisans anlamında. Çilesini çektim esasında. Kişilerin felsefeye bakış açısını, felsefeye bakan kişilerin genel düşünüş ve korkularını yakından görmüş bir insanım. Sorunuzu şöyle yanıtlamak istiyorum; ben de felsefeden korkan insandan korkuyorum. Mağara adamı gök gürültüsünden korkar, tanımaz doğayı. Çiçek açsa korkar çünkü yeni bir şey oluyor ve mağarasına saklanıyor. Doğayla sohbete başladığı, doğayı bir kitap olarak karşısına alıp okumaya başladığı andan itibaren de onunla müthiş ve görkemli bir ilişkiye giriyor ve bu nedenle de ondan yararlanmaya başlıyor. O zaman insan felsefeden korkuyorsa ve felsefe akılsa, insanın yaratımı bir şeyse, insan yarattığı şeyden nasıl korkar. İnsan aklından nasıl korkar, insan düşünmekten nasıl korkar. O zaman insan, insan olmaktan korkarla eştir bu cümle ya da bu soru. O yüzden tanıtım önemli ama geç mi kaldık, bu rölatif bir soru; bana göre geç kalınır, benim iki yaşındaki yeğenime göre erkendir. O yüzden toplum olduğu sürece ve toplumu da insanlar oluşturduğu sürece felsefe hep var olacaktır. Korkulmaktan öte tanınsa çok daha iyi olacaktır. Çünkü sevgiye dayalı bir disiplindir. Aklın her şeyi keşfetme güdüsüdür bu ve her insanda olan bir şeydir. Filozof olmak seçkin bir akıl ister. Bilginin katları vardır çünkü, biz malumatla uğraşmıyoruz. Biz bilgelik bilgisiyle ilgili bir sohbet içindeyiz. Malumatlarda kalındığı sürece yani zihnin ilk aşamasında kalındığı sürece bizim için gelişim söz konusu olamaz, zihnin mitoloji aşamasında kalırsınız ve epos-logos aşamasına geçemezsiniz. Felsefe tanıtılacak, tanıyınca zaten sevmemek mümkün değil. Boethius’un ‘Felsefenin Tesellisi’ ve Apuleius’un ‘Başkalaşımlar’ı roman gibi okunan hem eğlenceli hem de düşündürücü nitelikte. Aslında bunları alıp okumak ayrı bir zihin yapısıdır ve zorla yapamazsınız. Ruha çok hitabeden bir ortamda edebiyatla buluşmamak, felsefeyle kavuşmamak mümkün değildir, çünkü kendine dönen bir eylemdir felsefe.

Felsefeyi nasıl tanıtıp sevdirebiliriz?

Liselerde ders olarak var ancak öğrencilerin pek önem vermediği bir derstir. İnsan, düşünce dedik. Bunu öğreten bir derse yeterli önem verilmiyor. Bunun büyük bir nedeni günümüzdeki teknoloji kökenli dünyada başka dalların öne çıkması ve felsefenin hep geri planda tutulması. Oysa bugün ne okursanız okuyun bilim olarak bunun bir felsefesi vardır. Siz tıp okusanız öncelikle tıbba giriş adı altında bu işin felsefesinin verilmesi lazım. ‘Amacın nedir, sen doğru kişi misin, tıp okumak için kendini analiz ettin mi’ diye sorup bunların cevabını kendine vereceğin bir dersin olması lazım. Biyoloji, fizik ve başka bilimlerin bir felsefesi olması lazım. Düşüncesiz bilim olur mu? Bunlar yapılmayınca da mekanik tipler ortaya çıkıyor elbette. Kültür için benim zihnimde üç şey var; bir kişinin mutlaka edebi görüşü, sanatsal bakışı ve felsefi düşünüşü olacak. Bu üçü çok zor değil. Bu konuya ağırlık verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Hangi dalda olursa olsun felsefenin giriş niteliğinde verilmesi gerekir. Aristippos’a felsefeyle ilgili bir soru sorulunca, Aristippos felsefesiz bir eğitimle ilgili şu benzetmeyi yapar: Evin esas hanımını elde edemeyip tüm hizmetçileri elde etmeye benzetir bu durumu ve Odisseus’un eşi Penelope’yi örnek verir. Penelope yerine bütün hizmetçilerini elde etmekle eş tutar felsefesizliği.

sebnembirkansuperonline.com

Felsefenin Tesellisi/ Boethius/ Kabalcı Yayınevi/398 s.Başkalaşımlar/ Lucius Apuleius/ Kabalcı Yayınevi/690 s.Fragmanlar/ Herakleitos/ Çev: Cengiz Çakmak/ Kabalcı Yayınevi/332 s.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: