C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Kısaca Stoa ve Hıristiyanlıkta Ordo Rerum (Nesnelerin Düzeni)

“Nesnelerin düzeni” olarak çevirebileceğimiz ordo rerum tamlaması, Seneca tarafından çoğu kere natura‘nın yani doğa’nın karşılığı olarak düşünülmüştür. Natura da, özü itibariyle Deus‘la yani Tanrı’yla eşitlendiğinden, nesnelerin düzeni de, Stoacı Seneca’nın zihninde tanrısal yapıyı işaret eder.

Örneğin Latincenin en kısa ifadeyle en fazla manayı verebilme kudretine sığınan Seneca yıldırım olayını, kabaca, bulutlarda biriken ateş’in yeryüzüne düşmesi olarak açıklayan Aristotelesçi fizik anlayışını, ateşin doğası gereği aşağıya değil yukarıya doğru meylettiği için asla düşmeyeceği fikrinden hareketle eleştirdikten sonra arınmış ateşin (expurgatus ignis) dünyanın koruyucu / gözleyicisi olarak en dış katmandaki sınırı ve dünyada olan biteni en güzel şekilde çevrelediğini söyleyerek bu kuşatıcılığı “nesnelerin düzeninin her yere hakim olduğu” (ordo rerum est) düşüncesiyle pekiştirir (Naturales Quaesitones 2.13.3).
Buradaki ordo rerum est ifadesini Türkçe düşünürsek ilkin “nesnelerin düzeni vardır” ya da “nesnelerde bir düzen vardır” çevirisinin uygun olduğu sonucuna varırız. Ancak bağlamda kast edilen, yukarıda da belirttiğim gibi, “nesnelerdeki düzenin her yere hakim olduğu”dur. Bu, Stoa kozmolojisinde, evreni çevreleyen en dıştaki ateş sınırından başlamakla birlikte, mikrokosmosa uzanır, zihinle kavranan ya da kavranamayan her şeyi kavrar, her şey ona tabidir, her şey ondan gelir. İşte Stoacıların kafasında canlanan Tanrı imgesinin teolojik yanında fizikî niteliği böyle açıklanabilir, Stoacı açıklama böyle olunca, Brad Inwood gibi sağlam Stoa analizcilerinin “Stoa fiziğinin doruk noktası teolojidir” demesinin ne kadar da yerinde olduğu anlaşılıyor.
Tanrı’nın yarattığı düşünülen düzenin bizzat Tanrı’nın kendisiyle eşitlenmiş olması, görünüşte bir problem ortaya çıkarıyor. Tanrı yarattığı şeyle yani soyut akışa verilen ismin kendisiyle eşitlenebilir mi? Stoa’da eşitlenebiliyor. Ancak Hıristiyanlıkta tam böyle değil, aradaki fark, Stoa’da tefekkürün Tanrı’yı bilmede başarılı, Hıristiyanlıkta başarısız olmasıdır. Bu yüzden kimi Kilise babalarınca Tanrı’yla eşitlenmeyen ordo rerum‘un ordo nominis‘e zıt niteliği ön plana çıkarılmıştır.
Buna göre, ordo nominis‘ten yani “ismin düzeni”nden hareketle şu düşünce ortaya atılmıştır: Bildiğimiz ilk şey, gerçekte en bilinebilir olan şey olmadığından, ordo nominis‘ten hareketle ordo rerum‘a varamayız / argüman öne süremeyiz. Zira bir isimle simgelenen kavramların düzeni, bildiğimiz kadarıyla isimlendirme yaptığımız için, bilgimizin düzenini gösterir. Öz ifadeyle, yaptığımız hiçbir isimlendirme ve betimleme, nesnelerin hakikî düzenine ilişkin “doğru” bilgilendirme yaptığımız konusunda bizi tatmin etmez. Daha da özleştirirsek, biz hakikati, tefekkürle bile, “tam anlamıyla” tarif edemeyiz. Ralph M. Mclnemy bunu şu şekilde dillendiriyor:
[Hıristiyanlıkta] Tanrı asla kavranamaz ya da betimleyici terimlerle tarif edilemez, aksine onun sonsuz kusursuzluğuna uygun olan, ona doğru bir şekilde atfedilmiş olan, ismin mantığını kavrarız sadece.” [*]
Burada karşımıza çıkan “isim mantığı”nın terminolojideki karşılığı ratio propria yani “özgü mantık”, bir şeye (Tanrı’ya) özgülüğün mantığını kavrarsanız, o şeyin (Tanrı’nın) esasta nasıl olduğuna ilişkin “tam” bir isimlendirme başarısını gösteremeseniz de, neticede mantığı kavramış olmanızdan ötürü, isimlendirme girişiminiz başarıyla sonuçlanmış olur, başka deyişle, Tanrı’nın yüceliği karşısında güdük zihninizle yapabileceğinizin en iyisi budur.
Bu yüzden Thomas Aquinas şöyle diyor:
Nec oportet, si dicimus quod deus est esse tantum, ut in errorem eorum incidamus, qui deum dixerunt esse illud esse universale quo quaelibet res formaliter est.” [**]
Gerek yok, tanrı’nın, her şeyin biçimsel olarak kendisinden meydana geldiği evrensel yapı olduğunu söyleyenlerin düştüğü hataya düşerek, tanrı’nın ne kadar yüce olduğunu söylememize!
O halde, Tanrı’nın ne kadar yüce olduğunu (tantus) hiçbir zaman anlayamayacağız, öyle mi? Zaten anlamanın bir anlamı yok, bizden beklenen anlayabilmemizden ziyade inanmamız. İbrahimî dinlerin bilhassa yaşamımıza kattığı şey zaten bu, yani anlamadan ziyade inanmaya yani hür iradeyi zincirleyen vicdanî karar mekanizmasına indirip, Tanrı’nın “tantus” olduğunu bile dile getirmemizin yersizliğine (nec oportet) vurgu yapıyor. İnan, geç. Sana düşmedi ordo‘nun içeriğine ilişkin detaylı bir anlama sürecine girip de alnın dik ayrılmak.
Oysa Seneca ne rahattı, bakıyordu doğa diye bir şey var (ya da var olduğunu kabul ediyor) işte o tanrısaldır diyor: “Vis illum, naturam vocare, non peccabis; hic est ex quo nata sunt omnia, cuius spiritu uiuimus” “Tanrı’ya doğa demek istersen, günah işlemiş olmayacaksın, [zira] doğan her şey ondan geliyor, onun soluğuyla / ruhuyla yaşıyoruz.” Gayet basit, ordo yani düzen varsa, işte o tanrısaldır, öyle olmasaydı ben onu anlayamazdım, Tanrı ancak anlaşılabilir ise “anlamlı”dır, tıpkı nesneler aleminin kendisi gibi.
Tekrar Thomas Aquinas’la kapatmak istersek entiriyi, Seneca’nın aksine, ondaki tanrı eşitlemelerinin ve isimlendirmelerinin ne denli büyük bir problem teşkil ettiğini gösterebiliriz.
Cum igitur dicitur ‘deus est bonus’ non est sensus, ‘deus est causa bonitatis’ vel ‘deus non est malus’; sed est sensus, ‘id quod bonitatem dicimus in creaturis, praeexistit in deo’…”
Denirse ki ‘Tanrı iyidir’, bu bir sezgi değildir, ‘Tanrı iyiliğin nedenidir’ ya da ‘Tanrı kötü değildir’ dersek de, bunlar birer sezgi değildir; ancak şu sezgidir: yaratılmışlarda iyilik olarak bulunduğunu söylediğimiz şey, Tanrı’da evvelce bulunmuştur.” [***]
Bu yaklaşım aynı zamanda kötülük probleminin Thomas Aquinas tarafından çözümüdür, doğanın düzeni gibi, Tanrı’nın düzeni de örtük bir düzen fikriyle açıklanarak, iyilik gibi kötülüğün de “doğrudan” Tanrı’dan gelmediği dile getirilmiş olur. Buna göre her şeyin kaynaklandığı asıl ordo asla insan tarafından bilinemez, her şey oradan kaynaklanıyorsa, zaten “iyilik” veya “kötülük” gibi nitelikler Tanrı’nın özsel / substantial sorumluluğu altında olmaz, biz ancak gördüğümüz kadarıyla bir şeylere “iyi” ya da “kötü” deriz. Ratio böyle işliyor Aquinas’ta. Oysa Seneca için gayet basitti, “causa causarum” demişti Tanrı için yani “nedenlerin nedeni”. Ben de “ne kadar basitse o kadar iyidir” diyerek konuyu kapatıyorum, Senecacı (gavurların deyişiyle “Senecan”) tavrım işinize gelirse.
Yıldızlar
* Ralph M. Mclnemy, The Logic of Analogy: An Interpretation of St. Thomas, Springer, 1971, s.161.
** De ente et essentia, cap.6.
*** In 1 sent. d.2.q.1.a.3; John F. Wippel, The Metaphysical Thought of Thomas Aquinas: From Finite Being to Uncreated Being, CUA Press, 2000, s.538.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: