Dr. C. Cengiz Çevik (Klasik Filolog) – Blog

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümü, Dr.

Socrates ve yazmama olayı

Enis Batur’un Cumhuriyet Kitap‘taki (26.7.2012 tarihli sayı) “Yazının Ucu” başlıklı yazısında yazmayı reddeden “yazarlar”dan söz açmış ve sözü bu “hayalet ordusu”nun güçlü temsilcisi Socrates’e getirmiş:

Yazmayı reddettiğini söyleyenlerle karşılaştığım olmuştur; bilemem, bilemezler: Yazabilecekken mi, bilinçli bir kararla, yazma edimine, uğraşına sırtlarını dönmüşlerdir? Kırılmaz bir paradoks bekler orada: Yazmadıkça yazmama kararı verilemez. Öyle ya: Yazabilirdim – nereden biliyorsunuz?

Bu ‘hayalet ordusu’nun tek somut (ama çok güçlü) temsilcisi Sokrates: Konuşmayı seçen, yazmaya diklenen adam. Yazabileceğini Platon yazdığı için görüyoruz ya, benim gözümde paradoksu kırmaya yetiyor ‘söz’ü. (İzini süren Lacan’ın iki koca Yazılar cildi bıraktığını arkasında görmezden gelemeyiz). Kendi payıma, yazamamak ile yazmamak arasındaki bir bölgede gerçekleşen duruşları ayırıyorum – sözgelimi Valéry yapıt vermeye ara vermiştir, yazmayı bırakmamıştır. Hoffmansthal ve Roche nesir yazmayı sürdürmüşlerdir. Rimbaud’nun son mektupları, genç yaşta ölmeseydi döneceğini düşündüren ifadeler taşır. Sonuç olarak, yazmayı hepten bırakan tek örnek, 1982’de noktayı koyan Roger Laporte’dur (1925-2001) – bilebildiğim kadarıyla tabiî.

Yazamamak, yazmış olanların karşısına çıkan, içinde beliren, masalarında doğan ve büyüyen düğüm.

Yazmamak, Sokrates’te bir susma niyetine bağlı değildi: Onunkisi bir araç olarak yazıya güven duymamaktan kaynaklanan seçimdir: Ünlü Phaidros’unda altedilmesi pek güç gerekçelerini sıralar. Sözlerinin yazıya aktarılışı bir çelişki yaratmamıştır: Bütün diyaloglar Platon imzasıyla okura ulaşmıştır, orada Sokrates hâlâ bir ‘konuşan’ kimliğiyle karşımızda duruyor.

Enis Batur haklıdır, Socrates yazmayarak susmayı tercih etmiş olmuyordu, sadece -benimsediğine göre- eleştirel düşünmenin bir gereği olarak hakikatin kitaplarda değil, tek tek bireylerde saklı olduğuna inanıyordu, başka deyişle, ona göre felsefe karşı karşıya gelen bireylerin düşüncelerini (ve dolayısıyla “bilgilerini”) birbiriyle paylaşmasını gerektiriyordu. Bu Socratesçi anlayışı deşersek, görürüz ki, kitap sadece vericidir ve kendisindeki aktarımın (ve dolayısıyla “bilginin”) geniş kapsamlı ya da farklı açılardan değerlendirildikten sonra bir imbikten süzülmüş olması önemli değildir. Diyalog şarttır ve bu yüzden soru sormak kaçınılmazdır, -hikayenin devamını biliyorsunuz-, Socratesçi teknik deniyor buna.

Bununla birlikte Leo Strauss’un Symposium okumasında da incelendiği gibi (Leo Strauss On Plato’s Symposium, Ed. by Seth Benardete, The University of Chicago Press, 2001, s.245 vd.) Socrates’in yazmayan değil, farklı nedenlerden ötürü “yazamayan” biri olduğu da düşünülmüştür. Örneğin, -bir güdüklük olarak değerlendirilebilir mi bilmem- “ondaki eros’un (arzu, iştah) ölümsüzlüğe değil, güzelliğe dönük olduğu söylenmiş, dolayısıyla yazarak ölümsüzlüğe kavuşmak istemeyen (ya da “isteyemeyen”) biri olarak düşünülmüş, bu Socratesçi tavır “saflık” (“temizlik” ve “iyi niyetlilik” anlamında elbette, “bönlük” anlamında değil) olarak görülmüştür. Zira yazar kısmı aldatıcıdır, kurnazdır; okuyucuyu en fazla aldatan kağıt üzerinde (ya da artık dijital ortamda da) ölümsüzlüğe en fazla yaklaşmış olandır, böyle bir sonuç çıkıyor buradan. Socrates ise bunu istemez, dolayısıyla yaz<a>mamıştır.

Başka bir görüşe göreyse, Socrates yazamadı, çünkü şairlerde olan yaratıcılık onda yoktu (yukarıdaki nedenle alakalı değil mi bu da?). “Ne tragoedia, ne de comoedia olan, zira her ikisi birden olan” drama türünde yazamamıştı. Oysa Platon’un Devlet’inin beşinci kitabında geçen “üç dalga” buluşu yaratıcılığına örnek gösterilemez mi? (A.e. s.246) Başka örnekler de bulunabilir Socrates’in yaratıcı zekâsına. Burada başka bir açıklamaya ihtiyaç duyuluyor: (Örneğin) Socrates yazamadı, çünkü ateşli bir karakteri yoktu, bu onun günlük siyasetle de ilgilenmemesinin de açıklamasıydı. O θυμός‘tan (thumos: şevklilik, ateşlilik) yoksun olduğu için Aristophanes tarafından siyaseten aktif olmamakla eleştirilmişti. Siyasî konulara değinmeyen, dolayısıyla kamunun günlük ihtiyaç ya da sorunlarıyla doğrudan ilgilenmediği görülen bir birey olarak “kötücül” olduğu da düşünülmüş ve bu minvalde suçlanmıştır.

Ateşli olmadığı için topluma ve idarî meselelere ilgisiz olması onu yazmaktan alıkoyarken, bu hiç şüphesiz, Platon’un ona göre tam ters karakterde olduğunu gösterir, zira o kamu meseleleriyle ilgilenir, tepki koyar ve yazar. Örneğin Apologia‘yı (Socrates’in Savunması) düşünün, ateşli olmadığı için tepkisel davranmayan bir adamın herhangi bir nedenden ötürü suçlanmasına, başka bir adam (hatta “adamlar”) ateşli olduğu için tepki koyuyor, hatta o adam yani Platon Socrates’in zehir içme cezasına çarptırılmasından sonra Atina’da bir şeyleri değiştirmeye de çalışıyor, dolayısıyla aktif bir siyasî kişilik ya da kanaat önderi olarak bile görülebilir. Oysa Socrates, Xenophon’un Memorabilia‘sının birinci kitabının üçüncü bölümünde (belki de) bir kurgu olarak sinirlenmesi dışında, sinirleri alınmış gibidir, belki de onu yaşadığı dönemde bir trajedi ya da komedi yazarı yapmayan şey de bizatihi bu karakteridir, zira ölümsüzlüğün kapısını aralayacak bir yazın adamı olabilmek için bir şeylerden ötürü heyecana kapılabiliyor olmak gerekir.

Yazmanın belleğe zarar verdiğini söylüyor Socrates; bellek sağlam olmayınca da zihin körelir, özürlü hale gelir. Notepad’siz ya da blog’suz, sosyal ağa katılmaksızın ya da Ece ajandası olmadan varlığını sürdürebilen keskin zihin kendisini salt bu kes<k>inlikle avutabilir. Oysa zihnimizin körelmemesi gerektiği şeklinde bir koşul olmak zorunda değil. Zihin kendisini yazıya inşa ederse ne olur? Socrates “Yazılmış olan kelime kendisini savunamaz, doğal olarak (ağız yoluyla) söylenen kelime kendisini savunabilir. Gerçek konuşma ve düşünce her daim esas olarak gerçek kişiler arasındaki bir al-ver bağlamında bulunur.” derken felsefede diyaloğu şart görüyor, oysa diyaloğu mümkün kılan unsur aynı dili konuşmak yanında aynı bağlamda al-ver ilişkisine girebilmektir, ya bu ilişkinin mümkün olmadığı bir durum söz konusuysa? İşte böyle bir durumda, insan gerçek kişilerle gerçek diyaloglar kurabiliyormuş gibi davranmaktansa ya da insanlar arasında sürekli alaycı bir tavırla kendisini korumaya çalışmaktansa yazmayı tercih edebilir. Belki de “sadece” yazan insana diyalogun belki de “mükemmel”, “tam” olmadığını ya da öyle olmak zorunda olmadığını öğretmek gerekiyordur, olabilir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: