C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Ş. Teoman Duralı – “Talebe” kavramı ve “Türkler için devletin önemi”

Prof. Dr. Teoman Duralı hocamı ilk tanıdığım andan itibaren ondan hem fikren hem de şeklen (hal, tavır, vb. açılardan) çok etkilenmişimdir, kuşkusuz bu etkilenme, “onun izinden gitme” biçiminde olmadı. Laf aramızda, kendisine “naçizane” bir ölçüde katılmadığım hususlar var ancak seçkin yaradılışı bir yana düşünme ve düşündüğünü aktarma konusunda bir ilim-irfan adamının nasıl olması gerektiğine en güzel örneklerden olmuştur. Böyle bir hocayla karşılaşıp, onu yakından tanımış olmak benim için mutluluk verici bir olaydır.

Dün  hocanın Mehmet Sabri Genç beyefendinin derleyip yayına hazırladığı “Deniz ve Kâşiflik. Şiirler / Hatıralar” başlıklı eserini okurken, bir-iki gün önce sosyal medyada tartıştığımız “Türkler için devletin anlamı” ve Murat Belge’nin Taraf’taki yazısından (“Öğretmen/Öğrenci” 26.5.2012) hareketle blogda ele aldığım Öğrenci/talebe meselesiyle (Talebe mi, öğrenci mi? [Studere’den studens]) ilgili iki tespitle karşılaştım. Hocanın bu konulardaki fikrini üç aşağı beş yukarı biliyordum elbette, ancak dün gece kağıt üzerinde bir kez daha görmek (hem de ikisini peş peşe) benim için güzel bir sürpriz oldu. Hocamı bu bahaneyle selamlayarak, bu iki meseleyle ilgili görüşlerini aktarmak istiyorum.

Bu vesileyle hocanın diğer eserleri yanında, nesir ve nazım şeklindeki birkaç eserini daha yayınlayıp belki özü nasihat gibi fikirler olarak öğrencilerinin belleğinde kalacak olan anılarını, yaşamından kesitlerini ve kimi ince meselelerdeki görüşlerini metin olarak kalıcılığa aday kılanlara teşekkür etmek gerekir: “Söz uçar, yazı kalır”, Mehmet Sabri Genç ve Şûle Yayınları’na teşekkür ederim.

 (I) Talebe / öğrenci ve muallim/öğretmen meselesine dair

Bilimin kuru, yöntemli, biçimsel bünyesinden farklı olarak ilim, yaşama ortamında edindiğimiz tecrübeleri aklın imbiğinden geçirerek tekrar hayata aksettirdiğimiz üst seviyedeki bilgilerden oluşmuş bir düzendir. İlim sahibi insan, vicdan sesine kulak kabartan, duygularını aklın dizginleyici, tertibe sokan eline teslimdir. Bunları söyledikten sonra ‘ilm’in mürşit olmasından ne murad ettiğimiz anlaşılıyor olmalıdır. Yine de yetmiyorsa, biraz daha açalım: Aklın saçtığı ışıkla —irşat— yürünülecek yolun görülüp bulunması… Evet, ışık saçarak yaşanılacak yolu gösteren kılavuz, şu durumda ilim oluyor. Bunu kişinin kendi başına edinmesi mümkün değil. Yetisi yeteneği bulunan yetişmekte olan gence ilmi kazandıran biri vardır. İlmi edinip hayatına tatbik edene, yine geçmişte kalmış dilimizde, âlim derlerdi. Ancak, âlim, ilmi edinip hayatına tatbikle yetinmez. Başka bir anlatışla, sahici âlim, bencil olmayan, verici, özgeci/ digergâm kimsedir. Âlimde anneye has bir özellik bulunur. O da şefkattir; demekki sevgiyle, koruyarak, kollayarak yetiştirdiğini ilimle tanıştırıp âlim kılar. Bu yönüyle âlim, muallimdir. Günümüzdeyse, muallime öğretmen diyoruz. Kavramın sözleriyle birlikte anlamları da başkalaştımı? Elbette. Öğretmen, yetişen gence kuru kuru bilgi yediren meslek erbabıdır (profession). Para —maaş yahut ücret— mukabili “bu, böyle, şöyledir” usuluyla bilgileri değerlendirmeksizin aktarır, saatini doldurur, çeker, gider. Buna karşılık ‘muallim/e’ bilgilendirmeden ziyâde kendini kanıyla canıyla yetiştirme işine adamış ‘görev erbabı’dır (missionaire).

Peki, bütün bunlar ne demek oluyor? Birincisi, insan, eşsiz, benzersiz bir varlıktır. İkincisi dünyaya canlı olarak gelen beşeri toplum-kültür varlığı kılıp insanlaştıran ilkin eğitim (terbiye<—rabbî), ardından da öğrenimdir. Birincisi, ailede, başta anne, sonra da baba olmak üzre, büyüklerin gözetiminde olup biten bir doğal süreçtir. Çocuk, emeklemeyi; oturup kalkmayı; yürümeyi; yiyip içmeyi; kakasını, çişini etmeyi; konuşmayı; terbiyeliliği, edepsizliği; şerefi, yüzsüzlüğü; dürüstlüğü, yalanı; fedâkârlığı, sahtekârlık ile kalleşliği; sevgiyi, nefreti; arkadaşlığı, düşmanlığı, kısacası istisnasız her şeyi olağan yaşama düzleminde öğrenerek edinir. İnsanda içgüdünün hani neredeyse kalmamış olması, onu Öğrenmeğe, bilgilenmeğe mecbur kılmıştır. Sırasıyla aile ocağı, akraba muhiti, mahalle, köy cinsinden odaklar, öğrenme güzergâhımızın ilk anaduraklarıdır. Nihayet okulla birlikte yeni bir süreç başgösterir. Birincisini, daha ziyâde kırlık alanlarda, dolu dolu yaşamış çocuklar, ikinci evrede kendini gösteren biçimsel dediğimiz öğretim – öğrenimin ana kurumu okula ayak uyduramaz. Birincinin tersine, tümüyle yapma, olağandışı okullaşmayı bir türlü benimseyemezler. Okullaşmanın ilk basamaklarında, yanî temel öğrenim – öğretim ile bilgilendirmenin yanında eğitim hâlâ süregider. Okulda yer alan öğretme-bilgilendirme zorunludur. Bu yüzden istiptadın en koyusu, yoğunu okulda olur. Bu, öğretme-bilgilendirmenin mantığı icâbıdır. İki insan çeşidi karşı karşıya gelir. Biri bilmez yetişen, öbürüyse yetişkin-ergin bilir kişi. Yetişkin-ergin bilir kişi —’muallim/öğretmen’—, bildiklerini, öğretici ahlâkı uyarınca, ‘bilmez yetişen’e —öğrenci— çeşitli yöntemlerle ve yollardan aktarır. Bu işleme ‘öğretme’ etkinliği denmiştir. İşlerin en meşakatlısı, müşkili. Biri bilmez yetişen, öbürüyse yetişkin-ergin bilir kişi. Yetişkin-ergin bilir kişi öğretici bildiklerini, bilmeyen yetişene, demekki öğrenciye çeşitli yöntemlerle aktarır dendiğinde, bunların başta geleni, bir bakıma, sahne sanatı, sanatçılığıdır. Öğreten, çocukların yahut ergenlerin ilgisi ile merakını kapalı ortamda belli bir süre canlı tutması zorunludur. Adetâ tek kişilik oyunu sahneler. Söz konusu oyunda bahsettiklerinin doğruluğuna, önemi ile ilgi çekiciliğine karşısındakileri ikna etmesi şarttır.

Öğreten – öğrenen arasında güven ile inanç, imân mesafesinde olmalıdır. Öğrenci, kalkıp kendisine her iletilen bilginin yerinde yahut doğru olup olmadığını sınayamaz. Öğretmen de üstüne dikilen gözler ile kabartılan kulakların, kendisiyle dalga geçmediklerinden, alaya alınmadığından emîn olmak ister. Ekmek, hava, su kadar insanın ihtiyâç duyduğu dördüncü unsur güvendir. Kanıtlanmağı gerektirmeyen inançtan güven doğar. (1) Sevişen kadın – erkek, (2) anne -baba – çocuk ile (3) öğreten – öğrenen üçlüsünün, aralarındaki ilişki, güven zemini üstüne kuruludur. Güvenin dayandığı temelse, ‘ödeve bağlılık’, başka bir deyişle ‘sadâkat’tır. Bu da bir bilinç hâlidir: ‘Ödev bilinci’.

Gelişigüzel Öğretme işi ders olmadığı gibi, bunun vuku bulduğu her yer, okul değildir. Okul, öğretileni – öğreticisi – öğrencisiyle ve öğretim ile öğrenime tahsîs olunmuş yerleriyle bir kurumdur. Öğrencinin yaşı ile zihin-zekâ seviyesine uygun olarak aklın çizdiği çerçevede öğretilenlere ders denilir. Anlaşılacağı üzre, okulun baş mercii akıldır. Bunun belirlediği tarzda doğa ile topluma dair konular — bilgi— öğretenden öğrenene aktarılır —ders okutmak/vermek. Okutulan dersin içerdiği bilgi, düşüncelerden kuruludur. Şu durumda okulla birlikte ağırlık, duygudan düşünceye kaymış, onu üreten akıl siklet merkezi olmuştur. Bilgi söz konusu olunca bakış dış dünyaya çevrilir. ‘Ben’ iç âlem, yanî öznellik demekken, dış, ‘ben-olmayan’ dünyadır, nesnelliktir. Görüldüğü gibi, yazının icadı, bununla da okullaşma, felsefe-bilimin kurulmasıyla sonlanacak yolun başlangıcıdır.

Ben öğretim üyesi olduktan sonra Hatice hanım hocama ziyaretlerimden birinde “oğlum, talebelerden bahsediyorsun, talebeyle kastettiğin nedir?”diye sormuştu. “İlk ve ortaöğretimde İngilizcede pupil, Fransızca da eleve dedikleri öğrenci, hangi dersi alacağına, ne öğreneceğine kendi karar veremez” cevabını vermiştim. Devamla: “Öğrenci henüz tercih bilincine sahip değil. Önüne ne konsa, onu yemek zorunda. Buna karşılık talebe, yanî student yahut etudiant, merakı doğrultusunda ne öğreneceğine, hangi sanatı edineceğine, ne çeşit mesleğe intisâb edeceğine kendi karar verir. Onda artık seçim yapma bilinci oluşmuştur.” (s.270-282 arasından aldım)

(II)  Türk/Osmanlı devlet anlayışı üzerine

(Babası Sabih Duralı’dan bahsediyor) İngilizamerikan istilâsı öncesi Prusya Almanyası, Tanzimat sonrası Osmanlı Türkünkinden pek de öyle farklı olmayan kafa yapısı ile terbiyeyi hâîzdi: Yerinden fazlaca oynatılamaz ilkeler ile kurallar çerçevesinde akıp giden bir yaşama tarzı. Alışılmış, bellenmiş kurallar ile belirlenimlere aykırı durum ortaya çıktığındaysa, esneklik gösterilip tavîz verilmezdi. Babam, söz konusu anlayış ile tavrın bariz timsâliydi. Son Osmanlı. Devlet, en üstün değerdir. Devlete icâbında karşılıksız hizmet fazilettir. Bu cümleden olmak üzre, memurluk —yahut kapıkulluğu— babamın indinde neredeyse biricik uğraş alanıydı.

Babama bir gün “gerek birey gerekse toplum hayatında devleti odak kılarken, Bolşevikliğe böylesine hasım kesilmen düpedüz çelişki değilmi?” diye sordum. O da bana “Bolşeviklik, Türk Devletinin en can alıcı düşmanıdır” cevabını vermişti. “Zira Bolşeviklik, Rus yayılmacılığının en dehşetli silâhı ve aynı zamanda paravanasıdır. Genişleme ile yayılma yönümüz doğuya ve kuzeye uzanır. Oraları da Rus, ya doğrudan ya da dolaylı olarak tutmuştur. Buna karşılık, Rusun vazgeçilmez yönü yolu güneyedir. Sıcak denizlere inmek onun ölüm kalım meselesidir. Denizlerin melikesi Akdenize inmesine cevaz verecek kapılarsa bizim elimizde.” Demekki Patagonyada yaşasaydı, devleti de öyle olaydı, babam, pekâlâ komünist olabilirdi.

Bütün şu anlatılanlar, Osmanlı Türkünün kendine mahsûs zihniyetini yansıtıyorlar. Toplumun, milletin tarih boyunca geliştirip oluşturduğu en kapsayıcı teşkilât demek olan devlet, ne yana bakıyorsa, sen de o tarafa döneceksin anlayışı. Babamın, Bolşeviklik aleyhdârlığı, şu hâlde, büyük ölçüde kendi geliştirdiği bir dünyagörüşü olmaktan ziyâde devletin resmî ideolojisi gereğiydi. O da, diğer Osmanlı aydınları gibi, felsefeden ve onun körbağırsağı durumundaki ideolojiden fazlaca bir şey anlamaz, dolayısıyla da hazetmezdi. Tabîî, bununla hayat tarîkinde kişisel görüşlerden onun yoksun olduğunu söylemek istemiyorum. Ama bunlar, felsefî tefekkür sonucu değildi.

(Babam derdi ki) “Gücünü tarihin derinliklerinden almış devlet, ne vakit zaafa uğrarsa, onun bıraktığı boşluğu it, kopuk doldurmağa yeltenir. Devlet, itin, kopuğun keyfine terkedilemez derecede ciddî bir meseledir.” İt, kopuk, ne yazıkki yeryüzünün her tarafında fazlasıyla var. Nitekim 1955in 6-7 eylülünde İstanbulda patlak veren olaylar, serserilerin elinde felâkete dönüşmüş olup babamı dehşet kaygılandırmışlardı. Bunlar tam da “devlet başa, kuzgun leşe” şiarını çağrıştıracak cinsttendiler. Devlet, öyle kaf dağının arkasında ismi var, cismi yok kabilinden bir şey değildi, olamazdı da. Devletten anladığı, bunun, görevini layıkıyla ifâ eden, her soluk alış verişinde adaleti duyarak titreyip kendine dönen namuslu insanların yönetttiği bir idâri teşkilât olmasıdır. Söz konusu sorumlu tavrın emarelerine tanık olamamışlığın yarattığı hayâl kırıklığıyla mensubu olduğu partinin hükümetini, milletinin alnına kara leke çaldı diye, alabildiğine yermekten kendini alamamış ve bu yüzden 1956 başlarında milletvekilliğinden istifa etmiştir. Bunun başka bir örneği daha varmı? İşitmedim, bilmiyorum. (s.257-26 arasından aldım)

Reklamlar

2 comments on “Ş. Teoman Duralı – “Talebe” kavramı ve “Türkler için devletin önemi”

  1. Geri bildirim: Bizim Latince öğrenen üstünler televizyona çıkmış (Doğa Koleji, Acarkent) « jimi the kewl resmi blog! (C. Cengiz Çevik)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: