C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Latincenin Ruhu: Anima Latinae

Armand Mattelart şöyle diyor: “Avrupalı bilincini taşıyan ilklerden olan Erasmus için, insan ve Hıristiyan olmanın gereği, halkları birbirine karşıt kılan ulusçuluğu ve ulusal dilleri tanımamaktır. Yalnızca Latin dili, büyük bilginlerin kardeşliğiyle paylaşıldığı için, evrensel sıfatını hak eder.”[1] James Ferguson’a göre Latince yazma düşüncesi her daim kendine yandaş bulmuştur. Bir yazarın ana dili kabaysa, sertse; seslendirmede melodik değilse; anlamı aktarmada yetersizse, doğal olarak daha iyi bir dil bulmaya çalışacaktır.[2] Latince, işte aranıp da bulunan bu dildir. Latince uzunca bir süre evrensel bir dil olmuştur.

J. Ferguson’ın ifadesine bakalım: “Latinceyle aktarılan ne varsa, aydınlanmış uluslardaki (“more enlightened nations of the world”) aydınlar (“literati”) derhal anlamaktaydı. Bir aciliyet durumunda, Latince metinler aydın olmayanlar da anlayabilsin diye yerel dillere çevrilirdi. Işık kaynağı (“light”) bu yüzden yukarı kaldırılır, ışığını daha uzaklara ve daha fazla yayabilsin diye. Bu ışıkla, en uzak ülkeler de kendi meşalelerini (“torches”) yakabilir (“illume”); parlaklıklarını en uzak ve en karanlık köşelere saçabilirler. Fakat ışık kaynağı, sadece bir ülkeye görünecek şekilde yerleştirilirse; onun aydınlatıcılığına kesin bir şekilde ket vurulmuş ve o, ilk çıktığı yerin sınırları içinde bırakılmış olur. Bunun gibi Latince yazmak da bilimden elde edilen kazancı / bilimsel edinimi (“acquisition of science”) Avrupa çapında, büyük ölçüde yaymak ve paylaştırmak anlamına geliyordu.” [3]


Latince yazan kişi, sadece eserinin (her tarafa) yayılmasını değil, aynı zamanda kalıcılığını da düşünmüş olur. Yapısını mermerden kurar; heykelini altından yapar; en nihayetinde “zaman”ın küçültemeyeceği ya da aşındıramayacağı bir değere ve sağlamlığa kavuşmuş olur. Oysa Dutch ya da Gal dilinde; hatta İngilizce bile yazsa; yazdıkları birkaç yüzyıl sonra, ahşap bir kulübe gibi, bozulmaya yüz tutacaktır.[4] İnsan aklının gelişimi, insanlar için tatları korumaya ne kadar bağlıdır, anlamaya çalışalım. Bu tatlar unutulduklarında, herkes cehalet gecesine ait karanlığın ne ölçüde gölge şeklinde dünyanın üzerinde olduğunu bilir. Bu tatlar gizlendikleri yerlerden çıkarıldıklarında ise olağanüstü, neşeli Güneş ufukta belirir; birden cehaletin karanlığını, batıl itikatın görünümlerini def eder. Özgürlük ve bilim, kafasını kaldırır; dinin kendisi, Yunanistan’ın ve Roma’nın kitaplarına olan büyük minnet borcundan utanmaz.[5]

İyi Latince yazan biri, ilgisini kendi ülkesinin en iyi örneklerine yönelterek onlardaki güzellikleri seçip taklit edebilme ve kendi dilinde de iyi yazabilme imkânına erişecektir. Kişi, büyük bir dikkatle ve ilgiyle Latince yazmalıdır; bu sayede doğruluk (“correctness”) alışkanlığı kazanacak; böylece herhangi bir dilde bir şey yazmaya kalkıştığında hata yapmayacaktır.[6]

Avrupa Yeniçağ’ında birçok üniversite, lise ve her alanda yeni eğitim kurumu kurulmuştu: Pforzheim’dan John Reuchlin; Rotterdam’dan Erasmus; Hutten’dan Ulrick gibi aydınlar ortaya çıkmıştı. Bunların ve benzerlerinin oluşturduğu yeni kültürün her temsilcisine Hümanist denmişti. Ülkedeki hümanistler birbirine bağlanıyordu. Latince, bütün bu eğitimli aydınların ortak diliydi; Latince yazılmış mektuplar paylaşılıyordu.[7] Avrupa uluslarının kendilerine ait edebiyatları etkin değildi; Latince tüm Avrupa boyunca sadece aydınlar için değil Hıristiyan kilisesi için de evrensel dildi.[8] Bu bütünlüğün etkilerinin ne kadar kalıcı olduğunu iyi anlamamız gerekiyor; zira Richard D. Chessick’in belirttiği gibi; günümüzün belki de en iddialı “evrensel dil” adayı İngilizce iletişime ve global kapitalizme oldukça uygundur. Ancak Latince gibi kültürel simgelerden oluşmamaktadır ya da bu faktör, onda, Latincedekiyle karşılaştırıldığında neredeyse bir hiçtir. Latince, Avrupa’nın üzerinde yüzyıllarca birleştirici bir unsur olmuştur. T. S. Eliot’un da bildirdiği gibi, Latince Avrupalıları bir nevi zamanın taşralılığından korumuştur. Latince, aydın düşüncenin ve kültürel çok yönlülüğün bereketli kaynağı olmuştur.[9]

—————————–

[1] A. Mattelart, Gezegensel Ütopya Tarihi: Kehanetsel Kentten Küresel Topluma (Histoire de l’Utopie Planétaire De la Cité Prophétique à la Société Globale), Çev. Ş. Çiltaş, Ayrıntı Yay., 2005, s.33.
[2] J. Ferguson, The British Essayists, J. Richardson and co., 1823, s.11.
[3] J. Ferguson, A.e., s.12.
[4] J. Ferguson, A.e.
[5] J. Ferguson, A.e., s.12-13.
[6] J. Ferguson, A.e.
[7]M. Behr, Outlines of Universal History: From the Creation of the World to the Present Time, Pub. Hickling, Swan and Brewer, 1858, s.207.
[8] T. S. GRIMKÉ, Reflections on the Character and Objects of All Science and Literature, and on the Relative Excellence and Value of Religious and Secular Education, and of Sacred and Classical Literature: In Two Addresses and an Oration with Additions and Improvements : with an Appendix, H. Howe Press, 1831, s.129
[9] R. D. Chessick, The Future of Psychoanalysis, SUNY Press, 2006, s.43.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: