Dr. C. Cengiz Çevik (Klasik Filolog) – Blog

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümü, Dr.

Augustinus ve heretikler

Aziz Augustinus heretiklere ne yapılması gerektiğini ciddiyetle düşünmüş ve Hıristiyanlığın heretikleri kılıçla cezalandırmaması gerektiği yönündeki genel Ortaçağ kanısına (çağların deneyimi gösteriyor ki, bu kanı defalarca delinmiştir) istisnaî bir fikir eklemiştir. Önceki Papa 16. Benedict’in (Ratzinger) İslam’ın kılıçla yayıldığına dair tespitlerini düşündüğümde, Augustinus’un kılıçtan, cezalandırmadan yana tavrının önem arz ettiğini varsaymak durumunda kalıyorum. Bacon’ın, başımı yakan malum sözlerindeki “kılıç” dini zorla yaymayı simgelerken, Augustinus’taki kılıç Hıristiyanlığı seçmemiş olanların, yani heretiklerin Hıristiyanlara zarar verme olasılığına karşı bir koruma aracıdıdır. Bu konu üzerinde biraz durayım.

AugustinusDonatistler Hıristiyanlığın dine çekmek için zor kullanmama prensibinden ötürü müdür, yoksa İsa’nın müjdelediği Tanrı’nın sevgisini (amor Dei) yetersiz gördükleri için midir, bilmiyoruz ama son kertede zor kullanılarak Hıristiyan yapılmıştır. Augustinus’a göre bu onlara uygulanmış bir zulüm değil, bir cezalandırmadır. Başka deyişle, “Hıristiyan olmayanlar zor/kılıç yoluyla Hıristiyan yapılamazlar, Tanrı’nın sevgisini anlamamış olmaları bizim onlara zulüm yapmamızı gerektirmez ama Hıristiyan cemaatinin kitlesel huzuru için onları cezalandırabiliriz.” Burada önem arz eden husus Augustinus’un heretiklere karşı devleti cezalandırıcı bir konuma sokması, yani devletin cezalandırma aygıtlarının dinin hizmetinde olduğunu varsaymasıdır. Donatist Cresconius’a karşı (Contra Cresconium) yazdığı metinde bunu açıkça ortaya koyar Augustinus: Madem krallar Tanrı’ya hizmet ediyor, o halde krallar Tanrı’nın “kötü” olarak kodladığı tüm eylemlerin yasaklayıcısı ve post-factum cezalandırıcısı olmalıdır. Böyle bir durumda bir heretiğin “sen benim özgürlüğümü elimden alıyorsun” deme hakkı yoktur. Tanrı insanlara özgür irade vermiştir, dolayısıyla doğru olan İsa’nın yolundan gitmeme hakkını iradene dayanarak kullanmışsan, bu iradeden ötürü cezalandırılman özgürlüğünü elinden almak anlamını taşımaz, tıpkı hırsızlık yapmış ya da cinayet işlemiş olman gibi. Dolayısıyla Donatistler Kilise’ye karşı çıkmakla, onun nezdinde Tanrı’ya başkaldırmış sayılıyordu (Augustinus, Ep. 89.2). Kilise’nin Tanrı’yı ve devletini koruma görevi vardı, bu görev Donatistlerin etkisizleştirilmesini gerektiriyordu.

Burada “zor kullanmak” (=zulüm) ile “cezalandırmak” arasında çok ince bir ayrım olduğu açıktır. Bu ayrım, bana kalırsa Augustinus’un ön-Makyavelist teolojisinin bir parçasıdır. Augustinus muhafazakar tarihçilerin Osmanlı padişahlarının ama özellikle de Fatih’in şehzadelere dair kanlı meşruiyet politikasını öven yaklaşımlarını (“toplumda bölünme olup kanlı iç savaşlarda kalabalık kitleler öleceğine, şehzadelerden birkaçı ölsün” mantığı) hatırlatacak bir şekilde, heretiklerin en azından bir kısmının şiddetli bir şekilde cezalandırılmasının, cezalandırmayı öğrenen diğer bütün heretikleri silkeleyeceğini ve çoğunluğu cehenneme gitmekten kurtaracağını varsayar. Burada sığındığı analoji ise Hıristiyan devletinin birkaç heretiğe uygulayacağı “ateş”li işkence, diğer tüm heretikleri (belki işkence edilenleri de) daimî cehennem “ateş”inden kurtaracaktır.

Augustinus başka bir örnek daha verir, ona göre nasıl ki suda boğulmakta olan birini kurtarmak için ondan izin istemezsek, heretik olduğu için ruhu boğulmakta olan birini kurtarırken de ondan izin istemeye gerek yoktur. Bu yaklaşım Kilisenin bir devlet mekanizması olarak heretiklerin de iyiliğini düşündüğü varsayımını doğurur ama tabi ki Kilise ve Hıristiyanların nezdinde. Ne yazık ki, Kilise çağlar boyunca, hem yerel hem de Engizisyona bağlı zulüm yapma meşruiyetini çoğunlukla bu teolojik mantığa dayandırmıştır.

Abramson’un (Minerva’nın Baykuşu. Batı Siyasi Düşünce Tarihi) burada dikkat çektiği husus Augustinus’un Kilise politikasına dönük yukarıdaki tespit ve ilkelerinin o döneme değin egemen olan klasik devlet politikası anlayışlarına alternatif oluşturmasıdır. Örneğin Aristoteles politik yaşamı kendi koşulları içinde incelenmesi gereken bir saha olarak görürken olguları değerlendirmeye tabi tutuyordu, oysa Augustinus devrimci bir retorikle devreye girerek, koşulları sosyo-politik ilke ve ölçütleri kaldırdı ve tek ölçütün Tanrı’nın Devleti (Civitas Dei) olduğunu söyledi. Dolayısıyla yeryüzündeki devleti Tanrı’nın göksel devletinden daha önemsiz olmasına rağmen, göksel olanın beklentisi içindeyken deneyimlenen, geçici ama ölüm-sonrası kavuşmanın koşullarını belirleyen bir yaşamın yöneticisi olarak kodladı.

Augustinus Kilise’nin devlet kimliğinin nasıl olması gerektiğinin detaylarını vermedi, belki de veremedi, ardıllarına bıraktı ama şurası açık ki, kadim Aziz’lik mertebesi onu Kilise’nin akıl hocalığından kopmamasını sağladı. Dahası yukarıda da söylediğim gibi, Kilise insanlara zulmederken Kutsal Kitap yanında Augustinus’un metinlerini de kural kaynağı olarak seçti. Örneğin Toledo (675) ve Dördüncü Lateran Konsilleri (1215) heretiklerin cezalandırılması konusuyla ilgili olarak Thomas Aquinas’tan olduğu kadar Augustinus’tan etkilendi. Daha sonra Hobbes da toplumsal barışın cezalandır<ıl>ma korkusuna dayandığı konusunda Augustinus’la aynı çizgiye geldiğini kabul etti. “Devletine isyan edeni öldürme ama çeşitli işkenceler uygulayarak ölüm korkusuyla hizaya getir”, varılan nihaî yargı budur.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: