C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Cato nezdinde Seneca’nın bilgesi siyasete bulaşmamalı mı?

Başlıktaki soruya verilebilecek en kısa cevap, “evet, bulaşmamalı” olabilir. Zira Seneca kendisi “saray filozofu” damgası yiyecek kadar sarayda Nero’yla içli dışlı olup ona hocalık yaparken gününü gün etmişse de (abartıyorum) ideal Stoacı bilgenin Bizans oyunlarıyla dolu olan devlet içi çatışmalara bulaşmaması gerektiğini düşünmektedir.  “Onlar kendilerini kurtarır, olan sana olur” kadar değilse de gerekçesi kolaylıkla anlaşılabilir: Bu kurtlar sofrasında seni harcarlar.

Kurtlar sofrası derken, odağında 90larda halkın yaygınlıkla benimsediği yiyici politikacı algısı üzerine inşa edilen salt şahsî menfaat elde etme çabalarını kastetmiyorum, abartmak için “baya baya” derler ya işte tam öyle, baya baya iç savaşta taraf olma, devleti, ona ya da başka değerler yığınına eklemlenen bir ideolojiyi savunma veyahut egemen kılma çabalarını kastediyorum, burada arkası ya da örgütü olmayanın harcanması zor değildir. Seneca da böyle düşünüyor bir mektubunda (metin hem düşünmenin kendisi, hem de düşünülenin aktarıldığı şey mi?) ve Uticalı Cato’yu Caesar ile Pompeius arasındaki iç savaşta taraf olduğu için eleştiriyor görünür.

Mektubun (numarası 14) muhatabı her zaman olduğu gibi Lucilius (Epistulae Morales ad Lucilium, Lucilius’a Ahlak Mektupları), ona diyor ki, “her yanımızı güvence altına alalım” (14.10). Oysa Stoacı bilgenin öncelikle asketik yani çileci olduğu akla gelir, Stoa çilecisi için  kişisel güvenlik arka plandadır ve ancak ebediyetin kuşatıcı tanrısal ruhuyla bütünleşmesi durumunda esas güvenliği sağlanır, zira esas olan onun diğer bütün insanlarda olduğu gibi ruhudur. Stoa çilecisi ya da bilgesi beden yaşamını küçümsediğine göre kendisini güvence altına almayı istememek zorunda ama Seneca başka eserlerinde, örneğin çevirisini yaptığım Doğa Araştırmaları‘nda bireylerdeki ölüm korkusunu herhangi bir şekilde, acı çekerek ölebileceğimizi hatırlatarak aşmaya  çalışıyor ve bir nevi bedenin çekebileceği potansiyel acılara karşı önceden teselli sunuyordu. Bu mektubunda ise bireyi kendi başına felsefe yapmaya çağırıyor ve bunun diğer insanlarca küçümsenesi bir uğraş olarak görülmeyeceğini söylüyor (14.11). Cicero ise tam tersini düşünüyordu, özellikle de Yükümlülükler Üzerine‘de topluma ve devlete yarar sağlamayan kişisel felsefe çalışmalarının gereksizliğinden bahsediyordu, bu yüzden onun için Stoacı Cato’nun felsefesiyle karakterinin yaptığı işlere damga vurmasını övüyor ve özellikle de ülkesini savunmak için sergilediği cesareti yüceltiyordu. Seneca da muhtelif eserlerinde Cato’nun bu cesaretini övse de, burada bahsettiğimiz mektubunda bu cesaretin sergileme alanı olan siyaseti ve ondaki çekişmeleri bilgenin ya da felsefeyle uğraşan birinin girmemesi gereken tehlikeli bir yer olarak görür, etrafına adeta dikenli tel çeker.

Bu minvalde iktidar hırsıyla gözü dönmüş olan iki adamın yani Pompeius ile Caesar’ın arasına girip  ikisini de hırpalamasını gereksiz bulur (14.12). Artık Roma’da özgürlük ayaklar altındadır, iç savaş sırasında cesareti tatbik etmenin ya da sınamanın bir anlamı yoktur, sadece cesaretin mi? Hayır tabi, adaletin ve Stoacılık dendiğinde akla gelebilecek tüm erdemlerin.

Seneca anakronik bir şekilde seslendiği Cato’ya açıkça “sana ne” der, “senin bu işte rolün yok, şu ya da bu kazanmış, seni ne ilgilendirir?” diye sorar (14.13). Sonraki dönemde yaşadığı ve dolayısıyla Cato’nun başına gelenleri bildiği için, onun bu iç savaş sırasında halk tarafından nasıl hırpalandığından, kürsüdeyken nasıl birden kendisini hapishanede bulduğundan bahseder. Bir vatansever olan Cato’nun vatanı iç savaş eliyle çökerken çektiği ızdırabın boyutu ne olursa olsun (örneğin Lucanus onu baba, Roma’yı da onun ölmüş oğlu olarak görür, yani Cato iç savaş sırasında evlat acısı çeker, kendisini oğlunun cenazesindeymiş gibi hisseder: Lucanus 2.388; 297-301), duygularına ket vuran ve sertliğiyle tanınan Cato’nun böyle bir durumda bağırıp çağırmaktan başka elinden hiçbir şey gelmemiştir, ki bu sesi dinleyen de olmamıştır.

Aslında olmuştur, bugün Cato’dan iç savaş sırasında -Pompeius’a meyletmekle birlikte- olası tek adam rejimine karşı üçüncü yani sadece Roma devletinin tarafını cesaretle savunduğu için bahsediyoruz. Eğer Cato Seneca’nın anakronik çağrısını dinleme imkanını bulsaydı, kendilerini yaşama kuralları ve insanlık yasaları koymaya adamış olan diğer siyaset-dışı, apolitik, twitter’da çiçek böcek fotoğrafı paylaşan Stoacıların yanında yer alırdı. Oysa o Caesar’a karşı savaşmış, mevcut rejimi ve vatanını savunmuş, tüm kara ve denizler düşmanının askeri gücüyle çevrelendiğinde yenilmemiş bir Romalı olarak poz vermek için böğrüne kılıcınıCato saplamıştır. (Bu konu için bkz. “Nerede Uticalı Cato’nun Kılıcı?“) Yukarıdaki aktarımı düşünürseniz, kendisini güvence altına almadığı için suçludur Seneca’nın gözünde, bu göze göre toplum önünde böyle büyük sorumluluk almak bir çılgınlıktır (Ruh Dinginliği Üzerine 12.1-7), yani ideal bilgeyi iktidar savaşından uzakta, inzivada, kitaplarına gömülü halde konumlandırır.

Elbette bu tür iktidar savaşının filozofun da yaşamını doğrudan ilgilendiren sonuçlar doğuracak olması baştaki “kendini güvence altına al” ilkesinden ötürü filozofu inzivaya çekilmek dışında, aktif ve proaktif bir tavır takınmaya zorlayacağı an ve dönemler de olabileceği akla gelebilir. Şüphesiz ki bu Seneca’nın çözemediği ya da onun aklına bile gelmemiş olan bir sorundur, keza Lucanus da  Pharsalia‘da aynı soruna değinir ama Brutus’a Seneca’nın buradaki görüşünü söyletip (2.249-250) Cato’ya onu dinletmeyerek sorunu çözer de. Lucanus’un Cato’su -Seneca’nın da dediği gibi- zaten Roma’da ölü bulunan bir ideal için dövüşüyordu, onun siyasî açmazı ve onu intihara sürükleyen asıl neden buydu, başka deyişle  Cato kaybetmeye olduğu kadar ölmeye de yazgılıydı. Belki de Seneca gibi, Epictetus’u da dinleyip “tiranın hiçbir buyruğunun gerçek (ruhanî) özgürlüğü etkilemeyeceğini” (Epict. 1.29; 3.24.103-107; 4.1.86-90) düşünerek bir insanın her zaman Caesar yerine tanrıya tapmayı tercih edebileceğini göz önünde tutabilir ve dünyevî fırtınaların ortasına kırılgan kayığıyla dalmayabilirdi. Ancak bu yaşamdaki her durum için geçerli değil midir? Güçlünün yandaşı bile olmayacak kadar kendi kabuğumuza çekildiğimizde bir toplum canlısı ve Seneca’nın resmettiği filozof olarak yaşayabilme imkanımız var mı? Stoa bilgesinin ve filozofunun imkansızlığının anahtarı bu sorguda bulunuyor, toplumdan kaçarak Stoa ilkelerini ama özellikle de cesareti “yaşama” geçiremeyiz, zira yine Seneca’nın muhtelif eserlerinde ama özellikle de Tanrısal Öngörü Üzerine‘de bildirdiği gibi, sınanmamış cesaret cesaret değildir ve kaptanı fırtınalı denizde tanırsın, dolayısıyla her şeyden önce cesur Stoa bilgesi varlığını bizatihi toplumda bulunup orada hünerlerini sergilemesine borçludur.

Bu perspektifte cesursan, en nihayetinde toplumdasın demektir, zira kendi başına cesaretini sınayamaz ve bunu bir ahlak değerine dönüştüremezsin, gerçi çile çekebilirsin, çilede ziyadesiyle bireyin kendisine dönük olan farklı bir ispat çabası vardır, başka deyişle Stoacı bilgenin cesareti toplumsal, çilesi tek kişilik olmaya mecburdur.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: