C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Horatius’un Yemek Masası

Horatius kimdir?

Quintus Horatius Flaccus (İ.Ö.65 – İ.Ö.8) Latin Edebiyatı’nın “Altın Çağı” olarak da bilinen Augustus çağının en önemli edebî figürlerinden biridir. Roma’da Cumhuriyet döneminin sonlanıp, imparatorluk döneminin başladığına tanıklık etmiştir Horatius. Ancak yeni rejimin ilk imparatoru olan Augustus’un, iç savaşlar sonunda yorgun düşmüş Roma toplumunu ve besin kaynağını geçmişten alması gerekirken, geçmişiyle bağları artık kopmuş olan Roma kültürünü onarma amacını güden siyasî, sosyal ve kültürel reformlarına, imparatorun ve çevresinin teşvikine rağmen, destek vermemiştir. Horatius’un yeni rejimden ve siyasî idareden desteğini esirgemesi, (örn. Mutlak ve ateşli bir cumhuriyetçi ya da küskün bir Antoniusçu olması gibi) siyasî bir nedene dayanmaz, sadece haddini ve edebî yetkinliğini bilen bir şair olarak, çağdaşı Vergilius’un Aeneis’i gibi, yeni rejime mukaddesat payandası olabilecek bir eser yazamayacağını söyler.

Gerçekten de, şiirleri incelendiğinde görülecektir ki, Horatius kent yaşamının tüm kesimlerine katılan, insanlara karşı sevgi dolu olmakla birlikte, olaylara ve kendisi de dâhil olmak üzere insanlara ince bir alayla bakabilen, birçok rengi bünyesinde taşıyan ve yansıtan biridir. Bu karakteri, Horatius’un dâhil olduğu teorik siyasî ve felsefî tartışmalarda da kendisini göstermiştir. Evvelce Caesar’ın ölümünü Cumhuriyet’in nefes alması olarak değerlendirip, cumhuriyetçi Brutus’un ordusunda gönüllü olarak bulunmuşsa da, cumhuriyetçilerin kaybetmesiyle birlikte, tek adam mutlakıyetinin yani Augustus idaresinin kültür sorumlularından ve destekleyicilerinden olan Maecenas’la tanıştırılmasına rağmen eski cumhuriyetçileri unutmayıp, önde gelen cumhuriyetçi Cato’nun değişen dünyadan irkilmeyen cesur ruhuna övgüler düzmeye devam eder. Muhtelif cereyanlar ortasında birleştirici ve uzlaştırıcı rolünü oynamaktan asla vazgeçmez.

Bu açık görüşlülüğü felsefî ve ahlakî tutumuna da yansır. Yaşadığı dönemin üç önemli felsefe ekolüne, Stoa, Academia ve Epicurus ekollerine yakın durmakla birlikte, bilhassa hazcı Epicurus’un gösterdiği gibi yaşıyor görünür. Horatius’u Roma’nın katı ve ortodoks bir ahlâk ya da felsefe figürü olarak değil resmî görevlerden sıyrılma anlamını taşıyan otium’a çekilmiş ve böylece Roma kentinde olan biteni sakin ve bir o kadar dikkatli bir şekilde gözlemleyebilmiş edebî bir kişilik olarak değerlendirmek gerekir. Nitekim Horatius Latin edebiyatında otium’una çekilmiş yazar tipinin en önemli örneklerinden biridir. Kavram olarak otium’un mahiyeti resmî görevlerden azledilmiş ve sıyrılmış olmayı vermesindedir.[1] Bu açıdan bakıldığında otium, negotium’un yani “görev, ödev, resmi iş”in zıddı olur. Otium’un içinde bir dönem resmî görevlerde ve sorumluluklarda bulunulmuş da, sonradan çiftliğe dönülmüş havası vardır. İşte buradaki “yığınlardan, kalabalıklardan uzaklaşmak” yani “diğerlerinden kopmak” eylemi, hem somut hem de soyut anlamda “kendine dönüş”ün işaretidir. Horatius elindeki şarap kadehiyle otium’undan Roma’yı seyrediyor gibidir.[2] Otium’un içerdiği anlamlardan biri de “aktif olmama, üretim durumunda olmama” hâlidir,[3] bu anlam otium’a çekilmiş edebî şahsiyete kişisel, sosyal, kültürel, siyasî vb. her alanda gözlem yapabileceği boş zaman imkânının sağlandığını gösterir.[4]

Adeta Epicurusça “hayatı yaşayan” Horatius ne zevkten ve hazdan tiksinir, ne de ölümden korkar. Yolun sonunda ihtiyarlık insanı bekleyen aslî gerçektir ona göre, o halde henüz gençlik ve kuvvet yerindeyken, dünyanın güzelliklerinden yararlanmayı bilmek gerekir. Horatius’un bir dizesinde geçen “carpe diem” öğüdüyle özetlenebilen bu yaşam anlayışı, elbette ki, onun yeme-içme kültürüne de etki etmiştir. Yemekte keyfine düşkün olmakla birlikte kimileyin yeme içmede ölçülü olmayı da salık veren ve etrafındaki gösterişli sofralara eleştirel bir gözle bakan Horatius’un şiirlerinden, Roma’nın İ.Ö. birinci yüzyılındaki yemek sofralarının bir resmini çekmek mümkündür. Biz de burada, Horatius’un şiirlerindeki parçaları bir araya getirerek menüyü oluşturalım.

Horatius’un Yemek Masası

Horatius Carmina 1.20’de Augustus’un kültür reformlarından sorumlu olan Maecenas’ı evinde, birkaç şişe Sabin şarabı içmeye davet eder, ancak Sabin bağları pek adi sayıldığından, oradan çıkan şarabın cinsi de, (Horatius’a göre) Maecenas’ın ağız tadına uygun değildir, kanımca burada önemli olan iki husus vardır, birincisi şarabın yapım aşamasında ağzını mühürleyenin Horatius olması, ikincisi Horatius’un adi görüp Maecenas’a yakıştırmadığı bir şaraptan memnun olabilmesi ve Falernum ile Formia şaraplarını reddetmesidir:

“Vile potabis modicis Sabinum
cantharis, Graeca quod ego ipse testa
conditum leui, datus in theatro cum tibi plausus,

Caecubum et prelo domitam Caleno
tu bibes uuam; mea nec Falernae  10
temperant uites neque Formiani
pocula colles.”

“Küçük bardaklarda (cantharus), adi bir Sabin şarabı içeceksin. Sen tiyatroda alkışlanırken, onu bir Yunan toprak çanağı (testa)  içinde mühürleyen bizzat bendim… Sen hep Caecubus’la Calenum teknesinde (prelum) ezilen salkımdan içersin, fakat Falernum’un[5] ve Formia tepelerinin şarapları benim kupalarımda (poculum) karışmaz.”

*

Horatius kutsal testiye (pia testa) seslendiği Carmina 3.21’de seçme Massicum şarabından söz eder:

“O nata mecum consule Manlio,
seu tu querellas siue geris iocos
seu rixam et insanos amores
seu facilem, pia testa, somnum,(1-4)

quocumque lectum nomine Massicum  -5-
seruas, moueri digna bono die,
descende, Coruino iubente
promere languidiora uina.”

“Manlius’un konsüllüğü esnasında benimle birlikte doğan; ister şikayetler, ister oyunlar, ister kavgalar veya çılgın sevdalar veya kolay bir uyku ile dolu ol, ey mübarek testi! Yine içindeki bir seçme Massicum şarabıdır ve sen mutlu bir günü şereflendirmeye layıksın. Gel kokulu Corvinius, bize eski şarabından dök.”

*

Horatius Carmina 1.31’de şiir tanrısı Apollon’a seslenir. Kimilerine göre şiir, Horatius tarafından, evine yapılan Apollon mabedinin kapısına yazılmıştır. Şiirden Horatius’un şarap yanında yediği mütevazi yiyecekleri öğreniriz:

“Quid orat, de patera nouum fundens liquorem? (2-3)

inpune: me pascust oliuae, me cichorea leuesque maluae.” (14-15)

“(Şair) Testiden (patera) şarabı (liquor) dökerken [Apollon’dan] ne ister? (2-3) .. bana gelince, bir parça zeytin ve hafif hindiba (cichoreum)[6] ve ebegümeci (malva)[7] otları beni beslemeye yetiyor.”

*

Horatius Vergilius’a yazmış olduğu Carmina 4.12’de ilkbaharın geldiğinden bahsettikten sonra, bu büyük şairi evinde, Cales’te yapılan Calenum şarabından içmeye davet eder, şiirdeki vurgu, yine Horatius’un mütevaziliği ve şarap yanına Hint sümbülü (nardus) tavsiyesidir:

“..Adduxere sitim tempora, Vergili;
sed pressum Calibus ducere Liberum
si gestis, iuuenum nobilium cliens  -15-
nardo uina merebere.

Nardi paruus onyx eliciet cadum,
qui nunc Sulpiciis accubat horreis,
spes donare nouas largus amaraque
curarum eluere efficax.  -20 –

Ad quae si properas gaudia, cum tua
uelox merce ueni; non ego te meis
inmunem meditor tinguere poculis,
plena diues ut in domo.”

“Bu mevsim insana susuzluk getiriyor, Vergilius, canın Calenum şarabından içmek istiyorsa, asil delikanlıların dostu sıfatıyla, onu nardus’la[8] satın almalısın… Bir küçük Nardus kabuğu (onyx), Sulpicius’un mahzenlerinde (horreum) yatan fıçıları birtakım yeni ümitlerle dopdolu ve acı kederlere karşı birebir kılacaktır… Bu hazlar için acele ediyorsan, derhal kestirdiğimiz bedel ile gel. Ben sana, dolu evimde bir zengin gibi bedava içirmek istemem.”

*

Horatius, vadettiği eseri yazamadığı için Maecenas’dan özür dilediği 14. Epod’unda, yemek kültürüne ilişkin çalışmamıza malzeme olacak türden bir yaklaşım sergilemiyor görünür, ancak “ölüm uykusu” ile özdeşleştirilen “Lethe’nin uyku sularından, kupalarca, kana kana içmiş” gibi görünmesi, “şiir yazma aşamasındaki” ruh halini betimlerken yemek öğesinden yararlanmış olması bakımından önemlidir:

“Mollis inertia cur tantam diffuderit  imis -1-
oblivionem sensibus,
pocula Lethaeos ut si ducentia somnos
arente fauce traxerim,
candide Maecenas, occidis Saepe rogando:
deus, deus nam me vetat
inceptos, olim promissum carmen, iambos
ad umbilicum adducere.” -8-

“Sanki Lethe’nin[9] uyku sularından, kupalarca, kana kana içmişim gibi, neden bir yumuşak uyuşukluk bütün duygularıma bir unutkanlık saçıyor? Sürekli sorarak bunu, bitiriyorsun beni, Maecenas! Bir tanrı, bir tanrı beni evvelden vadedilmiş olan bir şiiri, şu başladığım iambos’ları bitirmekten alıkoyuyor.”

*

Horatius’un eserlerinde, yemek ve içki kültürü üzerine bir araştırma yapmaya kalkıştığımızda, en kapsamlı şekilde incelememiz gereken örnek, Saturae ya da Sermones adıyla bilinen yergilerinde bulunur. Söz konusu yergi (2.2) Quae virtus et quanta,… sit vivere parvo”, Türkçesiyle “Azla yaşamak,… bir erdem ve bir zenginliktir” diye başlar. Bu giriş dizesinden de anlaşılabileceği gibi, Horatius, bu yergisinde ahlak ve fazilet dersi vermeye girişir, işlediği tema ise Romalıların yemek kültür(süzlüğ)üdür.

Horatius’un “az” ile yetinmeyi öğütleyen genel mutluluk anlayışına göre, aşırı arzuları olan kişi sanki esaret altındadır, dolayısıyla korkak olur ve faziletten uzaklaşır. Kanaatkâr bir insan ise asla böyle bir tehditle yüzleşmek zorunda kalmaz. Babasından aldığı terbiyenin ışığı altında, tıpkı babasının taptığı gibi misallerle göstermeye çalışan Horatius azla kanaat etmek gerektiğini telkin eder.[10] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, kimi yazarların kimi  klasik eserlerde, bu yerginin (2.2) çağdaş okurlar için anlaşılmasının epey zor olduğunu bildirdiğini söyler. Ona göre, bu yergi yalnızca, Romalıların yemek sanatına dair bir tarifname değil, aynı zamanda “modern insan”a faydasız görünecek perhizkârlık nasihatleriyle doludur. Halbuki Roma’da oburluk adeta salgın bir hastalık, millî bir ahlaksızlık halini almıştı. Sadelik ve kanaatkârlık devrinin bir timsali olan Ofellus’un, ağzından şairin naklettiği bu nasihatler eski Roma’nın batışı hakkında bizlere ipuçları vermektedir.[11] Bu kısım uzun olduğundan, şu ana kadarki metodu bir kenara bırakıp, yergiyi adım adım inceleyelim.

Horatius 14-16. dizelerde, Hippocrates’in “iş yemekten önce gelir” (“labor cibo praeeat”[12]) ilkesini sürdürürcesine, yemekte azla yetinebiliyor olmanın, insan doğasına has “çalışma, iş” mecburiyetinden kaynaklandığını göstermeye girişir, ona göre yeterince yorgun biri, acıkıp susadığında ucuz bir yemekle de (cibus vilis) doyacaktır, zengin sofrasına oturmuyor diye yemek yemeyecek değildir:

“cum labor extuderit fastidia, siccus, inanis
sperne cibum vilem; nisi Hymettia mella Falerno -15-
ne biberis diluta.”

“Yorgunluk müşkülpesentliği giderince, aç ve susuz halinle, küçümse bakalım ucuz bir yemeği de [görelim], Hymettus balı[13] karıştırılmış Falernum şarabından içemiyorsun diye.”

Horatius yerginin devamında en yüce hazzın (summa voluptas) kişinin kendisinde saklı olduğunu ve tatların çalışmada aranması (pulmentaria quaere sudando) gerektiğini söyleyerek, güzel kokulu yemeklerin peşinde koşulmasını, [örneğin] ucuz tavuk değil de sırf görünüşü gösterişli diye [ona çok benzeyen] tavuskuşu yenmesini anlamsız bulur. Bu dizelerden anlaşılıyor ki, artık Roma’da birçok kimse, özellikle zenginler yaptıklarını bilmez bir halde sadece gösteriş ve her ne suretle olursa olsun ün elde etme hevesine kapılmıştır:

 “foris est promus, et atrum
defendens piscis hiemat mare: cum sale panis
latrantem stomachum bene leniet. unde putas aut
qui partum? non in caro nidore voluptas
summa, sed in te ipso est.  tu pulmentaria quaere  -20-
sudando: pinguem vitiis albumque neque ostrea
nec scarus aut poterit peregrina iuvare lagois.
vix tamen eripiam, posito pavone velis quin
hoc potius quam gallina tergere palatum,
corruptus vanis rerum, quia veneat auro -25-
rara avis et picta pandat spectacula cauda:
tamquam ad rem attineat quidquam. num vesceris ista,
quam laudas, pluma? cocto num adest honor idem?
carne tamen quamvis distat nil, hac magis illam
inparibus formis deceptum te petere esto: -30-
unde datum sentis, lupus hic Tiberinus an alto
captus hiet? pontisne inter iactatus an amnis
ostia sub Tusci? laudas, insane, trilibrem
mullum, in singula quem minuas pulmenta necesse est.
ducit te species, video: quo pertinet ergo  -35-
proceros odisse lupos? quia scilicet illis
maiorem natura modum dedit, his breve pondus:
ieiunus raro stomachus volgaria temnit.
‘porrectum magno magnum spectare catino
vellem’ ait Harpyiis gula digna rapacibus. at vos -40-
praesentes, Austri, coquite horum obsonia. quamquam
putet aper rhombusque recens, mala copia quando
aegrum sollicitat stomachum, cum rapula plenus
atque acidas mavolt inulas. necdum omnis abacta
pauperies epulis regum: nam vilibus ovis -45-
nigrisque est oleis hodie locus. haud ita pridem
Galloni praeconis erat acipensere mensa
infamis. quid? tunc rhombos minus aequor alebat?
tutus erat rhombus tutoque ciconia nido,
donec vos auctor docuit praetorius. Ergo -50-
siquis nunc mergos suavis edixerit assos,
parebit pravi docilis Romana iuventus.”

“Aşçın dışarıdayken, kış da balığını saklayan karanlık denizin üzerine çökmüşken: tuzlu ekmek[14] guruldayan mideni pek güzel doyuracaktır, bundan da fazlasını mı bekliyorsun? Hazzın yücesi, o pahalı kokuda değil, bizatihi senin kendindedir. Lezzeti çalışmada ara[15]: Obur ve midesi bozuk biri istiridyede (ostrea)[16], saragosbalığında (scarus)[17] ve yabancı kıyılardan gelmiş kuşun (peregrina lagois)[18] etinde böyle bir lezzeti bulabilir… Önüne bir tavuskuşu (pavo)[19] yemeği koydukları vakit, onu şapur şupur yemekten ve onun komşusu olan tavuğa (gallina) hakaretle bakmaktan, seni alıkoyacak mı? Hayır, faydasız ve sahte şey seni çekecektir. Bu kuş, altın ağırlığı pahasına satılıyor. Nadir bir kuştur ve yelpaze gibi açılmış kuyruğunda, en zengin renkler pırıl pırıl ışıldar: onu tercih ediyorsun. Oysa bütün bu gösterişten sana ne? Sen ki, yalnız karnını doyurmak istiyorsun. Bu pırıltılı tüyleri yiyecek değilsin ya? Tavuskuşu bir defa pişip tüyleri yolunduktan sonra, horozdan ne farkı kalır? İkisinin etinin tadı bir değil midir? Neyse, işte itiraf ediyorsun; görünüşün seni aldattığını söylüyorsun. Lakin şu ağzını açmış duran levrek balığının (lupus)[20] bir Tiber Irmağı’ndan mı, yoksa bir denizden mi geldiğini, onu götüren dalgaların iki köprü arasından[21] veyahut Tuscus Nehri’nin ağzından mı aktığını nereden biliyorsun? Hey budala, üç libralık[22] bir sazan (mullus)[23] gördün mü, ağzının suyu akmaya başlar; halbuki, onu parça parça etmeden yiyemezsin. Onda hoşuna giden şey, yalnız büyüklük müdür? O da değil. Çünkü büyük bir levrekten hoşlanmazsın. Bu kapris niye? Tabiat levreği geniş ve büyük, sazan balığını hafif yaptı diye mi? Karnın acıktığı  vakit, kursağın halk yemeklerini dahi kabul eder. “Bir büyük tabak içinde, bir büyük sazan ne güzel bir manzaradır! Obur Harpyia’lara layık bir kocaman ve yırtıcı ağız böyle bağırır. Ah, geliniz yakıcı Auster’ler, bu adamların yemeklerine üfleyiniz ve onların mutfak işlerini üstünüze alınız! Lakin, hayır, en nazik et, kokmuş bir şey halini alır. Yabandomuzu (aper)[24] ile taze kalkanbalığı (rhombus) karışık yemeklerle hastalanmış mideler içinde bozulur. Bu mideler için bayırturbu (rapulum) ile ündüsotu (inula) ve onun kekre tadı lazımdır. Bununla beraber, yoksulların gıdası henüz kralların sofrasından (epulis regum) atılmamıştır: adi yumurta (vile ovum) ve kara zeytinin (nigrum oleum)[25] orada hala yeri vardır. Daha çok olmadı, tellal Gallonius’un sofrası bir mersinbalığı (acipenser) ile rezil olmuştur. Acaba, o vakit, deniz daha az mı kalkanbalığı besliyordu? Evet, kalkanbalığı emniyette yaşıyordu. Leylek (ciconia) dahi yuvasında hayatından emindi. O vakte kadar ki, bir praetor bunları yemeği öğretti.[26] Hatta şimdi bile, ukalanın biri çıkıp da, ‘karabatak (mergus) kızartması iyidir’ dese, kötü öğütlere alışkın Roma gençliği buna derhal inanırdı.”

Horatius aşağıdaki dizelerde iki önemli hususa değinir: Birincisi orta yolu seçme gerekliliğidir, ona göre ne Kinik olup her şeyden vazgeçercesine “pasaklı” ve “kokuşmuş” bir yaşam sürdürülmeli, ne de aşırı gösterişe kaçılmalıdır, ona göre, serveti sayesinde verdiği ziyafetlerle tek gayesi olan şöhrete ve dolayısıyla mutluluğa ereceğini ümit eden kimse ümidinin aksine felakete sürüklenir. İkinci husus ise, geçmişin sadeliğe ve ölçülülüğe “iyi örnek” olmasıdır. Horatius’un aşağıdaki dizelerde özlemle andığı ve belki de kendisini ait gördüğü, Romalı atalarının dönemidir, eski Romalı sofralarının Horatius’un bu özlemini dile getirmesi için bir vesile olduğu da düşünülebilir:

“Avidienus, 55
cui Canis ex vero dictum cognomen adhaeret,
quinquennis oleas est et silvestria corna
ac nisi mutatum parcit defundere vinum et
cuius odorem olei nequeas perferre, licebit
ille repotia, natalis aliosve dierum 60
festos albatus celebret, cornu ipse bilibri
caulibus instillat, veteris non parcus aceti. ****
quali igitur victu sapiens utetur et horum
utrum imitabitur? hac urget lupus, hac canis, aiunt.
mundus erit, qua non offendat sordibus atque 65
in neutram partem cultus miser. hic neque servis,
Albuci senis exemplo, dum munia didit,
saevus erit, nec sic ut simplex Naevius unctam
convivis praebebit aquam: vitium hoc quoque magnum.
accipe nunc, victus tenuis quae quantaque secum 70
adferat. in primis valeas bene; nam variae res
ut noceant homini credas, memor illius escae,
quae simplex olim tibi sederit. at simul assis
miscueris elixa, simul conchylia turdis,
dulcia se in bilem vertent stomachoque tumultum  75
lenta feret pitvita. vides, ut pallidus omnis
cena desurgat dubia? quin corpus onustum
hesternis vitiis animum quoque praegravat una
atque adfigit humo divinae particulam aurae.
alter ubi dicto citius curata sopori 80
membra dedit, vegetus praescripta ad munia surgit.
hic tamen ad melius poterit transcurrere quondam,
sive diem festum rediens advexerit annus,
seu recreare volet  tenuatum corpus, ubique
accedent anni, tractari mollius aetas 85
imbecilla volet: tibi quidnam accedet ad istam
quam puer et validus praesumis mollitiem, seu
dura valetudo inciderit seu tarda senectus?
rancidum aprum antiqui laudabant, non quia nasus ***********
illis nullus erat, sed, credo, hac mente, quod hospes  90
tardius adveniens vitiatum commodius quam
integrum edax dominus consumeret. hos utinam inter
heroas natum tellus me prima tulisset.
das aliquid famae, quae carmine gratior aurem
occupet humanam? grandes rhombi patinaeque 95
grande ferunt una cum damno dedecus. adde
iratum patruum, vicinos, te tibi iniquum
et frustra mortis cupidum, cum deerit egenti
as, laquei pretium. ‘iure’ inquit ‘Trausius istis
iurgatur verbis: ego vectigalia magna 100
divitiasque habeo tribus amplas regibus.’ ergo,
quod superat non est melius quo insumere possis?
cur eget indignus quisquam te divite? quare
templa ruunt antiqua deum? cur, inprobe, carae
non aliquid patriae tanto emetiris acervo? 105
uni nimirum recte tibi semper erunt res,

magnus posthac inimicis risus. uterne

ad casus dubios fidet sibi certius? hic qui
pluribus adsuerit mentem corpusque superbum,
an qui contentus parvo metuensque futur 110
in pace, ut sapiens, aptarit idonea bello?
quo magis his credas, puer hunc ego parvus Ofellum
integris opibus novi non latius usum
quam nunc accisis. videas metato in agello
cum pecore et gnatis fortem mercede colonum 115
‘non ego’ narrantem ‘temere edi luce profesta
quicquam praeter holus fumosae cum pede pernae.
ac mihi seu longum post tempus venerat hospes
sive operum vacuo gratus conviva per imbrem
vicinus, bene erat non piscibus urbe petitis 120
sed pullo atque haedo; tum pensilis uva secundas
et nux ornabat mensas cum duplice ficu.
post hoc ludus erat culpa potare magistra
ac venerata Ceres, ita culmo surgeret alto,
explicuit vino contractae seria frontis 125
saeviat atque novos moveat Fortuna tumultus:
quantum hinc inminuet? quanto aut ego parcius aut vos,

pueri, nituistis, ut huc novus incola venit?

nam propriae telluris erum natura nec illum
nec me nec quemquam statuit: nos expulit ille, 130
illum aut nequities aut vafri inscitia iuris,
postremum expellet certe vivacior heres.
nunc ager Umbreni sub nomine, nuper Ofelli
dictus, erit nulli proprius, sed cedet in usum
nunc mihi, nunc alii. quocirca vivite fortes 135
fortiaque adversis opponite pectora rebus.’ ”

“Kendisine haklı olarak köpek unvanı verilen Avidienus,[27] beş zeytin ve yabani kızılcıkla (silvestria corna)[28] geçinir. Mabutlara dökeceği şarabın ekşiyip bozulmasını bekler. Kullandığı zeytinyağının kokusu insana mide bulantısı verir. Ya bir düğün ertesi olsun, ya bir doğum günü veya herhangi bir bayramda, onu beyaz entarisini giymiş,[29] bir tabak lahanaya (caulis) ancak iki libra tutan bir boynuzdan bu zeytinyağını damla damla akıtırken görürsünüz. Eski sirkeye (vetus acetum) gelince onu da bol bol kullanır.[30] … Her şeyden evvel, temiz olunuz. Zevki ve hisleri bozacak bir şey yapmayınız. Sofranız ne şatafatlı (cultus), ne de pasaklı (sordes), olsun. Ne yemekte hizmet eden kölelerinin en ufak bir kusurunu affetmeyecek kadar titiz olan ihtiyar Albucius’u, ne de misafirlerine yağlı su verdiren kaygısız Naevius’u taklit ediniz. Bunun her ikisi de affedilemez kusurlardır. Şimdi yeteri kadar yiyip içmenin getireceği faydaları bil. Evvela sağlıklı olacaksın. Zira karışık ve türlü türlü yemekler insana dokunur, emin ol. Zaten sana tavsiye ettiğim tarzda yaşamaya başladığın günden itibaren bu sözümün isabetini tasdik edeceksin. Kızartmalar haşlamalara ve midye ve küçük midyeler (conchylium) ardıçkuşlarına (turdus) karışarak mideden içeriye girdiği zaman, safra ve balgam halinde kursağını altüst eder. Eskiler kokmuş domuz (rancidum aprum)[31] etini methederlerdi. Bu, onların koku almak hissinden mahrumiyetlerini ispat etmez. Belki, bu eti övmekten maksatları, bir akşamüstü geç vakit ansızın bir misafiri gelip de, evde başka bir şey bulamayıp, bunu yemeğe mecbur kalmasıdır. Eğer bütün ev sahipleri mutfaklarında ne varsa, hepsini son lokmasına kadar yeselerdi, bu et de taze iken, yenilip bitecek ve gelen misafire bir şey kalmayacaktı. Tanrılar uygun görseydi de, ben de bu iptidaî toprağın bu sade kahramanları arasında yaşasaydım. İnsanların kulağına çalgı sesinden daha hoş gelen şöhrete ehemmiyet vermez misin? Halbuki, bütün bu kocaman kalkanbalıkları, bütün bu pahalı sofra takımları, senin nihayet iflas edip sefil  olmana yarar.”

Horatius parçanın bu noktasında azla yetinmenin önemine değinir, gösteriş meraklılığının sonucu olarak akraba ve komşularla karşı karşıya gelineceğinden (96-97), hatta ölümün böyle yaşamaya tercih edileceğinden (98), sefaletten, ölmek için ip parası bile bulunamayacağından söz eder. Sonunda zengin Trausius ile çiftçi Ofellus arasında bir karşılaştırma yapar:

“ ‘Bütün bu azarlara ve sitemlere lâyık olan Trausius’tur. Benim üç krala yetişecek kadar servet ve gelirim vardır.’ Bu servetin fazlasını daha münasip bir yere sarf etmek mümkün değil midir? Sen zengin olduğun müddetçe niçin bir namuslu adam fukara kalsın? (47) Niçin İlahların eski mabetleri yıkılıp gitsin? Niçin ey sefil, bu kocaman altın külçesinden aziz vatana bir şey hediye etmiyorsun? Zanneder misin ki, her şey sonuna kadar ancak senin lehine, sana muvafık olarak gelip geçecektir? Ah, günün birinde düşmanların senin haline kahkahalarla gülecektir. Söyle bana, talihi tersine döndüğü vakit, hangi adam kendisinde yeterli bir direnme kaynağı bulabilir; ekşimiş ruhu ve kibirli vücudu bin türlü zevklere ve hazlara alışmış olan mı? Yoksa azla kanaat ederek ve istikbalden korkarak, barış zamanında savaş için öngörü sahibi olarak silahlanmayı bilen mi? Şu dersleri dinleyiniz. Ben Ofellus’u, bunları tatbik ederken gördüm. Onu çocukken tanıdım. O zaman, şimdi azalmış olan servetini ayni itidal ile idare ederdi. Onun, bu metin kalpli adamın, devlet tarafından zapt edilmiş bir küçük tarlanın ortasında kendi malının kiracısı olarak, çocukları ve sürüleri ile nasıl çalıştığını bir görmeliydiniz.”

Horatius, Ofellus’un ağzından tipik agricola (çiftçi) yaşamını anlatır. Normalde az yemek yiyen bir çiftçi, birgün bir misafirinin ya da komşusunun yemeğe geldiğinde, ona çarşıdan alınmış balığı değil de, kendi bahçesinde yetiştirdiği taze civcivi (pullus) ve besili bir oğlağı (haedus) ikram ettiğinden bahseder:

“Sonra, asmadan üzümler koparılır ve cevizli çifte incirler masanın son süsleri olurdu. Şaraba su katmadan içilirdi ve büyük kupa elden ele geçerdi. Ceres’in aşkına içerdik. Ondan, bize tepeleri ağır tanelerle iğilmiş güzel başaklar vermesini niyaz ederdik ve şarap kaygıları defederdi… Toprak doğanın malıdır ve tabiat toprağı ne ona, ne bana, ne başkasına vermiştir. O bizi kovduysa, haksızlığı yüzünden onu da kovanlar çıkacaktır… Şimdi bu toprağın adı Umbrenus’tur, vaktiyle Ofellus’tu. O hiç kimsenin değildir kâh bana, kâh başkasına yarar. Bu yüzden cesaretle yaşayınız ve talihin ters cilvelerine metanetle göğüs geriniz.”

*

Çalışmamda üzerinde duracağım bir diğer Horatius parçası da  Sermones 1.5’dir. Horatius burada bir yolculuğundan söz eder:

“hinc nos Coccei recipit plenissima villa,   50
quae super est Caudi cauponas.”

“Cocceius, bizi Cavdium’un meyhanelerinden (caupona) çok daha iyi olan zengin villasında kabul etti.”

“tendimus hinc recta Beneventum, ubi sedulus hospes     71
paene macros arsit dum turdos versat in igni.”

“Oradan Beneventum’a vardık; konduğumuz evin çok ikramcı sahibi, ocağında birtakım cılız av kuşlarını (turdus) kızartayım derken az kalsın evi ve kendini tutuşturuyordu.”

“quattuor hinc rapimur viginti et milia raedis,
mansuri oppidulo, quod versu dicere non est,
signis perfacile est: venit vilissima rerum
hic aqua, sed panis longe pulcherrimus, ultra
callidus ut soleat umeris portare viator.          90
nam Canusi lapidosus, aquae non ditior urna:
qui locus a forti Diomede est conditus olim.”

“Oradan, arabalarla yirmidört millik bir yolu geçerek, adı şiire uymayan fakat anlatılması kolay bir şehre vardık. En kaba su (vilissima... aqua) burada satılır; lakin ekmeği (panis) çok iyidir ve kurnaz bir seyyah bu ekmekten omuzlarına yüklenir, zira Canusium ekmeği taşlıdır ve vaktiyle Diomedes tarafından kurulan bu yer su hususunda da daha zengin değildir.”

*

Horatius Sermones 2.3’te, özellikle de 2.2’de olduğu gibi, ölçülü ve sade yaşam biçimini övmektedir:

“siquis ad ingentem frumenti semper acervum
porrectus vigilet cum longo fuste neque illinc
audeat esuriens dominus contingere granum
ac potius foliis parcus vescatur amaris;
si positis intus Chii veterisque Falerni                115
mille cadis—nihil est: tercentum milibus, acre
potet acetum;”

“Mutluluğu kendisi dışında arayan, ‘kocaman bir buğday yığınının yanında yere uzanmış, elinde bir sopa kımıldamadan yığını bekleyen adam, bu pintiliğinden ötürü acı otla yetinmeye razı oluyor’ yani bir nevi kendisine mutluluk getireceğini sandığı yolla aslında kendisine zarar veriyor. Ya da belki bin belki üç yüz bin fıçı harika Chium ve Falernum Şarabı var da, kendisi ekşi sirkeden başkasını içmiyor.”

“quantulum enim summae curtabit quisque dierum,
unguere si caules oleo meliore caputque                125
coeperis inpexa foedum porrigine?”

“Yediğin lahanaya daha iyi bir zeytinyağı koysan veya şu pis taranmamış saçlarına sürsen sermayende ne kadar bir azalma olurdu?”

“quare, 126
si quidvis satis est, peiuras, surripis, aufers
undique?”

“Bu kadarı yetiyorsa sana, niçin birtakım haram mallara göz dikiyorsun, niçin dolandırıyorsun, niçin her yanı çalıp çırpıyorsun?”

 

İşte bu noktada Horatius’u da etkilemiş olan Epicuros öğretisinin önemli bir özelliğinden söz etmeliyiz, Erdem ya da ahlak, kendi içinde bir son değildir. Epicurusçu mutluluk, bir duyumsal alışkanlık yaşantısı ile gerçekleştirilemez. Epicurus, Platon, Aristoteles ve Stoa ile aynı erdemi savunur, bu erdemin temel unsurları akıl, cesaret, ılımlılık ve doğruluktur.[32] Eğer bunlardan biri eksik olursa Epicurusçu öğreti asıl düşün sistematiğinden sapar. Yine aynı parçada Horatius, şu soruyu sorar pintilik üzerine:

“quid enim differt, barathrone  166
dones quidquid habes an numquam utare paratis?”

“Elde olan bir malı uçuruma atmakla, ondan hiç yararlanmamak aynı şey değil midir?”

Horatius, “ölçü ve mantık kabul etmeyen” unsurlardan da bahseder:

“haec siquis tempestatis prope ritu
mobilia et caeca fluitantia sorte laboret
reddere certa sibi, nihilo plus explicet ac si                270
insanire paret certa ratione modoque.’
quid? cum Picenis excerpens semina pomis
gaudes, si cameram percusti forte, penes te es?
quid? cum balba feris annoso verba palato,
aedificante casas qui sanior? adde cruorem                275
stultitiae atque ignem gladio scrutare.”

 

“Fırtına gibi oynak olan bir şeyi kendi için durdurmaya çabalayan ve daima kör talihin cilvelerine nefsini terk eden hiçbir şeye kadir olamaz ve deliliğini ölçüye, akla uydurmak ister. Yemek sonlarında, yediğin elmanın (pomis) çekirdeklerini (semen) tavana sıçratarak eğlenirken acaba kendinde misin? Perişan bir sesle birtakım aşk sözleri kekelerken çamurdan küçüçük evler yapan çocuktan ne farkın var? Bir de bu avanaklığa kanaati  ekle; ateşi kılıçla karıştır!”

*

Burada ele alacağımız bir diğer Horatius parçası, Sermones 2.4’tür. Parçada Horatius ile Epicurusçu  bir felsefeci olan Catius arasında bir diyalog gerçekleşir. Bu parça, Horatius’un eserleri içinde yemek kültürüne dair öğeler barındırması bakımından en verimli olanlardan biridir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na göre bu yergi pek hezeliyatça (gayrıciddi) yazılmıştır. Fakat araştırmacı M. Daru’nun da söylediği gibi, Horatius’un yaşadığı çağda, bu tarz konuları felsefî bir dille anlatan yazalar mevcuttur.[33] O yüzden araştırmamız gereğince yazının konusunu değil de, araştırmamızın konusu olan yemek ve içki terimlerine bir göz atalım. Catius, yolda karşılaştığı Horatius’a kafasında bazı fikirlerin dolaştığından söz ederek yemek ve içki kültüründen örnekler sunar:

“longa quibus facies ovis erit, illa memento,
ut suci melioris et ut magis alba rotundis,
ponere: namque marem cohibent callosa vitellum.
cole suburbano qui siccis crevit in agris               15
dulcior: inriguo nihil est elutius horto.
si vespertinus subito te oppresserit hospes,
ne gallina malum responset dura palato,
doctus eris vivam musto mersare Falerno:
hoc teneram faciet. pratensibus optima fungis               20
natura est; aliis male creditur. ille salubris
aestates peraget, qui nigris prandia moris
finiet, ante gravem quae legerit arbore solem.
Aufidius forti miscebat mella Falerno:
mendose, quoniam vacuis conmittere venis               25
nil nisi lene decet: leni praecordia mulso
prolueris melius. si dura morabitur alvus,
mitulus et viles pellent obstantia conchae
et lapathi brevis herba, sed albo non sine Coo.
lubrica nascentes inplent conchylia lunae;               30
sed non omne mare est generosae fertile testae:
murice Baiano melior Lucrina peloris,
ostrea Circeis, Miseno oriuntur echini,
pectinibus patulis iactat se molle Tarentum.
nec sibi cenarum quivis temere arroget artem,               35
non prius exacta tenui ratione saporum.
nec satis est cara piscis averrere mensa
ignarum, quibus est ius aptius et quibus assis
languidus in cubitum iam se conviva reponet.
Umber et iligna nutritus glande rotundas                40
curvat aper lances carnem vitantis inertem;
nam Laurens malus est, ulvis et harundine pinguis.
vinea submittit capreas non semper edulis.
fecundae leporis sapiens sectabitur armos.
piscibus atque avibus quae natura et foret aetas,               45
ante meum nulli patuit quaesita palatum.
sunt quorum ingenium nova tantum crustula promit.
nequaquam satis in re una consumere curam,
ut siquis solum hoc, mala ne sint vina, laboret,
quali perfundat piscis securus olivo.               50
Massica si caelo suppones vina sereno,
nocturna siquid crassi est tenuabitur aura
et decedet odor nervis inimicus; at illa
integrum perdunt lino vitiata saporem.
Surrentina vafer qui miscet faece Falerna               55
vina, columbino limum bene colligit ovo,
quatenus ima petit volvens aliena vitellus.
tostis marcentem squillis recreabis et Afra
potorem coclea; nam lactuca innatat acri
post vinum stomacho; perna magis et magis hillis               60
flagitat inmorsus refici, quin omnia malit
quaecumque inmundis fervent allata popinis.
est operae pretium duplicis pernoscere iuris
naturam. simplex e dulci constat olivo,
quod pingui miscere mero muriaque decebit               65
non alia quam qua Byzantia putuit orca.
hoc ubi confusum sectis inferbuit herbis
Corycioque croco sparsum stetit, insuper addes
pressa Venafranae quod baca remisit olivae.
Picenis cedunt pomis Tiburtia suco:               70
nam facie praestant, venucula convenit ollis;
rectius Albanam fumo duraveris uvam.
hanc ego cum malis, ego faecem primus et allec,
primus et invenior piper album cum sale nigro
incretum puris circumposuisse catillis.               75
inmane est vitium dare milia terna macello
angustoque vagos piscis urgere catino.
magna movet stomacho fastidia, seu puer unctis
tractavit calicem manibus, dum furta ligurrit,
sive gravis veteri creterrae limus adhaesit.               80
vilibus in scopis, in mappis, in scobe quantus
consistit sumptus? neglectis flagitium ingens.
ten lapides varios lutulenta radere palma
et Tyrias dare circum inlota toralia vestis,
oblitum, quanto curam sumptumque minorem               85
haec habeant, tanto reprehendi iustius illis,
quae nisi divitibus nequeunt contingere mensis?’”

 

“Pişireceğin yumurtaların şekli uzun olsun. Bu şekildeki yumurtalar, tad bakımından yuvarlak olanlardan daha iyidir. Akları daha çoktur. Zira bunların kireçli kabukları bir erkek tohumu barındırır. Kurak topraklarda çıkan lahana bağ ve bostanlarda çıkan lahanadan daha lezzetlidir. Hele çok sulanan bir bahçedeki lahanalardan daha tatsız bir şey yoktur. Bir akşamüstü birdenbire bir misafir bastırdığı vakit ikram edeceğin tavuk damağa sert gelmesin diye suyla karışmış Falernum şarabına canlı olarak batırıp çıkarmalısın. Onu bundan başka taze ve gevrek kılacak bir çare yoktur. Çayırlıklarda yetişen mantar (fungus)[34] cinsi yenilebilir[35]; öbürlerine emniyet etmek tehlikelidir. Yaz mevsimlerini sıhhat ve afiyetle geçirir o adam ki, yemeklerinin sonunda güneşin yakıcı sıcaklığından evvel ağaçtan toplanmış kara dut (morus nigra) yer. Aufidius keskin Falernum şarabına bal katardı. Bu bir hatadır. Zira boş damarlara tatlı şeyden başka bir şey sokmamak lazım gelir. Mideyi tatlı bir içki ile sulamak en iyisidir. Eğer karnında bir katılık, bir peklik varsa, midye ile istiridye nev’inden şeyler sancıyı yok eder. Bu hususta kuzukulağı da (lapathum) faydalıdır. Fakat buna beyaz Kos şarabını (Cos, Cous)[36] ilâve etmek lazım gelir. Yeni aylar taze midye ve istiridyeleri dolgunlaştırır, lakin her denizde bunların güzelleri yoktur. Lucrinia pelora’sı[37] Baiya iskerletinden[38] daha iyidir. İstiridyeler Circeium’dan, kirpi (echinus = deniz kestanesi) Misenum koyundan[39] gelmelidir. Tarentum midyesi geniş kabuklarla şöhret kazanmıştır. Hiç kimse ince çeşnicilik ilmini öğrenmeden evvel yemek sanatını biliyorum diye övünmemelidir. Masraflı bir sofra üzerine birçok balık yığmak yeterli değildir. Bunlara uygun düşecek salçaları bulmak ve tembel tembel yatan misafiri dirsekleri üstünde doğrultacak ızgaraların hangi balıklardan yapılması lazım geldiğini bilmek ayrı bir hünerdir. Yavan etlerden bıkmış olanların sofrasını, pırnal ağacının küspeleriyle beslenmiş Umbria domuzu geniş tabaklar içinde çöktürmelidir. Zira saz ve bataklık otlarla beslenmiş Lorentina domuzları kötüdür. Bağlık yerler her zaman yenilebilir karacalar (caprea) yetiştirmez. Bilen kişi bir tavşan (lepus) budunu buna tercih eder. Benden evvel hiç kimsenin damağı yediği balıklarla kuşların cinsini ve yaşını keşfedecek kadar hassas olmamıştır. Bazıları bütün dehasını bir kaç nevi hamur işine hasretmiştir. Yalnız bir türlü yemekle meşgul olmak zahmete değer bir iş değildir. Bunun gibi bazı kimseler yalnız içtikleri şarabın fena olmaması kaygısını çekerler ve balıklarının üstüne dökecekleri zeytinyağının cinsi ile hiç alâkadar olmazlar. Eğer iyi bir havada Massicus şarabını açıkta bırakacak olursan, gecenin serinliği sertliğini ve sinirlere dokunan kokusunu giderir; lâkin, bir bez içine sarıldıkları takdirde tatlarını kaybederler. Surrentum şaraplarını Falernum tortusu ile karıştıran keyif sahibi, bir güvercin yumurtası ile bu içkinin bütün saf olma yan kısmını süzmüş olur; çünkü, yumurtanın sarısı dibe doğru inerken bütün yabancı unsurları kendine çeker. Sızmış bir ayyaşın humarını kızarmış ve Afrika yengeci ile dağıtabilirsin. Zira marul şaraptan sonra ekşimiş bir midede yüzer. Üstelik jambon (perna) ve tütsülü sucuk (hillae) onu diriltmeye en çok yarayan ve iştahını en çok açan mezelerdir. Bunları yedikten sonra, pis meyhanelerin içinden kaynayarak çıkan şeylere bile iltifat eder. İki türlü salçanın cinslerini iyice tanımak lazımdır: birisi salamura (muria) ve koyu şarapla karışmış tatlı zeytinyağı ile yapılan sade salçadır. Lâkin, buna katılan salamuranın bir eski Yunan testisinde hazırlanmış olması lazımdır. İkincisine gelince, kıyılmış otlarla iyice kaynadıktan sonra, üstüne Corycia safranı ekmeli ve Venafrum dibeklerinde çıkmış zeytinyağı ile bulamalıdır. Tiber meyvaları lezzet itibariyle Picenun’unkilerinden daha aşağı olmakla beraber gösteriş itibariyle bunlardan üstündür. Venusia üzümlerini toprak kaplar içine koymak gerekir. Fakat Albenia üzümünü ocakta daha iyi muhafaza edersin. Bu üzümü güzel tabaklar içinde, narlar, sardalya salamurası, beyaz ve karabiberle sofraların etrafına koymayı ilk icat eden benim. Küçük bir tabak içinde her tarafından taşan bir sürü balık yığmak için çarşıda bin sesters masrafa girmek çirkin ve iğrenç bir ayıptır. Bir köle, yağlı parmaklarını kadehlere uzattığı ve bir taraftan onları yaladığı veyahut çatlak bir fincanın içinde birikmiş kirleri gördüğümüz vakit, ne derin bir tiksinmekle midemiz bulanır! Süpürge, bulaşık bezi (tahta talaşı) o kadar pahalıya mı satın alınır? Bunu ihmal etmek affolunmaz bir kusurdur. Çini duvarları çamurlu hurma dalları ile çizmek ve hiç yıkanmamış yastıklar üstüne Tire seccadelerini yaymak reva mıdır? Unutuyor musun ki, bu gibi şeyler ne kadar az zahmet ve masrafla yapılır ve bunları ihmal etmek ne kadar da ayıptır? Zaten, burada bahsettiğim şey, yalnız zenginlerin sofrasına mahsus bir külfet değildir.”

Bunun üzerine Horatius belki de bu çalışmamın bir özetini yaparcasına, yeme ve içme kültürü üzerine edinilen pratik bilgilerin insanın mutluluğunda önemli bir rol oynadığını bize göstermeye çalışır:

“Hakim Catius, tanrılar ve dostluk namına sana yalvarırım, ne zaman bu hakimi dinlemeğe gidersen, beni de götürmeyi unutma. Zira sen bu sadık hafızanla onun derslerini bana tekrar etmekle beraber onun yüzünü, tavrını görmek arzusundan beni müstağni tutamazsın. Belki sen kendisini pek yakından görüp dinlediğin için, buna pek önem vermiyorsun, ancak ben o gizli kaynağa yaklaşıp bizzat kendim, o mesut hayat düsturlarını içmek isterim.

Sonuç

Horatius batı edebiyatında her daim resmî görev, yükümlülük ve mutlakıyet zincirlerinden kopukluğun, bireyselliğin ve keyfiyetin şairi olarak bilinmiştir. Horatius’un bir dizesinde yer alan Carpe Diem ya da “Günü Yakala” deyişi, her daim gerek belirgin, gerekse üstü örtük olan idealist otoritenin karşısına, dünyaya bir kere geldiğinin bilincine varmış bir şekilde çıkan (ya da “karşısına… çıkmaya çalışan”) bireyin sloganı olarak düşünülmüştür. Şüphesiz ki, Carpe Diem sloganı, bireyin yaşamını baskı altına alan günlük koşuşturmacaların gölgesinde, (kimi zaman da göz göre göre) yitirilen yaşamsal zevklere bir ağıtmış gibi dillendirilir, ancak bunun yanında, onu, bireyi tatsızca süregiden akışın dışına çıkarmaya çalıştığı ve yaşamdaki lezzetlerin farkına varıp anı yaşamasını salık verdiği için iyimser ve güleç yüzlü bir slogan olarak değerlendirmek de mümkündür.

Bu açıdan bakıldığında, bu sloganlaşmış nasihatin, hiçbir zaman kendisini “haz” dışında, “tümüyle” belli bir eğilimin, görüşün ya da kesimin adamı olarak görmemiş olan Horatius tarafından verildiğinde şaşırmamak gerekir. Ancak Horatius’un hazza ve keyfe düşkünlüğünü, dolayısıyla bireyselliğini çok ama çok dikkatle değerlendirmemiz gerekir, zira kaba bir değerlendirmenin sonunda onu ölçüsüz bir haz arzusunun ve deneyiminin esiri olmuş biri gibi görüp, bu sefer de, onu hazzın peşinde “yaşamı yakalayamayan” biri olarak değerlendirme riski vardır (ki edebiyat tarihinde onu bu şekilde yani “hazdan başka bir şey düşünmeyen, ölçüsüz” biri gibi değerlendirenler olmuştur). İşte, Horatius’un yemek masasıyla ilgili yukarıdaki incelememiz, Horatius’un haz ve keyif anlayışını, yemek kültürü bakımından anlamamızı sağladığı için önem taşır.

Yukarıda Horatius’un “hazdan başka bir şey düşünmeyen, ölçüsüz” biri gibi, düşünüldüğünden söz etmiştik. Horatius, bu yanlış anlaşılma (belki de doğrusu, “tam tersten anlaşılma”) konusunda, eklektik olmasına rağmen, felsefe ekolleri içinde en fazla meylettiği Epicurusçulukla aynı kaderi paylaşır. Epicurusçuluğun da, tıpkı Horatius gibi, hazzı temel alıp herhangi bir etik ya da felsefî bir gaye barındırmıyormuş gibi düşünüldüğü olmuştur. Oysa yaşamı elden kaçırırcasına hazza güdümlü olmak değildir Epicurusçu düşünce, P. Hadot’nun da bildirdiği gibi, hazzın temeline “açlık duymayacaksın, susuzluk duymayacaksın, üşümeyeceksin; bunu beceren ya da gelecekte becermeyi umut eden kişi mutluluk için Zeus’la bile mücadele edebilir” düsturunu yerleştirir, zira ona göre, “ten, vücudun anatomik bir parçası olmayıp, felsefede neredeyse olgusal ve yepyeni bir anlamda, acının ve hazzın öznesidir, yani bireyin kendisidir.”[40] P. Hadot, C. Diano’dan (La Philosophie du plaisir et la société des amis) alıntılar:

“[Epicurusçu düşünceye göre] İnsana, dünya üzerindeki arı ve basit tarihsel varlığı içerisinde ulaşmanın, onu parmakla göstermenin ve nihayet bizim ‘birey’ dediğimizi keşfetmenin başka bir yolu yoktu. O birey ki, onsuz insanî kişiden söz etmek olanaksızdır… Çünkü ‘benliğimiz’ –canımız- yalnızca acı çeken ve acısı dinen ‘tende’ ortaya çıkar ve hem kendine hem de başkasına kendini ele verir… İşte bu sebepledir ki, hayır işlerinin en büyükleri… teni konu alanlardır ve bu hayır işleri açlığı ve susuzluğu giderir.”[41]

O halde Epicurusçu düşüncede bireyin ten üzerinden keşfedilmesi ve dolayısıyla korunması (“Önemli olan her şeyden önce ‘teni’ çektiği acıdan kurtarmaktır, onun hazza ulaşmasına izin vermektir.”[42]) gerekmektedir. Horatius da, bu Epicurusçu düşünceye uygun olarak “yalnızca kendi hazzını ve kendi çıkarını aramak için harekete geçmiş”, buna bağlı olarak felsefenin aslî görevinin “[bireyin] hazzı akılcı bir biçimde aramasını sağlamak olduğunu”[43] bilmiş olmalıdır. Gerçekten de, yukarıdaki incelememizden anlaşılabileceği üzere, Horatius “açlığını ve buna bağlı olarak mutsuzluğunu” gidermekten -Epicurusçu anlayışa göre- haz duyar. Bu yüzden koşullarını, elindeki ve avcundakiyle yetinmesini bilir, bu durumdan hiç gocunmaz, aksine bunu adeta yüksek sesle, keyifle dile getirir. Örneğin Carmina 1.20’de Augustus’un yakını olan Maecenas’ın kaliteli ve pahalı şaraplara layık olduğunu söylerken evindeki, ağzını kendisinin mühürlediği ucuz şarabından utanmaz, Carmina 1.31’de testiden şarabı bardağa dökerken, tanrı Apollon’dan istediği fazla bir şey değildir, ona bir parça zeytin, hafif hindiba ve ebegümeci yeter de artar bile ya da Carmina 4.12’de Hint sümbülünü meze olarak yemekten gocunmaz.

Horatius’un yemek masasına (sanal alemde sık paylaşılan, çok çocuklu fakir bir ailenin tek bir yatağa sıkıştığını ve ailenin reisinin yatarken eşini çocuklarını güleç bir yüzle tuttuğu şemsiyeyle, tavandan damlayan yağmur damlalarına karşı korumaya çalışırken gösteren karikatürde olduğu gibi) gerçekçiliğin, “her şeye rağmen” umut veren kokusu sinmiş gibidir. Horatius’un gerçeği mutlulukla kabul etmesi, onu açık sözlü ve komplekssiz biri yapar, örneğin Latin edebiyatının en büyük isimlerinden biri olarak anılan şair Vergilius’u evine davet ettiğinde onu “bir zengin gibi bedava içiremeyeceğini” söyler (Carmina 4.12).

Gerçeklikle hiçbir sorunu olmayan Horatius, Epicurusçu haz anlayışını derinden kavramış ve benimsemiş gibidir, zira Epicurusçu düşünceye göre “insanların bütün mutsuzluğu, bütün acısı gerçek hazzı bilmemekten kaynaklanır. Hazzı ararken ona ulaşmaktan acizdirler, çünkü ellerindekiyle yetinmezler ya da ellerinin uzanabildiğinin ötesinde olanın peşindedirler veya sürekli yitirme korkusuyla ellerindeki hazzın tadını çıkaramazlar.”[44] Oysa Horatius, incelememizde de görülebileceği gibi, elindeki az olduğunda (ya da çok olsa bile) “azla yetinmenin bir fazilet olduğunu” düşünür. Yaşadığı dönemin bir sosyal gerçekliği olan oburluk ve gösterişe karşı, yemek masasının sadeliğine ve kanaatkârlığına övgü düzer. Ona göre çalışmış ve emek sarf etmiş kişi, ucuz bir yemekle (cibus vilis) bile doyar, hiç bakmaz önünde gösterişli bir yemek var mı, yok mu diye (Hymettus balı karıştırılmış Falernum şarabını aramaz mesela, bkz. Satirae 2.2.14-16).

Horatius’un Satirae 2.2’de öne çıkardığı “tavuk (gallina) x tavuskuşu (pavo)” ve “levrek (lupus) x sazan (mullus)” kıyasları, dönemin gösteriş düşkünü obur Romalıların durumunu göstermeye yeter, Horatius gösteriş olsun diye tavuskuşu yiyenleri eleştirirken ortaya bir doyma ölçüsü koyar, yani Horatius, kendisini doyuracak ölçülü bir yemekten haz duyar, onu mutluluğun kaynağı olarak görür. Bu gösteriş ve abartı eleştirisine ek olarak, Horatius Kinik yaşam tarzını ve bunun gerektirdiği kokuşmuş gıdalardan oluşan yemek kültürünü de eleştirir, bu da onun “orta yolun” takipçisi olduğunu gösteren bir yaklaşımdır.

Horatius’un yemek masasından yansıyan bu ölçülülük anlayışının payandası ve kaynağı eski Roma ve Romalılık anlayışıdır. Satirae 2.2’de karşımıza çıkan ideal Romalı (= agricola / çiftçi) Ofellus karakteri Horatius’un zihnindeki –yemek sofrasına yansıyan- ölçülülüğün cisimleşmiş halidir. “Kendi malının kiracısı olmasına rağmen”, başka deyişle günün siyasî koşulları gereğince sosyal statüsünün çilesini çekmek durumunda kalmasına rağmen isyan etmeden, aksine daha azimle çalışıp ekmeğini kazanır, o kazandığı ekmekle, “su katılmamış şarabından” (doğanın lütfundan tam anlamıyla tadarak) içerdi, dahası, Ceres’in aşkına içerdi. Horatius da, arşetipi olarak belirlediği Ofellus’un çağından çok farklı bir çağda yaşamasına rağmen, kendi nasihatine herkesten önce uyan olmak, yani “cesaretle yaşamak ve talihin ters cilvelerine metanetle göğüs germek” istiyordu, nitekim bunu başarıyordu da.


[1] Bkz. Plautus, Poenulus 4.2.36; Terentius, Heauton Timorumenos 1.1.23.

[2] Örneğin “carpe diem” düsturunun ön plana çıktığı şu dizelere bakılabilir: Horatius, Odes I.11: “sapias, vina liques et spatio brevi / spem longam reseces. Dum loquimur, fugerit invida / aetas: carpe diem quam minimum credula postero.” (“Damla damla süz şarabı, bilge ol da / takılma boş umutların ardına bu kısa yaşamda / biz konuşurken bile geçip gidecek kıskanç zaman / olabildiğince az güven yarınlarına, yaşa gününü doya doya!) Ya da Sermones 2.3.3’te belirdiğince kendisini ‘vini somnique benignus’ yani ‘şarabın ve uykunun müptelası’ gören bir şairle karşı karşıya olduğumuzu unutmamalıyız.

[3] Bkz. Terentius, Adelphoe 5.4.9.

[4] Bkz. Cicero, Brutus 2.8.

[5] Falernum şarabı eski devirlerde Kuzey Campania ile Latium’un sınırında yer alan Falernus Dağı yamacında Amineum üzümlerinden üretilirdi (Hugh Johnson, Vintage: The Story of Wine, Simon and Schuster 1989, s.62). Romalılar tarafından üç üzüm bağı kurulmuştur: Birincisi, Cavcinianus Falernianus, yani Falernus Dağı’nın en tepedeki yamacı, ikincisi, Diktatör Sulla’nın oğlu Faustus’un sahip olduğu Faustianus Falernianus ve üçüncüsü en altta bulunan, sadece Falernianus olarak adlandırılan üzüm bağı (Plinius, Naturalis Historia 23.21; Horatius, Carmina 1.20.10; Propertius 4.6; Martialis 9.95; Silius 7.15.9). Bu bölgede günümüzde Rocco Di Mondragone ve  Monte Massico bağları vardır. Falernianus yüksek alkol içeren beyaz bir şarap olarak bilinmekle beraber [30’a 15], gecikmiş hasat üzümlerinden üretilir, hatta çeşitli dondurma ve soğutma işlemlerinden geçirildikten sonra tadı tam kıvamına getirilirdi. Şarap 15-20 sene toprak amphoralarda bekletilirdi. Şaraba koyu kahverengini veren de oksitlenmesiydi. Varro’ya göre (İ.Ö. 37), onun tat kalitesini arttıran yıllanmasıdır. (Rerum Rusticarum De Agri Cultura, 1.65)  Pergamumlu Claudius Galenus’a (İ.S. 129-200) göre, Roma İmparatorluğu’nda satılan her Falernum şarabının hakikîliğinden şüphe edilmelidir. Hatta Genç Plinius zamanında halk arasında, üreticilerinin şarabın kalitesini arttırmaktan ziyade  üretimini sıklaştırmaya yönelmesi sonucunda eski itibarını yitirdiği de söylenir. Plinius’un şarabı bölümlemesi şöyledir: sert yani austerum, tatlı yani dulcis ve zarif yani tenue. Galenus ise ikiye ayırır: sert yani austeros ve tatlı yani glukazon. Güney rüzgarının hakîm olduğu şarap mevsimlerinde, şarap tatlı ve koyu renkte olur [melanteros], fakat üzümler daha farklı bir ortamda toplanırsa, o zaman tadı sert ve rengi de ambere kaçar, sarımtırak olur.

[6] Bu bitkinin botanikteki adı Chicorium intybus’tur. Kuru toprak seven, yıllık bitkidir. İlkbaharda ekilir, yazın toplanır.

[7] Botanikteki adı Malva silvestris’tir. Küçük yapraklı ebegümeci, çit, yol ve eski duvar kıyılarında, harabeliklerde ama yalnızca insanların yaşadıkları yerlerin çok yakınlarında yetişir. Büyük yapraklı ebegümeci (malva grandfolia) ve öteki değişik cinsleri genellikle çiçek ve sebze bahçelerinde yetişir. Anadolu’da sekiz malva türü yetişmekte olup, bunların çiçek ve yaprakları bir ayrım yapılmaksızın “ebegümeci” olarak kullanılmaktadır.

[8] Hint sümbülü, sümbül yağı. Hafif baharatlı hoş kokusu vardır. Botanik bilimindeki karşılığı: Nardostachys jatamansi Antik Yunan’da Lavender (genus lavandula), Suriye’de Naarda, Hindistan’da şifalı bitkiler içinde Ayurvedic, Mısır, yakın doğu ve Roma’da Nardinium isminde lüks olarak görülmüştür. Plinius’un Naturalis Historia’sında 12 tür olduğu yazar. Yahudi-Hıristiyanlık geleneğine bakarsak, Süleyman’ın şiirinde iki defa geçer: 1:12 ve 4:13. Yeni Ahit, Markos 14, Yuhanna 12’de Lazarus’un kardeşi Meryem, İsa’yı bununla yağlayarak kutsar.

[9] “Lethe’ye ilişkin, cehenneme ilişkin, uyku getiren.” Burada işlediğimiz 14. Epod’da sanki Lethe Gölü, hayalinde şairin kasabasını kaplamış gibidir. Araştırmacı Kirk Freudenburg’e göre, uzun süre uyku hali ve unutkanlık, şairin yanılgısının ilk işaretidir. O da Lucretius’un De Rerum Natura’sının 3.1057-70 bölümlerinde anlatılanlara kapılmıştır: “aut abit in somnum gravis atque oblivia quaerit / aut etiam properans urbem petit atque revisit” (“Playing at Lyric’s Boundaries: Dreaming Forward in Book Two of Horace’s, Kirk Freudenburg Sermones”: http://halma-ipel.recherche.univ-lille3.fr/Dictynna/Articles/3Articlespdf/Freundenburg.pdf )

[10] Meliha Koşan, Horatiusta Mutluluk Anlayışı ve Mutluluğa Götüren Yollar, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1989, s.33.

[11] Horatius, Ode’ler, Epod’lar, Hicviyeler, Nameler, Çev. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Devlet Matbaası, 1931, “Önsöz V, VI”.

[12] Quinti Horatii Flacci Opera. Interpretatione et Notis, Pub. by Joseph Allen, Philadelphia 1828, s.383.

[13] Hymettus (Υμηττός) Atina yakınında balı ve mermeriyle ünlü bir dağdır. Edebiyatta Aesopus’un fabllarından birinde arı kovanındaki kraliçe arının, Hymettus Dağı’ndan gelerek Olympos’da tanrı Zeus’a bal getirdiği anlatılır.

[14] Karş. Plinius, Naturalis Historia 31.7; Plutarchus, Symposium 4.

[15] Karş. Cicero, Tusculunae Disputationes 5.

[16] İstiridye (zoolojide ostrea edulis  [genus ostrea], İngilizcede oyster) İ.Ö. 55 yılında Britanya’nın ele geçirilmesiyle birlikte İngiliz sularından, Yunan ve Roma sofralarına girer olmuştur. İstiridyenin sofralara uygun hale getirilişi, bu dönem için pek de yeni birşey değildi, Çin’de İ.Ö. 4. yy.’dan beri bu sistem vardı. (http://goo.gl/Pmyzx) Neticede Romalıların sevdiği bir yiyecekti, bkz. Iuvenalis, Saturae 4.140; 8.85; Plinius, Naturalis Historia 32.6; Aulus Gellius, Noctes Atticae 7.16.

[17] Güneş balığı. Yunancası skaros. Antik yazarlar tarafından papağan balığı şeklinde de yazılmıştır. (http://goo.gl/zprKo)

[18] Yabanî tavşan ile keklik arasında bir görünümü vardır bu kuşun, bu yüzden Yunanlar yabanî tavşana lagos dediğinden, ismi de onun ismine benzetilmiştir. Bkz. Plinius, Naturalis Historia 8.57; 32.1.

[19] Yunan ve Roma mitolojisinde pavo yani tavuskuşunun özel önemi vardır. Hera veya Iuno’nun en sevdiği hayvan olduğu anlatılır. Roma’da Quintus Hortensius, Romalılara, tavuskuşunun lezzetinden ilk bahseden kişidir, zaten çok geçmeden Roma’da favori yiyeceklerden biri haline gelmiş, M. Aufidius Lurco, tavuskuşlarını yetiştirip satarak zenginleşmiştir. Bkz. Cicero, Ad Familiares 9.20; Plinius, Naturalis Historia 10.20.45.

[20] Bu balık Latin edebiyatında yergilerde ve diğer düzyazılarda çoğu kere Tiber Nehri’yle ilişkilendirilir. Lupus isminin, Horatius ve Lucilius tarafından verildiği söyleniyor. Genel manasıyla, balığın asıl tanımını Juvenalis’te buluyoruz. Juvenalis, Saturae 5.104-106’da şöyle bahseder: “aut ‘glacie aspersus’ maculis Tiberinus et ipse uernula riparum, pinguis torrente cloaca -105- et solitus mediae cryptam penetrare Suburae.” Yani Türkçesiyle; “size ise suyılanının akrabası yılanbalığı, ya da buzdan benekler serpili Tiber balığı sunulur, kıyıların yerlisidir kendisi, akıp giden lağımda beslenip yağlanmış, alışıktır Subura’nın en iç mahzenlerine girip çıkmaya.” (15) Araştırmacı Palmer, lupus’un lüks bir yiyecek olduğu fikrinde değildir. Fakat gerçeğin tam olarak ne olduğu çok net değildir. Şehrin pis sularında yaşayıp, oralarda yakalandığı da söyleniyor (A. Y. Campbell, “Pike and Eel: Juvenal 5, 103-6”, Classical Quarterly, Vol. 39, No. 1/2 (Jan. – Apr., 1945), s. 46-48).

[21] Köprüler arasında yakalanan balık lezzetli olurmuş (M. Koşan, a.g.e., s.36).

[22] Libra, bir Roma ağırlık birimi; 0.326 kg. Ağırlığındadır.

[23] Bu balık yine Juvenalis, Saturae 5.92’de karşımıza çıkar: “mullus erit domini, quem misit Corsica uel quem Tauromenitanae rupes,..” Türkçesiyle “her şeyin dibine darı ekildiği zaman bile, Korsika ya da Tavromenium kayalıklarının gönderdiği kalkan balığı da efendinin olacak.”

[24] Plinius, Naturalis Historia 8.78’de, bu yaban domuzlarının çok vahşi olduğundan bahseder. Ona göre birbirleriyle dövüşmeden önce derileri sertleşsin diye ağaçlara sürtünüyorlarmış, o kadar vahşilermiş. Yine Sevilla’lı Isidorus’un Etymologiae 12.1:27’de bildirdiğine göre aper ismi, vahşiliklerinden gelmektedir; yani feritas, feritatis / yabanıllık ismiyle alakalıdır. Bu isimdeki f harfi p’ye dönüşerek aper’i oluşturmuştur. (http://goo.gl/L0z9r)

[25] Eskiçağda zeytinler olgunlaşınca toplanıp sofraya getirilirmiş. Yunan mitolojisinde, Athena’nın insanlığa hediyesidir. Ayrıca Hiristiyanlık dönemiyle birlikte barışın da simgesi olmuştur zeytin dalı. Ayrıca Nuh Peygamber’in, Tufan’dan sonra gördüğü ilk üründür zeytin.

[26] Roma’da leylekler, yuvalarını Augustus zamanına değin rahatlıkla istedikleri yere yapabiliyorlardı. Kimilerine göre, Asinius Sempronius Rufus praetor seçilince, halka leylek tadının güzel olduğunu öğretmiştir (Quinti Horatii Flacci…, J. Allen, s.387).

[27] Yaşam tarzı tam kiniktir, yiyip içmek ve barınmak gibi hayatta kalmasını sağlayan temel unsurlar dışında her şeyi fazlalık olarak görür. Bkz. N. Rudd, “The Names in Horace’s Satires”, The Classical Quarterly > New Series, Vol. 10, No. 2 (Nov., 1960), s. 161-178.

[29] Burada Avidienus’un bayram günü cenaze kıyafeti tercih etmiş olması yerilmektedir.

[30] Kinik Avidienus gibi tiplerle ün elde etmek için servetini hesapsız bir şekilde yiyip bitirenler arasında pek fark yoktur. Her ikisi de ayrı bakımlardan kötü yaşayan insanlardır. Bilge kişi, ne Avidienus ne de şan için servetini harcayanlar gibi yaşayandır, aksine, her şeyde orta yolu tutandır. Meliha Koşan bu konuda A. Weber’in  her hususta orta yolu tutma tavsiyesinde bulunan Horatius’un Aristoteles’e uyduğu fikrine katılmaz (M. Koşan, a.g.e., s.38).

[31] Prof. Palmer’ın bu konudaki görüşüne göre, Horatius’un burada bahsettiği “Eskiler” kokuşmuş domuz eti yerlerdi, çünkü modern dünyanın damak zevkinden yoksunlardı. Yine buradaki “laudabant”  ifadesinden, eski Romalılar’ın sürekli domuz eti yediği manası çıkarılmamalıdır. Horatius burada onların damaklarına bir sadelik ve erdem atfediyor. Yiyecek taze olduğunda, tüketimi de çok olacağından, kişiler obur ve kilolu olacaklar, bunun doğal sonucu olarak sağlık sorunlarıyla karşılaşacaklardır, işte buradaki etin kokuşmuşluğu bu sorun için bir önlemdir (T. Nicklin, “On Horace, ‘Satires,’ II. 2, 89-93”, The Classical Review > Vol. 13, No. 5 [Jun., 1899], s. 273).

[32] Frank Thilly, Yunan ve Ortaçağ Felsefesi, Çev: İbrahim Şener, İzdüşüm Yay., s.189.

[33] Y. K. Karaosmanoğlu, a.g.e., s.109.

[34] Prehistorik zamanlarda toplayıcı avcılar tarafından yenmek üzere mantar yetiştiriliyor, Antik Çağda ise mantarın gücü olduğuna inanılıyordu. Örneğin Mısır’da ölümsüzlük sağladığı düşünüldüğünden, mantarı yeme hakkı sadece Firavun’daydı. Halktan birinin mantara dokunma hakkı bile yoktu. [İ.Ö. 3000] Antik Roma’da ise, mantarın tanrıların yemeği (cibus deorum) olduğundan söz edilirdi. Rus, Çin, Meksika da dahil olmak üzere birçok kültürde, mantar yiyen kişilerin insanüstü bir güce kavuştuğu kabul edilirdi (http://goo.gl/yqyDZ).

[35] Horatius’un burada yenilebilir dediği ve Modern bilimin de kabul ettiği mantar cinsleri şunlar:  Benekli trikoloma, Botanikte adı tricholoma georgii olup özellikleri şunlardır: Şapka, kalın, düz ve dışbükey. Lameller sıkışık ve başlangıçta beyaz; sonra krem rengine döner. Sap silindirik. Et un kokulu, beyaz. Mavi saplı trikoloma, yani rhodopaxillus nudus, agaricales; şapka kalın, düz ve dışbükey, lameller mor, et mor. Roma İmparatorlarının en beğendiği mantar cinsi ise altın mantar‘dır, yani botanikteki adıyla amanita caesarea, agaricales. Bir yaz ve güz başı mantarıdır, kuru ve sıcak topraklı meşe ve kestane ormanlarında açıklıklarda ortaya çıkar. Biçimi şöyledir: şapka genellikle puldan yoksun ve 8 ila 20 cm çapındadır. Lameller altın sarısı rengindedir. Bu da onu, lamelleri de sapı da beyaz olan zehirli sinek mantarından ayırt etmeye yarar. Sap altın sarısı renkte, silindirimsi ve yukarıya doğru hafifçe incedir. Aynı altın renginde sarkık geniş bir halkası ve beyaz renkte kalın zarsı bir eteği vardır. Et beyazdır, şapkanın altındaysa sarı. Diğer yenilebilir mantarları sayarsak; konik kuzugöbeği [morchella conica, pezizales], kuzumantarı [boletus edulis, boletales], oyuk amanita [amanita vaginata, agaricales], klitopilus [clitopilus prunulus, agaricales], psalliota [psalliota campestris, agaricales], kara domalan [tuber melanosporum, tuberales], orman psalliotası [psalliota sylvicola, agaricales], boylu lepiyota [lepiota procera, agaricales], kanterellus [cantherellus cibarius, cantherellales], sarkodon [sarcodon repandum, cantharellales], sarı kanterellus [cantherellus lutescens, cantherellales], sütlü mantar [lactarius deliciosus, asterosporales], kuzu göbeği [morchella vulgaris, pezizales], mavi russula [russula cyanoxantha, asterosporales].

[36] Ege’deki Cos Adası’nda üretilen şarap.

[37] Bir tür midye.

[38] Akdeniz’de rastlanan karındanbacaklı yumuşakçalardan, kabuğu kemerli ve uzun dikenlerle kaplı bir deniz hayvanıdır. En uzunlarının boyu 8 cm’yi bulur.

[39] Napoli yakınında dağlık burun ve liman.

[40] P. Hadot, İlkçağ Felsefesi Nedir?, Çev. Muna Cedden, Dost Kitabevi, 2011, s.118.

[41] P. Hadot, A.e.

[42] P. Hadot, A.e.

[43] Bu iki tırnak içi ifade için bkz. P. Hadot, A.e.

[44] P. Hadot, A.e., s.118-119.

Reklamlar

7 comments on “Horatius’un Yemek Masası

  1. adsız
    09/01/2012

    devlet tarafından zapt edilmiş bir küçük tarlanın ortasında(eksi’de mi?),metin kalpli adam?,peki ya çocukları ve sürüleri ile? Ceres’in aşkına ? Ofellus gibi birinin senin yaptığını yapacağını sanmıyorum.

  2. gökalp
    13/01/2012

    merhaba, kusura bakma buraya atmak zorunda kaldım çünkü başka şekilde ulaşma imkanım yoktu. ekşisözlük’te atatürk’ün napolyon hakkındaki bazı sözlerini yazmışsınız. sonunda onun görüşlerini doğru anlayan birine rastladım dedim çünkü bizde genelde atatürk napolyon hayranı sayılır, tıpkı enver paşanın alman hayranı olması gibi. neyse, konuya gelecek olursak bazı eklemeler de kendim yapmak istiyorum. isterseniz mesajınıza ek olarak koyabilirsiniz. ayrıca genel olarak bilginizi, yazılarınızı ve en önemlisi üslubunuzu takdir ve takip ediyorum.

    Latife Hanım’ın kızkardeşi Vecihe 28 Ekim gecesini Yalçın Pekşen’e şöyle anlatıyor “…Atatürk krallığı sevmediğini söylerdi. Bu yüzden Napolyon’u da sevmezdi. Bize sık sık cumhuriyetten söz ederdi. Tabii biz cumhuriyetin ne olduğunu pek bilmiyoruz. Ama lafı geçerdi.”

    Mustafa Kemal, Napolyon’a benzetilmeye hep karşı çıkar, bir general olarak Napolyon’u takdir etse de onun kendi çıkarlarını Fransa’nın çıkarlarının üstünde tuttuğunu düşünürdü. “Napolyon taç ve şeref peşinde koşan bir maceracıdır” derdi.(Damar Arıkoğlu, Hatıralarım)

    bunları yanlış hatırlamıyorsam ipek çalışlar’ın “latife hanım” adlı kitabından almıştım fakat çok uzun süre önce kaydettiğim için sayfa no, baskı vs. hatırlamıyorum ulaşabilirsen kontrol edebilirsin. tabii sana kalmış.

    iyi günler.

  3. Geri bildirim: Petronius’un / Trimalchio’nun Yemek Masası « jimi the kewl resmi blog! (C. Cengiz Çevik)

  4. mutfak modelleri
    04/04/2012

    Param olsa da yeni yemek masası alsam 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: