C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Identificatio üzerine (2)

1/8/2011’de yayınladığım “Identificatio üzerine (1)” başlıklı yazıda işlediğim konuyu sürdüreceğimi söylemiştim. Konu psikolojide ve psikanalizdeki, Türkçeye “Özdeşim / özdeşlik kurma” şeklinde aktarılan identification kavramının doğru Türkçeleştirilip Türkçeleştirilmediğiydi.  Yazıda, kaba bir etimolojik ve morfolojik inceleme sonunda identificatio(n) kavramının Türkçesi için “kimliklenme” ya da “kimlik edinimi” ifadelerini önermiştim.

Burada ise identificatio(n) / kimliklenme kavramının ilgili psikoloji ve psikanalizdeki yeri üzerinde kısaca durarak konuyu kapatayım.

Oxford English Dictionary’nin identification maddesinde, ilgili mana şöyle veriliyor:

“The becoming or making oneself one with another, in feeling, interest, or action. Esp. in Psychol., the (freq. unconscious) adaptation of one’s ideas and behaviour to fit in with those of a person or group seen as a model. “

Mananın Türkçesi şöyle: Kişinin, kendisini (kimliğini) his, ilgi veya eylemde başkasıyla gerçekleştirmesi / oluşturması ya da yine kişinin, fikirlerini ve tutumunu örnek olarak gördüğü kişi ya da grubun fikir ve eylemlerine uydurması.

Ben, Jerome Neu’nun A Tear is…’ini çevirirken bu kavramla karşılaşıp onun üzerinde durduğumdan, kavramla ilgili kitaptan bir örnek vermek istiyorum. Yazar bir yerde şöyle diyor:

“Bir nesnenin yitimi çoğu kere kişi tarafından kendi yitimi olarak hissedilir. Sevdiğimiz sahipliklerimiz ve insanlarla ilişkilerimiz… sahiplikten ziyade kimliklenme bağlamında daha iyi anlaşılır. Kıskançlığın patolojik biçimlerine yatkın oluruz, çünkü değer verdiğimiz şeylerle ve kendilerini bizim bir parçamız olarak görmeye meylettiğimiz insanlarla kimliklenmeye yatkınızdır. “

Kişi varlığını (kimliğini) kendisi dışında bir şeye (insana?) dayandırdığında, onunla var ya da yaşamakta olduğunu düşündüğünde, onu yitirme düşüncesine katlanamaz, bu aslında “görünürde” onu, “özünde” ise kendisini / kimliğini yitirmesi anlamına geldiğinden böyledir. Neu buradan hareketle “kıskançlığın temelde yitirme, özelde duygusal eğilimlerin zayıflaması ve çok daha genelde ise yıkım korkusunu içerdiğini” düşünür, zira kişinin kıskandığı aslında kendisiyle kimliklendiği şeydir, onu yitirme ya da paylaşma düşüncesi, üstü-örtük bir biçimde mevcut durumun değişmesi yani kişinin kendi varlığının zarar görmesi demektir. Daha açık bir şekilde söylersek, kıskançlık aslında kişinin kendisi dışında olan ve sevdiği bir şeyi yitirme korkusundanmış gibi görünse de, kişinin kendi kimliğini yitirme korkusundan doğar yani kişinin kendisine dönük bencil bir arzuya ilişkindir.

Bir de literatürde projective identification kavramı var, bunu da Türkçeye (identification’ın Türkçeleştirilmesi mantığından hareketle) “yansıtmalı kimliklenme” olarak çevirebiliriz. Kimliklenme’ye benzer olan bu kavram, kişinin kendisini / kimliğini oluşturduğu öteki dışsal şeye kendi düşünce ve tavırlarını aktarması / yansıtması anlamını taşır. Örneği Freud’dan alayım:

Kişi bir şeye dönük kıskançlık durumundayken, kendine olan güvensizliğini, bağlı olduğu (kimliğini meydana getirdiği, kimliklendiği: identification) kişiye yansıtabilir, özdeki durum kıskananın kendine güvensizliğiyken, bu güvensizliğin kıskanılan kişide yansıyan görüntüsü ise onun sadakatsizliğidir, kişi sevdiği / bağlı olduğu kişinin kendisine sadık olmayacağını / olmadığını düşünürken aslında kendisine olan güvensizliğini bilinçsiz bir yansımayla örtmüş olur, işte bu “yansıtmalı kimliklenme” (projective identification) durumuna örnektir.

Psikoloji nazariyelerinden hemen ahlakî bir sonuca varmak (ya da “varmayı istemek”) pek sık görülen bir durumdur, hatta aynı duruma felsefenin ahlak koluyla ilgili yapılan incelemeler esnasında da rastlanır. Burada da, okuyucuda “ee yani? Ne demek istiyorsun? Kimseyi, yitirdiğimizde üzülecek ölçüde sevmeyelim mi? Onu bir parçamız gibi görmeyelim mi?” şeklinde aceleci bir soru hasıl olabilir. Oysa buradaki amacın illa şahsın düşünce ve tavırlarını etkilemeye dönük ahlakî bir öğüt (örneğin “Kişi, yitirmekten ya da paylaşmaktan korkmayacağı / veyahut bu korkusunu abartılı yaşamayacağı bir dışsal nesneyle kimliklenmemeli” şeklinde)  sunmak olduğu düşünülmemeli. Kişinin ilişkileri üzerinden kimliğini nasıl meydana getirdiğini bilmesi minvalinde bir bilinçlenmeden ötesi yok burada, “ee yani?” sorusu da bu yüzden önem taşımıyor, bilinçlenilsin ama ders çıkarılmasın, dert bu.

Sonra efendim, gidip de “Cengiz’in sitesinde okudum aslında ben senin üzerinden kimlikleniyormuşum buna daha fazla katlanamayacağım, kusura bakma Serkan, ayrılmak istiyorum” falan demeyin sakın ya da deyin, güzel olur, heyecan olur, sirk şehri terk eder, yepyeni kimliklenişlere yelken açarsınız.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: