C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Medar Atıcı – Felsefe çevirilerinde dilin önemi

MEDAR ATICI*

Cumhuriyet Kitap, 25 HAZİRAN 1998

Dilimize yapılmış olan felsefe çevirilerinin büyük çoğunluğunda, kendi çevirilerimde de, yazıda anılan eksiklikler, daha az ölçekte olmakla birlikte geçerlidir. Her türlü eksikliğin giderilmesi, öncelikle eksik olanın, çarpık olanın ne olduğuna ilişkin bir bilinci zorunlu kılar. Bunların açığa çıkarılmasıyla birlikte yapılması gereken, kendi dilimizde kurmaya çalıştığımız felsefece düşünme ortaklığını olabildiğince yaygınlaştırarak derinleştirmek ve anlama çabasını, anlamak için yönelme çabasını canlı tutmaktır.

Felsefe, geniş bir tanımlamayla bir anlamlandırma çabasıdır. Kendimize ve içinde yer aldığımız koşullara, bağlantılara, durumlara ilişkin belirlemelerden yola çıkarak, bunlarda dile gelen anlamları olabildiğince açığa çıkarmayı amaçlayan bir uğraşıdır. İnsanın anlam dünyası da, büyük ölçüde dilde kendini gösterir; elbette insanlar birbirlerini, tek bir söz bile söylemeden de anlayabilir: Dilini hiç bilmediğimiz biri bize birçok şey aktarabilir, ama insanlar arası iletişim, temelde söze ve yazıya dayanır. Çünkü söz ile yazı, bakışlarımızla, dokunmalarımızla, kulaklarımızla içimizden algıladıklarımızı düşünce düzleminde sabitleştirip adlandırır ve böylece onları öznel yaşantılardan sıyırıp belli bir nesnelliğe ve genellemeye dönüştürerek dışlaştırır. Böylece anlık kişisel yaşananlar, dile dönüştürülüp yazıya da geçirildiğinde, zaman bakımından bir özgürlüğe kavuştukları gibi, tek tek kişilerden de bütün bir topluma, o toplumun kültürüne ve bu yolla da tüm insanlar arası kültüre aktarılabilirlik taşır. Demek ki, dil yapısı ve işleyişi gereği belli bir duyuş düşünüş ortaklığını ifade eder; Leibniz’in vurguladığı gibi diller, insan zihninin, insanın düşünce olarak biçimlendirdiği dünyanın parlak aynalarıdır. Ortega y Gasset de dili şöyle tanımlıyor: “…dil, toplumsal gerçekliğin niteliklerinin en açık seçik, en saf olarak görüldüğü olgudur ve o nedenle, bir toplumun varlığı dilde hesaba sığmaz bir kesinlikle sergilenir.” (1)

 

Eylem ve düşüncelerin gelişmesi

Hepimiz, doğduğumuz andan itibaren kendimizi bir dilin içinde buluruz; bize her yönden gelen, bu, nerdeyse dil bombardımanı altında, üç beş yıl içinde o dilin, günlük yaşamdaki anlaşmayı sağlamaya yönelik gramer yapısını ve sözcük dağarcığını, ister istemez büyük ölçüde kavrarız. Bu dilin, bir dayatma olarak da belirlenebilen özelliğidir. Dilin bu yönünü Ortega y Gasset şöyle belirtiyor: “Dil denen görenek, hiç şamatasız gürültüsüz, görünürde hiç şiddete başvurmaksızın, kendini bize zorla benimsetir.” (2) Ancak, dilin ya da düşüncenin “dayatma”sı, her zaman için olumsuz bir anlam taşımaz; olumlu işleyişlere yol açacak olan düzenlemeleri de içerebilir. Dilin yapısındaki bu görünmez dayatıcılık, bazen oldukça görünür hale geliyor. Bu noktada amaçlanması gereken, kendini bize zorla benimseten dil yoluyla, özgür eylem ve düşüncelerin gelişmesine olabildiğince yol açmak, “vazgeçilmezlik” anlamını taşıyan dayatmaları olumlu yönde biçimlendirmeye çaba göstermektir. Çünkü sonuçta dil, insanlar için gerçekten de vazgeçilmez aletlerden biridir ve her alet gibi kullanım doğrultusunda değer kazanır. Dilin kendiliğinden akıp gittiği günlük kullanımın yanı sıra, çeşitli alanlara ayrışmış olan ve üzerinde uzun uzadıya durularak gerçekleşmiş çalışmaların sonucunda oluşan bir kullanımı da vardır. Bu iki kullanım, birbirinden asla bütünüyle kopuk değilse de, insan düşüncesindeki çeşitliliği farklı yönlerden işleyip gözönüne çıkarırlar. İşte bu çeşitlilikte yer alan felsefe dili de; üzerinde durulmuş, işlenilmiş, içeriği zengin kavramlarla örülü bir dildir. Felsefenin, başta da belirtildiği gibi, yaşantıların içinden dile getirilen anlamlara ilişkin bir çözümleme ve kavrama çabasıdır; bu anlamlar büyük ölçüde dilde ortaya çıkıp, dille aktarılırlar. Böylece dil aracılığıyla anlamlara yönelen felsefenin dilinde, öncelikle gözönünde tutulması gereken anlaşılırlıktır.

 

Düşüncede çeşitlilik ve zenginlik

Anlaşılırlığın önplanda tutulmasındaki temel amaç, insanlar arası felsefece düşünme ortaklığını oluşturabilmek ve bu ortaklığa dayanarak, düşüncelerde olabildiğince çeşitliliğe ve zenginliğe yol açmaktır. Bu bakımdan, diyebiliriz ki, insanın anlam dünyası, dille ortaya çıksa da, belli bir tek dille sınırlı değildir, aynı anlamlar birçok dilde yer alır; önemli olan bunları paylaşabilmek, düşünsel ortaklığı derinleştirebilmek, üzerinde düşünülen her alanda bu ortaklığı yaygınlaştırmaya çalışmaktır. Kavramlarla taşınan anlamlar üzerinde bir derinleşme olarak tanımlanan felsefenin dille olan bağlantısı apaçık ortadadır. Bu açıdan, Türkçe’deki felsefe çevirilerine baktığımızda, Türkiye’deki felsefenin sorunlarını da belli bir yanıyla ortaya çıkarmış oluruz.

Türkçe’ye çevrilmiş olan felsefe yazıları için, ilk başta söylenebilecek olan, bunların sayıca yetersizlikleridir. Klasik felsefe metinlerinin büyük çoğunluğu henüz dilimize çevrilmiş değildir; bugüne gelinceye dek, çeşitli dillerde yazılmış olan belli başlı felsefe metinleri, anlaşılır bir biçimde ne ölçüde Türkçeleştirilirse, Türkiye’deki felsefe çalışmalarının niteliği de o ölçüde yükselecektir.

Bu konuda söylenebilecek ikinci nokta da, yapılmış olan çevirilerin, büyük çoğunluğunun az ya da çok hatalı, anlaşılmaz cümlelerle örülü, itici metinler olmasıdır.

Bütün bunlar, birçok nedenden kaynaklanıyor. Bunlardan biri, Türkiye’de felsefe dilinin, başlangıçta, Türk dilinin içinden doğup gelişmeyen, daha çok yabancı dillerde işlenen felsefe kavramlarına Türkçe karşılık bulma biçiminde oluşturulmasıdır. Cumhuriyet döneminin ilk onyıllarındaki felsefe kitaplarına baktığımızda, burada pek çok kavramın Türkçe karşılığı olmadığı için olduğu gibi bırakıldığını görürüz. yapısı gereği, zaten bir okunuşta kolayca anlaşılmayan bir dille kurulan felsefe, bütün başka araştırma, inceleme, anlama çabaları gibi kendine özgü kavramlarla işlenir; tıpkı fizik, kimya, biyoloji ve benzeri gibi, kendine özgü çalışma alanında sahip olduğu özel bir sözcük dağarcığı vardır; yine de bu, felsefenin başka başka dillerde anlaşılır bir biçimde ve o dile özgü çeşitlenmelerle işlenmesine engel değildir.

 

Ortak anlayışlar

Anlamın, dilde ortaya çıkması, tek bir dilin sınırlarıyla çerçevelendiğini göstermez; herhangi bir anlam, tek bir dille ve o dili konuşan insanlarla sınırlı kalmayıp, bütün insanlara ortak bir değer kazanabilir. İşte, Platon’u işlerken “idea” sözcüğünü, Leibniz’i işlerken “monad” sözcüğünü kullanmadan yapamıyorsak, bu sözcüklerin anlamının, başka başka dillerde tek bir sözcükle ifade edilemese de, bu dillerden herhangi birini konuşan insanların ortak anlayışlarında yerini alabilmesindendir. Bu kavramlara Türkçe karşılık bulma gereksinimini duymuyorsak -çünkü neyi dile getirdiklerini kavramışsak- felsefe açısından da, örneğin “idea” sözcüğünün Platon’daki, Descartes’taki, Hume’daki anlamlarını kavramamız önemlidir. Kısaca, felsefe çevirilerinde amaç felsefe kavramlarını tümden Türkçeleştirmek değil, felsefenin taşıdığı düşünce ortaklığını, kendi dilimizde olabildiğince anlaşılır kurmaktır.

Felsefenin genel sözcük dağarcığının dışında, gerçekten de ağırlıklı olarak günümüz Türkçesiyle işlenmesi, 1960 yıllarından sonra belirginleşmiş, sonraki yıllardan günümüze gelinceye dek, belli bir atılım kazanmıştır. Türkçe felsefe dilindeki bu ortaklığa yol açan, yalnızca aktarmalarla yetinmeyip, Türk dilinde felsefeyi işleyen kişilerin çabalarıdır. Yalnızca başka düşünürleri incelemekle kalmayıp, kendi kendilerini de, yani içinde bulundukları toplumu, koşulları, konuştukları dili, bu dilin tarihini, yapısını, taşıdığı anlam zenginliklerini kavramlarla açığa çıkarmayı amaç edinenler dolayısıyla, hem felsefe yazılarında hem de felsefe çevirilerinde belli bir dil ortaklığı biçimlenmeye başlamıştır.

Açıkça görüldüğü gibi henüz doyurucu olmayan bir biçim kazanma, hâlâ birçok kavram üstünde tartışmalar sürüyor, hâlâ birçok kavramı yabancı dillere başvurarak tanımlayabiliyoruz. Bununla birlikte, felsefe dilinde bir ortaklık kurma çabası hemen her yerde kendini göstermekte Böyle bir çabalama ortamında, bu çabayı destekleyip geliştirmek felsefeyle ilgilenenlerin kaçınamayacağı bir etkinlik. Felsefeye yakınlık duyan herkesin, felsefeyi kendi dilinde işleyebilmesi gerekir; hem çeviri açısından hem de yazdığı metinler açısından felsefecinin, kendi dilindeki sözcükleri kavramlaştırması, kavram olarak değerlendirmesi, kavramsal yapıya yerleştirmesi gerekir.

Türkçe felsefe çevirileri

Bütün bu söylenenler ışığında; gelenekleşmiş bir belirtmeyle, bütün çevirilerin bir çarpıtma olduğunu da unutmaksızın; Türkçe felsefe çevirilerini, belli bir çevirmen, Aziz Yardımlı örneğinde, birkaç temel noktada eleştirmek istiyorum. Bunun nedenlerinden biri, dildeki dayatmanın olumsuzluk taşıyan çoğu yönlerinin, özellikle bu çevirilerde belirginlik kazanmasıdır; bir diğeri de, yayınlandıkları günden beri; gerek felsefe öğrencileri içinde, gerek de felsefeyle ilgilenen birçok kişi arasında, sürekli bir yakınma kaynağı olan bu çevirilerdeki olumsuzlukları dile getirme, aksayan yönlerine parmak basma amacı ve böylece, elbirliğiyle bu çarpıklıkları giderme umududur. Kendi kendimizi eleştirmek, kendi eksiklerimizi gözönüne çıkartmak, kendimize ayna tutmak sorunlarımızın çözümü için vazgeçilmez bir tutumdur.

Aziz Yardımlı’nın yapmış olduğu çevirilere baktığımızda, genelde üç başlıkta toparlayabileceğimiz şöyle bir görünümle karşılaşıyoruz:

1. Bu çeviriler, belli başlı Batı dillerinin hepsinden, Latince’den, İngilizce’den, Fransızca’dan, Almanca’dan olduğu gibi, felsefe tarihinin hemen her dönemini de kapsıyor.

2. Bu çevirilerde kullanılan dil, özellikle Hegel, Kant gibi düşünürlerin kitapları söz konusu olduğunda yoğun bir anlaşılmazlıkla kaplı.

3. Bu çeviriler nerdeyse seri üretim halinde, fabrikadan çıkarcasına hızla okuyucuya sunuluyor.

Yukarda da belirtildiği gibi, belli başlı felsefe metinlerinin dilimizdeki sayıca azlığı, giderilmesi gereken bir yetersizliktir; ama, bu yetersizliği gidermek, yukarda da vurgulandığı gibi, o metinlerdeki sözcükleri Türkçeye çevirmekle değil, onlardaki anlamı Türkçe düşünmenin içine aktarabilmekle gerçekleşir. Görüldüğü kadarıyla, Aziz Yardımlı, çalışmalarının çoğunda; kavramları sırf birer sözcük olarak değerlendirip, bu sözcüklere Türkçe karşılık bulma çabasına girişmiştir ve böylece, yalnızca sözcüklere Türkçe karşılık bulmanın, felsefe metinleri çevirisinde nasıl derin bir yetersizliğe yol açtığına da dikkat çekici bir örnek oluşturmuştur. Kaldı ki, bu çevirilerde kullanılan Türkçe sözcüklerin ağırlıklı bir kısmı, Türkçe konuşup yazan insanların düşünce dünyalarında hiçbir yankı yapmayan ya da metinlerde taşıdığı anlamın ötesinde, bambaşka anlamlara göndermede bulunan, örneğin “kıpı”, “üstenim”, “an”, “anlak”, “anlık”, “devim”, “konutlamak” gibi sözcüklerdir.

Felsefe metni okumak

Bazıları, belli bir haklılık payıyla şöyle düşünüyor: “Felsefe metni okumak kolay değildir, felsefe metinleriyle insanın “boğuşma”sı gerekir; bu zorlanma olmaksızın felsefe olmaz; öyleyse, sözcüklerini anlamıyoruz diye bir felsefe kitabının değersiz olduğunu söyleyemeyiz, yapılması gereken bir sözlük edinip karşılığına bakmaktır.” Bu karşı çıkışın başlangıcı, gerçekten de açık bir doğruluk taşır: Felsefenin edebiyatla sıkı bağlantısı olsa da, felsefe metinleri, çoğu kez akıcı bir öykü ya da roman gibi okunmaz. Okuyucunun kavramların açılımına, içlerinde barındırdıkları diğer anlamlara giden yolları tek tek kat etmeye çalışması gerekir; kavramların birbirleriyle olan bağlantılarını akıl yürütmenin temelde olduğu bir işleyişle belli bir düzen altında toparlamasını gerektiren dikkatli, uyanık ve titiz okumalarına açıktır. Kısacası, felsefe metninin çok katmanlı yapısını oluşturan anlam dünyasını olabildiğince genişletip açmaya çalışmak, elbette bir zorlanmayı gerektirir, ama bu zorlanmanın “sözlüğe bak, karşılığını al” kolaycılığıyla yakından uzaktan ilgisi yoktur. Bu kolaycılığı, felsefeye özgü bir zorlukmuş gibi göstermekse, felsefenin ne denli eksik kavranıldığını açıkça su yüzüne çıkarır. Sözlüğe bakma zorluğu ile anlamak için çaba gösterme zorluğu, birbiriyle kıyaslanabilirliği olmayan zorluklardır. Hiçbir dildeki felsefe kavramının karşılığı yalnızca dil sözlüklerinde bulunmaz. İşte bu yüzden, felsefe çevirisi yapmak, yabancı dildeki sözcükleri, sözlüğe bakıp Türkçeleştirmekten ibaret değildir. Ayrıca, örneğin lise düzeyinde bir insan, kendi anadilini okuduğu halde sıkça sözlüğe bakma gereksinimi duyuyorsa, bunun sorumluluğu elbette yazarındır.

Bir kültürün kavramlarının kökleri, o kültürün yaşanmışlığının içindedir, yaşanmış olanla ve yaşananla bağı kopuk her kavram, anlaşılmazlıkla örtülü kalır. Zaten, uzunca sayılacak bir dönemin sonunda, felsefe dilindeki ortaklığın bu anlayış uyarınca yeni yeni, kurulmaya başladığı yıllarda, Aziz Yardımlı’nın, apayrı kavramlarla ortaya çıkardığı çevirilerin, bu ortaklığı desteklemek bir yana, belli açılardan baltaladığını düşünüyorum. Aziz Yardımlı, sanki felsefeyi, olabildiğince açık, anlaşılır bir dille geniş kesimlere yaygınlaştırmayı değil de, tersine,anlaşılır olmaktan çıkarmayı; felsefeyi yalnızca felsefe dışındakilere değil kendi kendisine de yabancılaşmış bir duruma getirmeyi amaçlıyor. Çünkü çevirisi yapılan metinlerin can alıcı kavramları, sanki bugüne dek Türkçe felsefe çalışmalarında hiç kullanılmamış, hiç üzerinde durulmamış gibi, yeni baştan adlandırmalarla kullanılıyor ve çeviri metinler, yalnızca Aziz Yardımlı ve belki birkaç kişi için daha geçerli olan sözcüklerle okuyucuya dayatılıyor. Bu metinlerde, felsefeyle ilgilenenlerin çoğu tarafından anlaşılmayan sözcüklerin yanı sıra, felsefe alanında ortak kullanımı sağlanmış olan sözcükleri, başka sözcüklere dönüştürme tutumu da söz konusu. Örneğin, gerçeklik ve hakikat ya da doğruluk arasında büyük ölçüde yapılmış olan ayırım, Aziz Yardımlı’nın çevirilerinde yok sayılıyor ve bu iki kavram birbirine eşitleniyor; örneğin, “olgusal olan” ve “olgusallık”, “gerçek” diye adlandırılıyor; böylece hakikat, yalnızca olgusal bir doğruluğa indirgenmiş bulunuyor; “ereksel neden” olarak adlandırdığımız kavram çifti “sonsal neden”e dönüştürülüyor ve felsefe dilinde çok az oluşturulmuş olan ortaklık, böylece bir anlamda silinmek isteniyor.

Varlığını sürdüren, yaşayan bir dile, aynı dili kullanan bir kişi ya da çevre tarafından çok fazla sayıda yeni sözcük katmak, o dilde yaşayan insanlara yeni bir anlayışı aktarma biçimidir. Bu tutum ülkemizde; siyasal birliğin oluştuğu, kültürel türdeşliğin ve toplumsal bütünleşmenin belirginleştiği Cumhuriyet’in ilk yıllarında devlet tarafından gerçekleştirilmiştir. Örneğin, günümüzdeki Türkçe matematik dilinin terimleri, Atatürk’ün geometrinin temel ilkelerini, şekillerini tanımlarını ve birbirleriyle olan bağlantılarını anlaşılır kılmak için, nerdeyse tek başına yaptığı çalışma sonucunda oluşmuştur. Bu çalışmanın amacı, insan zihninin belki de en verimli ve işe yarar bir düzenlemesi olan matematiği, toplumun her kesiminin ve eğitim çağına gelmiş her çocuğun anlayabileceği bir dille aktarmak, bir anlamda matematik işleyişteki düzeni olabildiğince yaygın bir biçimde toplumsal düşünüşe benimsetmektir. Dil ve toplum arasındaki derin bağ göz önünde tutulduğunda, Cumhuriyet’in ilk yıllarında dildeki sadeleştirme çalışmalarının, alfabe değişikliğinin ve Osmanlıca’dan sıyrılma hareketinin, çoğunluğun daha rahat anladığı Türk dilini kökenlerine giderek çeşitli yönleriyle canlandırmayı ve anlaşılması kolay bir işaret sistemiyle yazıya geçirmeyi amaçladığını söyleyebiliriz. Burada, öncelikle göz önünde bulundurulan, olabildiğince yaygın anlaşılırlıktır; böyle olduğu için de, matematik terimlerinde olduğu gibi, başka birçok çalışma alanında da günümüz Türkçesi, büyük ölçüde bu dönemin damgasını taşır.

Felsefe Dili 

Peki, günümüzde, özel olarak felsefe dili konusunda yeniden böyle bir yapılandırmaya girişmenin haklı bir gerekçesi var mı? Bunun tek gerekçesi Türkçe felsefe dilinin şimdiki yetersizliğiyse; bir toplumun ve bir kültürün temel belirleyicilerinden olan dilin, o toplumda yaşayan, canlı, somut kişilerin ortak birlikteliğine dayandığını ve işleyişinin de, bu ortaklığı geliştirme ve yaygınlaştırmayı amaç edindiği ölçüde zenginlik ve güç kazandığını söyleyebiliriz. Türkçe felsefe dilinin güçlenip yetkinleşmesi de ancak, kullanılan kavramların içeriklerinin, açık ve anlaşılır bir biçimde dile getirilmesiyle ve toplumsal bilinçle yankılanmasıyla olanaklıdır. Oysa Aziz Yardımlı’nın felsefe çevirileri, felsefeye yakınlık duyanların değil,felsefeyle doğrudan ilgilenenlerin dahi okuma güçlüğü çektiği çeviriler. Bu güçlük, demin de belirttiğim gibi, “felsefenin zaten güç anlaşılır” bir uğraşı oluşundan kaynaklanmıyor.

Anlam verme çabası


Düşünce alanında çalışmalar sürdüren kişilerin başarısı; kişisel, öznel algılarını, duyuş ve düşünüşlerini, toplumsal ve nesnel düzleme aktarabilmeleriyle orantılıdır. Aziz Yardımlı, hiç kuşku yok ki felsefenin Türk dilinde işlenmesi için bir uğraş ortaya koyuyor ve bu çalışmalarda başarılı olmayı istiyor. Ancak, Türkçe’de felsefe yapmanın önünü açmak, öncelikle Türkçe anlaşabilmeyi gerektirir, çünkü genel olarak felsefe yapmak, ilk satırlarda belirtildiği gibi bir anlam verme, anlama, anladığını başkalarına da anlatabilme çabasıdır. Bu çaba içinde, elbette sıradan, günlük kullanımdaki sözcüklere yeni anlamlar yüklemek, onları kavramlaştırmak söz konusu olduğu gibi, dilin içine yeni sözcükler katmak da söz konusudur. Örneğin Kant, Alman dilindeki felsefenin birçok kavramının oluşturucusu, yaratıcısıdır. Descartes, Hobbes, Nietzsche, Husserl, Heidegger ve daha birçok filozof, kendi kullandıkları kavramlarla kendi anadillerine zenginlik katmışlardır; çünkü, onların yaptıkları, öncelikle kendi dillerinde açığa çıkan anlam üzerinde durmak ve dile getirmek istedikleri kendilerine özgü anlam boyutlarını, kendi dilleriyle açığa çıkararak, gerekçesini sunarak, hesabını vererek gözönüne sermektir. Kendilerine özgü anlayışları, kendi dillerinde olabildiğince çok yönden açık kılma çabasının sonucunda, bu dillerde felsefe açısından güçlü bir birikim ortaya çıkmıştır. Bu örneklerden de anlaşıldığı gibi, hangi dilde olursa olsun, felsefenin güçlenmesi, felsefe dilinin zenginlik kazanması, salt “çeviri” ile gerçekleşemez. Buna dayanarak diyebiliriz ki, Aziz Yardımlı Türkçe felsefe dilini zenginleştirmeyi amaçlıyorsa, kullanmış olduğu sözcükleri tanımlaması, kavramlarını temellendirerek açık kılması, onların başka kavramlarla olan bağlantılarını göz önüne çıkarması, kısaca “felsefe çevirisi” değil, “felsefe” yapması gerekir.

Değinmek istediğim bir başka nokta da, Aziz Yardımlı’nın her türden felsefe metnini hızla Türkçeye aktarmak isteyen biri olması. Felsefe çevirileri konusunda, birçok yönden eksiklerimiz olduğu için, farklı düşünme anlayışlarını yansıtan çeşitli birçok metinin dilimize aktarılması, elbette desteklenmesi gereken bir çabadır; ama nasıl ki, hiçbir felsefeci, felsefe düşünüşünün bütün yönlerini kendinde barındırmıyorsa, bir tek kişi de her dönemden, her dilden herhangi bir felsefe metnini çeviremez. Başarısı yüksek bütün çeviriler, ana metnin kendisiyle içten bağ kurmuş olan, o metinde dile gelen anlamları taşıyan kavramları, olabildiğince tamlıkla kendi diline aktarabilen çevirilerdir. Demek ki, örneğin Kant’a ait bir metni çevirmeye kalktığımızda, Kant’ın felsefesini ve bu felsefenin işlendiği 18. yüzyılın genel çizgilerini, kültürel siyasal yapılanmasını, düşünce tarihindeki yerini; bu felsefenin hesaplaşmış olduğu deneyime dayalı düşünme ile akla dayalı düşünmenin tarih boyunca izlemiş olduğu çizgiyi sağlamlıkla kavramış olmak gerekir; kısacası, bu konuda derinleşmiş, uzmanlaşmış bir kişinin yapacağı çeviri ile genel bir felsefe tarihi bilgisine sahip Almanca bilen birinin yapacağı çeviri farklı olacaktır.

Günümüzde tek bir kişinin, bir çalışma alanının bütününde uzman olması neredeyse olanaksız bir durum. Bu olanaksızlıkla, her dönemden, her dilden, her akımdan yapılan çeviriler sonucunda, birbirinden öylesine farklı olan düşünürlerin her birinin rengi siliniyor ve Platon, Aristoteles, Descartes, Leibniz, Kant, Hegel ve diğerlerinin tümü, karşımıza tek bir kılıkta, Aziz Yardımlı kılığında çıkıyor. Çeşitliliği tekliğe dayandırmak, çokluğu birlikte toparlayabilmek, bir yanıyla felsefenin işleyişinin temelinde bulunur, ama felsefe bunu, anlamın sınırını daraltmak için değil, tam aksine olabildiğince anlam zenginliği ve çeşitliliğini apaçık ortaya koymak amacıyla yaptığında başarıya ulaşır. Aziz Yardımlı’nın, bu çok çeşitli düşünürlerin hepsini kendine indirgemesi ise, felsefe metinlerinin tekdüzeleşmesine, derinliğini yitirip sığlaşmasına, anlam bulanıklıklarına yol açıyor, bu çevirilerin sayıca fazlalığı da, felsefe konusundaki eksiğimizi kapatmak ve alınan hazzı da büyük ölçüde eksiltiyor. “Felsefe zorlu bir akıl çabası olduğu için, hazdan da sıyrılmış olmalıdır; beğeninin söz konusu olduğu yerde, akıl yürütme silinir” diye düşünmek, felsefenin özüne aykırı, dar bir görüşü yansıtır.

Bütün bunlarla birlikte, bir kez daha vurgulamak gerekir ki, dilimize yapılmış olan felsefe çevirilerinin büyük çoğunluğunda, kendi çevirilerimde de, yukarda anılan eksiklikler, daha az ölçekte olmakla birlikte geçerlidir. Her türlü eksikliğin giderilmesi, öncelikle kesik olanın, çarpık olanın ne olduğuna ilişkin bir bilinci zorunlu kılar. Bunların açığa çıkarılmasıyla birlikte yapılması gereken, kendi dilimizde kurmaya çalıştığımız felsefece düşünme ortaklığını olabildiğince yaygınlaştırarak derinleştirmek ve anlama çabasını, anlamak için yönelme çabasını canlı tutmaktır.

(*) Bu metin, 27 Mart 1998 tarihinde, İ.Ü. Öğrenci Kültür Merkezi, Felsefe Kulübü tarafından düzenlenen “Felsefe ve Bilinç” başlıklı, III. Ulusal Felsefe Öğrencileri Kongresi’nde bildiri olarak sunulan metnin yeniden gözden geçirilmiş ve birkaç değişiklikle düzenlenmiş biçimidir.

(1) Ortega y Gasset; İnsan ve Herkes, “Herkesin Söylediği: Dil”, s. 220.
(2) A.g.y., s. 218.

Reklamlar

3 comments on “Medar Atıcı – Felsefe çevirilerinde dilin önemi

  1. Geri bildirim: Felsefe çevirilerinde dilin önemi | Babilkulesi 7 – by zazie

  2. fatih
    12/12/2012

    merhaba hocam, sizden bir şey rica etsem;
    ingilizce-türkçe felsefe çeviri sözlüğü gibi bir çalışma var mı?

  3. Turgay
    20/09/2016

    Başarılı bir yazı olmuş.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 04/03/2012 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: