C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Foucault’dan Kuşkuculuğa…

Foucault şiddetli ve radikal kuşkuculuğu savunurken gailesini (“tüm metinlerinin temel gailesi” olarak düşünün) şöyle betimliyor:

(Gailem) delilikle, normallikle, hastalıkla, suçla ve cezayla ilgili kimi kanıtlanmaya gerek duymayacak ölçüde açık kabulleri (self-evidences) ve basmakalıp sözleri (commonplaces) çürütmeye yardım edecek; diğer birçok şeyle birlikte onlar üzerinde de duracak; böylece kesin deyişler (phrases) artık öyle rahatça dillendirilemeyecek, kesin eylemler de keza (gerçekleşmeyecek) veyahut en azından bundan böyle öylesine tereddütsüz gerçekleşmeyecekler; insanların şeyleri kavrama ve yapma yollarındaki kimi kesin tavırları değiştirmeye yarayacak, tolerans eşiklerinin ve duyarlılığın oluşumlarına ilişkin bu zorlu yer dönüşümde iştirakçi olacak (*).
Buradaki konum doğrudan fukonun kendisi olmadığından, genel olarak onun tutumundan ziyade onun gösterdiğine baktığımı söylemeliyim (her gösterene bakmam, fuko gösterirse bakarım). Bir insan neden bunu yapar, yani neden kuşkulanır? Bırak işte, kim nasıl diyorsa, nasıl kabul ediyorsa, öyle kalsın. Olmaz mı? Kuşkucu “hayır olmaz” der. Çünkü kendi haline “bıraktığımız” kişinin inandığı ve söylediği şey, balta girmemiş bir ormanın içinde kendi başına istediği şeyi yapmasına benzemiyor. Gerçi, öyle bir durumda da, diğer insanların sosyal ve kültürel sorumlulukları devreye girebilir, örneğin bir kişinin yeni doğmuş kızını/oğlunu bir ormana götürüp senelerce beslediğini ve bebeklikten itibaren düzenli olarak onu cinsel obje olarak istismar ettiğini düşünün. Söz konusu kız/oğul küçüklükten itibaren alışageldiği (belki Stockholm sendromuna yakalandığı), dış dünyadan ve onun değerlerinden kopuk bir şekilde maruz kaldığı eylemleri doğalmış gibi kabul ederek gelişecek, hiçbir vakit insan doğasının çektiği bu zahmetlere layık olmadığını söyleyen medeniyetten bihaber bir şekilde babasına teslim olacaktır.
Bu durumda medeniyetin bekçileri babayı ve kızını/oğlunu ormanda tespit edince değer yargılarıyla kızı/oğlu babanın elinden kurtarmaya çalışacaktır, çünkü medeniyet kendi varlığının en büyük göstergeleri olan ulaşım ve iletişim yoluyla “ulaştığı” her noktada kabullerini temel alarak, örneğin (uyduruk hikâyemize göre) bir suç ve ceza ölçüsü belirler, alışmış oğlu/kızı dışında başka hiç kimseye zararı dokunmayan babayı medeniyetin merkezine yani forumun bulunduğu kente çeker ve mahkemede cinsel istismardan yargılar, babayı ve kızı/oğlu o halde ormanda bırakmaz. Demek ki, medeniyet tahakkümcüdür.
Örneği ormandan verdiğime bakmayın. Avusturya’da kızını mahzene kapatıp senelerce ona tecavüz eden baba haberini hatırlayacaksınız, medeniyet ona da karışmıştı (**). Medeniyetin ona karışmasının nedeni olayın kendi içinde gerçekleşmiş olması, yani toplum içinde yaşanmış olması değildi. Medeniyetin olduğu değil, yukarıda da göstergesi olarak bahsettiğim gibi, ulaştığı her yerde kendi kabullerine göre tahakkümcü olmak zorunda olduğu açıktır. Peki, ben buna niye takıldım gecenin bu yarısı? Şu yüzden:
Geçenlerde yazdığım üç yazıda (girdiğim üç entiri) Stoacılar ve ensest meselesini ele alıp ensest gibi “kötülük”lerin zeitgeist tarafından insanlığa dayatıldığı sonucuna varınca yığınla mesaj aldım. Bu mesajlardan bir kısmı “biz stoacıları böyle bilmezdik” temalıydı (metinleri kaynağından okumazsan, yanlış bilirsin elbette), bir kısmı ise enseste cevaz veren türden. Özellikle de ikinci kısım burada ilgimi çekiyor. Meğerse bu konuda ancak “canım banane elalemden” ölçüsünde enseste “olur” verenlerden (bunların “olur”u, olayın kendilerini ilgilendirmediğini düşünmelerinden kaynaklanıyor, yoksa olayın kendi doğasına göre doğru ya da yanlış olduğunu düşünmüyorlar, oysa çağımızın batıcıl çağdaş medeniyet algısı insanın sadece kendisinden değil, başkalarından da sorumlu olduğunu dayatıyor) ötesini düşünenler de varmış.
Örneğin mesajlardan birinde “doğaya uygun olduğu müddet, ensest de uygundur” mantığını benimseyen ilk stoacıları aratmayacak ölçüde “bir insanın kendi doğurduğu/doğurttuğu bir şeyle (yani “ana oğul / baba kız” kardeşler arası değil) cinsel temas kurmasının doğal olduğunu, çünkü iki kişinin herhangi bir zaman diliminde, kendi istençlerinden başka yükümlülük tanımaksızın meydana getirdiği bir canlının ‘kullanım hakkının’ yine o iki kişide olduğunu, bu yüzden ensestin de doğal karşılanması gerektiğini” savunulduğunu gördüm. Oysa temelde hatalı bir düşünceydi bu (ve benzer cevazlar).
Hatalıydı, çünkü bu muhakemeye varan kişinin de dahil olduğu medeniyet, yukarıda bahsettiğim gibi, tahakkümcüdür. Kendi bekası uğruna, iştirakçilerini denetler ve oluşturduğu açık ve gizli toplum sözleşmelerini yürütür. Onun içinde (ya da onun ulaştığı yerde) yaşayıp onun değerlerinden kendini soyutlayamazsın. İki kişinin arzusuyla dünyaya getirilmiş olması, o kişinin de tıpkı anası ve babası gibi medeniyete dahil olmasına engel değildir. O da dogmatik değerler üzerine kurulu medeniyetin bir parçası (örneğin vatandaşlık hukukuyla bir ülkeye bağlı olarak yasalara tabi olmayı düşünün) olduğundan, tahakkümcü medeniyetin şemsiyesi altında korunur. Kimse sadece anne-babasının yükümlülüğü altında değildir, çağdaş medeniyetin şemsiyesi altındaysa.
Peki, İsa’nın “ben babayla oğulun, anneyle kızın, gelinle kaynananın arasına ayrılık sokmaya geldim” demesi (***) gibi çağdaş medeniyetin aile yaşantısına müdaheleciliği bile bizim, tüm insanlığın üyeleri olarak sınırlarımızı aşma konusunda ne kadar eli kolu bağlı fertler olduğumuzu göstermiyor mu? Medeniyetin açık yasaları ve örtük adetleri ne kadar ampirik gözleme dayalı realist ve rasyonel çözümler bulursa bulsun, delikleri ne kadar kapatırsa kapatsın, neticede insanlığı el altında tutan bir tür ön-kabuller çöplüğüne çevirmeye devam edecek. Ve biz ancak medeniyet ve toplum izin verdiği ölçüde kendi sınırlarımızı aşabileceğiz, çünkü toplum, söz konusu mesajda bahsedilmeyen ama onun da nedeni olan şeyden ötürü, yani insanın en mahrem yaşamına, en yakınına dek karışan tahakkümcü gücünü medeniyetin kendisinden almaktadır.
Peki, toplumdaki gelişim, ilerleme, onlara ne diyorsun?” Önce elini indir, “toplumda gelişim, ilerleme” olmaz, toplumun kabul ettiği ya da üzerine değer inşa ettiği kavramlarda değişme, gelişme ya da her ne karın ağrısıysa o olur. Toplum her ne koşulda olursa olsun, söz konusu değerler etrafında kümelenmiş insanlar yığınıdır. O son görüngüdür. Bu görüngünün kendi içindeki tahakkümcü yapının savunageldiği değerler ise sadece bir yolla sorgulanır, yani kuşkucu temayülle. Bu da, klâsik kuşkucuların dediklerine bakılırsa, sadece muhakemede kalan bir temayüldür. Foucault’nun radikal kuşkuculuğu da bu kapsamda değerlendirilmeli, yani Foucault’nun kabullerin “artık tereddütsüz gerçekleşmemesi” arzusu ancak muhakeme sürecinde geçerlidir, buradan hareketle onun enseste cevaz verdiği düşünülmez, onda sadece neden cevaz verilmediğine “radikal bir kuşkuyla” yaklaşılır ve “tereddütsüz kabul edilmiş” olan şeylere tereddüt esansı katılır.
Başka deyişle, kuşkucu, ensest örneğinde olduğu gibi, toplumun üzerinde uzlaşmışçasına dogma oluşturduğu bir şeyin nasıl savunulduğunu inceler ve adeta dogmatikleri, kendilerine çeki-düzen vermeye zorlar ve onlara başka savunma yollarını denemeleri için şans tanır. Bu yüzden dogmatiğin en iyi dostu, acı söyleyen kuşkucudur.
Demek ki, ensest örneğinde olduğu gibi, bana mesaj yoluyla ulaşanlar bazında en azından, dogmatikler tarafından ikna edilememiş birileri mevcut. Kuşkucular, dogmatiklere eksiklerini gösteren aynalar gibidir, bu yüzden dogmanın sağlamlaşmasına çalışırlar, diyebiliriz.
Foucault’nun gailesindeki tolerans ve duyarlılık özlemi de, biraz eşelenirse, dogmatikçedir. Bir düşünürün ensest de dahil olmak üzere herhangi bir konudaki radikal kuşkuculuğu da dogmatikçedir. Aslına bakarsanız insanın olduğu yerde dogma hep vardır ama onun sınırlarını çizen etkenlerin ne olduğu önemlidir sadece. Zeitgeist çiziyorsa, medeniyet çiziyorsa güzel, gece yastığa kafanızı koyduğunuzda uydurduğunuz bir bahane çiziyorsa, aykırı olması koşuluyla, kötüdür. Dogmanın iyi ya da kötü olup olmadığıyla ilgilenmeyen klâsik çağ kuşkucularının toplumun günlük yaşamındaki doğal akışı (ki bunu da dogmatik kabullerin eseri ve esiri olarak değerlendirebiliriz) temel almasının nedeni buydu. Empiricus’un “insanlar harekete ve oluşa karşı muhakemelerle uğraşmadan karada ve denizde seyahat ediyor, gemiler ve evler yapıyor, çocuklar doğuruyor(****) demesi bundandı. Hem dogmatikçe oluşturulmuş insanlık eylemlerini kabul ediyorlar (*****) (ki bu kabul de dogmatikçedir) hem de dogmatikliğin doğasına karşı çıkıyorlar, nasıl oluyor bu?
Oluyor çünkü enseste cevaz verilmemesini muhakeme yoluyla çürütmek yani ensestin yasaklanmasına kuşkuyla yaklaşmak başka, enseste cevaz vermek ve onu yasal görmek başkadır. Kuşkuculuk yani septisizm bir karşıt-muhakeme eğlencesi, her yeri saran hybrid-dogmatiklerine ayna tutma ve kravatlarını, eteklerini düzeltme görevini üstlenmedir. Kuşkucu da medeniyetin bir parçasıdır, kuşkuculuk da. Muhakemede kalmış kuşku, eylemdeki her türlü kabule karşıdır ama kendisi de bir tatbikçi olmaktan kaçamaz.

Foucault ile başladık onunla kapatalım.

“İnsanların yargılamayı sevmesi şaşırtıcıdır.  Yargılama her zaman, her yerde geçerlidir. Belki de insanlığın yapmaktan vazgeçemeyeceği en basit şeylerden biri. Çok iyi biliyorsunuz ki, son insan, radyasyon son düşmanını da küle çevirince, cılız masasına oturacak ve şahsî sorumluluğunu (individual responsible) yerine getirecek… Yardım edemem ancak yargılamaya çalışmayacak bir eleştirinin (criticism) hayalini kurabilirim.” (******)

Bize kuşkuyla bakan yıldızlar 

* M. Foucault, ‘Questions of Method’, The Foucault Effect: Studies in Governmentality, Ed. by G. Burchell – C. Gordon ve P. Miller, University of Chicago Press, 1991, s.83; Sara Mills, Michel Foucault, Routledge, 2003, s.112.

** http://www.radikal.com.tr/... ; http://www.guardian.co.uk/uk/2010
*** Matta 10.35.
**** Sextus Empiricus, Pyrrhonculuğun Genel Esaslarıii.244.

***** Leo Groarke, Greek Scepticism: Anti-realist Trends in Ancient Thought, Mcgill-Queen’s Press – Mqup, 1990, s.153.
****** M. Foucault, “The Masked Philosopher”, Michel Foucault: Politics, Philosophy, Culture: Interviews and Other Writings, 1977-1984, Ed. by L. Kritzman, Routledge, 1988, s.326.

Share |

Reklamlar

One comment on “Foucault’dan Kuşkuculuğa…

  1. Anonymous
    04/08/2010

    >jimi'nin kızının ilk görüldüğü yer burası. jimi keşke bu yazılarını kitaplaştırsa. ondan o kadar çok şey öğrendim ki bütün yazılarını okudum. yazılarını kitaplaştırarak benim gibi başka insanlara da çok şey öğreteceğini düşünüyorum. yanılıyor muyum?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 27/07/2010 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , , , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: