C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Dialectica Islamica (İslam Diyalektiği)

 

“En iterum scholas dialecticas!” Seelmann Türklerde ve Araplarda rasyonel / akılcı felsefenin tarihini dert edinince ikide bir bunu tekrarlıyor, “en iterum scholas dialecticas!” “İşte, yine diyalektik okulu!” arayışı tam da bu olduğu için her defasında ilkmiş gibi heyecanlanıyor, Türklerde ve Araplarda diyalektiği bulmak, 17-18. yy.dan çalışkan bir orta-Avrupalı felsefeci için çok anlamlı, o an Latince metin üzerinde gezinirken bunu hissedebiliyorsunuz, ünlemi koyarken neler düşündüğünü anlamaya çabalıyorsunuz, siz de heyecanlanıyorsunuz çünkü.

Rationalis Philosophia‘nın yani birçok kayda-değer üstadımızın beğenmediği çevirisiyle “akılcı felsefenin” (aklın -cı’sı olmaz, dahası felsefenin akıl-sız olanı var mı?) temel direği dialectica ilmidir (ars dialectica). Bu da, ilkin terimden hareketlenirsek, “ikili okuma”ya dayanma anlamını taşıyor. Dia– “iki”, lect– “okuma”, birbiriyle olan ilişkisi contradictio olan yani “birbirine zıt iki söylem”in (contra-dicere: karşıtı söylemek / karşıt söylem) sistemli bir şekilde ikili değerlendirilmesidir diyalektik. İslam düşüncesinden hareketle Türklerde ve Araplarda rasyonel felsefenin peşine düşen birini heyecanlandırmasının nedeni, yazarın, risalesinin başında Muhammed’i peygamber kimliğiyle milat alıp, Arapların onunla birlikte nasıl çoklu düşünceden ayrıldığını göstermesi ve “Müslüman” halifelerle alimlerin diyalektik / ikili düşünme becerisini yeniden kazanmış olduğunu vurgulamasıdır. Çünkü Islamismus vero obedientia et submissio deo başlığında irdelediğimiz gibi, söz konusu Avrupalı felsefe tarihçileri için İslam bir obedientia ve submissio deo‘dur, yani Tanrı’ya sonsuz biat ve teslimiyet. Böyle bir iklimde diyalektiğin filizlenmesi ve gelişmesi, hem de İslam’dan vazgeçmeden, alimlerin büyük başarısıdır onca.

Daha da ilginci, Müslüman diyalektikçilerin filizlenmesini sağlayan Abbasi halifeleridir. Burada önemli bir parantez açmakta fayda var, ben uzun yıllar mezhepçiliğin İslam’ı yaraladığını ve yorumla çoğaltılanın İslam-dışı egemen unsurlar olduğunu düşündüm. Oysa şimdi İslam tarihine baktığımda, daha peygamber ölür ölmez başlayan (siyasî de olsa) hizipçiliğin ve ayrışmanın, İslam düşüncesindeki esnekliği sergilediğini görüyorum. bu esnekliktir ki, Abbasi döneminde ve sonrasında peyda olan İslam filozoflarının, belli bir pagan düşüncesini ve geleneğini bünyesinde barındıran Ortaçağ Hıristiyan filozoflarından farklı olarak, çok daha “esnek” bir zeminde düşünme ve düşüncelerini açıklama imkanına eriştiğini düşündürebilir. Buna mukabil, İslam düşünce tarihi her zaman bahsettiğim bu esneklikten bu şekilde nasibini almamış, bugün çok büyük bir kitlenin imamı olan İmam-ı Azam’ı bile din-dışı ilan edebilmiş ve köşeye sıkıştırabilmiştir. İslam’ın kendine has olan bu durumu, ironik olarak, kelimenin ilk anlamıyla bir “diyalektiği” gözler önüne seriyor ve gerekli kılıyor. Yani İslam filozofları için felsefe zemini, Hıristiyan muadilleriyle kıyaslandığında hem daha esnek, hem değil. Esnek, çünkü (örneğin) Hıristiyan filozofların üzerinde sallanan bir “kutsal kitapla çelişme” kılıcı varken, Kuran dünyevî ya da pozitif ilimler için böyle bir tehdit unsuru olmamıştır, esnek değil, çünkü İslam özünde, yukarıda dediğim gibi, “obedientia et submissio deo” ilkesine dayanıyor. Ancak bu esneklik veya esnek değillik durumu da, kendi başına batıya özgü Yunan diyalektiğinin İslam dünyasındaki ve düşüncesindeki rolünü göstermeye, açıklamaya yetmiyor. Zira diyalektik, İslam’daki mezhepsel farklılıklardan hareketle “İslam’daki varlığı” kabul edilebilecek bir şey değildir, diyalektik bir düşünce tarzıdır ve yaşama aksettirilip aksettirilememesine bakılarak varlığı tartışmaya açılır.

Neticede, Seelmann’ı ve onun temel aldığı batılı “oryantalist” kaynakları izlersek, İslam’da Yunan diyalektiğinin “İslam’a rağmen” doğuşu (eğitim anlamında) ciddi bir meseledir. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor ki, söz konusu dönemde, yani Müslüman filozofların diyalektik ve rasyonel düşünme etkinliğinin batılılar tarafından araştırıldığı dönemde bu etkinliğin doğrudan İslamî zihinlerle ilişkilendirilmemesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Bu yüzden Müslümanların diyalektik duyarlılığını besleyecek dışsal bir etki arayışına girilmiştir, bu arayış neticesinde varılmıştır ki, Müslüman filozofların diyalektik konusundaki etkinliği Müslüman toplumundaki azınlık Hıristiyanların Yunanca bilgisinden ve gelenekten kendi zamanlarına taşıdıkları kültürel kimlikten kaynaklanmaktadır, öz ifadeyle, Müslümanlar Yunan diyalektiğini irtibat halinde bulundukları, -içlerindeki- Hıristiyan Araplardan öğrenmiş ve geliştirmiştir. Bu açıklama, Arapların felsefe-bilim tarihine yaptığı katkının da içlerindeki Hıristiyan Araplar sayesinde olduğunu ortaya koyar.

710 yılında halife Valid’in İslam devleti bünyesindeki Hıristiyan Araplara yazıda Yunanca yerine Arapça kullanmalarını buyurması, Müslüman ile Hıristiyan Arapların, yazı dili bakımından eskiye oranla daha fazla kaynaşmasını sağlamıştır. 770’dan sonra halifelerden Al-Mansur ve Al-mehdi zamanında başta Homeros olmak üzere Yunancadan Arapçaya çevrilen metinler, Müslüman Arapların kadim Yunan düşüncesiyle daha kapsamlı bir şekilde irtibata geçmesine yol açmıştır. Al-Raşid ve Harun’un yönetiminde açılan felsefe okullarının kısa bir süreliğine rağbet görmediği, ancak sonradan Al-Mamun döneminde yeniden felsefenin ve diyalektik düşüncenin Müslüman Araplar arasında parladığı görülmüştür. Hikayenin devamındaki iniş ve çıkışları sıralamanın bir önemi yok, benim amacım, “Araplar ve çeviri/yorum faaliyetleri olmasaydı Avrupa kendisini kendisi kılan Yunan özünü asla tanıyamazdı” minvalinde akıp giden görüşe ek olarak Müslüman Arapların (ve hatta türklerin) batı diyalektiği nazarındaki bu pozitif etkinliğin de yine Yunan geleneğinin yaşayan temsilcileri eliyle “mümkün” kılındığını göstermektir. İnsanlık ve düşünce tarihini bir bütün olarak değerlendirmekte güçlük çekenler için bu, kabul edilmesi zor bir gerçektir. Seyyid Kutub gibi eylemci İslamistler, örneğin, batıya özgü felsefe ile diyalektiğin İslam’la anılmamasını isterken bizzat bu gerçeği görmezden geliyor, onlara göre, İslam, geçmişten “ikili okuma” üzerine nasihat almama ve doğru yolun, doğru kitapla bulunmasıdır, bunun için herhangi bir ikiliğe gerek yoktur, geçmişten kopmak tek çaredir. Zaten İslam dünyası diyalektiği ve ondan hareketle “ikili düşünebilme” yeteneğini, mezhepsel çatışmalar dışında, yaşamına aksettirememiştir, kültürel bir özümseme nesnesi kılamamıştır.

Hichem Djaït de burada vardığımız sonuca benzer bir şey söylüyor, hem de karşı yakadan; diyor ki, “Hegelci perspektifte Avrupa diyalektiği bir ilktir ve Avrupa için temeldir, buna rağmen Avrupa sınırlarının ötesindeki dünyayla da ilişki halinde olmayı gerektirir; hem geçmişle (yani antik dünyayla), hem de bugünkü sınır-ötesi dünyayla (İslam’la). Ancak İslam, Yunan mirasının bir taşıyıcısı idiyse de, onu (kendisine göre) bozmuş, değerini düşürmüş ve doğu Hıristiyanlığını yutmuştur, böylece Avrupa Hıristiyanlığın tek yurduna dönüşerek klasik dünyanın hakikî varisi olmuştur. İslam’ın kendisi içinse, bünyesindeki diyalektiğin gelişimi bugüne değin elle tutulur bir sonuç doğurmamıştır.” (H. Djait, Europe and Islam, tr. by P. Heinegg, University of California Press, London, 1985, s.82)

İdeal diye bir şey varsa, varılan bu neticenin “iyi” ya da “kötü” veyahut “ideale uygun” olup olmadığını tartışmıyorum, sadece bir olguyu dillendiriyorum. Neticede, ikili düşünmenin ve okumanın insanlığın hayrına olabilecek en iyi yöntem olup olduğunu bile tartışabiliriz. Ancak diyalektiğin doğasındaki contradictio yani karşıt söyleme hayatî rol biçme eğiliminin olmadığı bir toprakta, Yunan’a özgü bir klasik diyalektik arayışına girmek manasız, zaten söz konusu dünyayı adlandırırken “İslam dünyası” diyor olmamız bile, onu onun dışındaki başka bir dünyanın gerçekliğiyle yargılamamamız gerektiğini düşündürmeli; koca bir dünyayı religio‘suyla yani tek bir inanca bağlılığıyla açıklıyorsak, neden onda contradictio‘yu yani karşıt söylemi arayalım ki, hem de “Hıristiyan Avrupa” gibi kendi Renaissance’ını yani “yeniden doğuş”unu gerçekleştirebileceği bir diyalektik ve şiirle geliştirilebilirliği bulunan pagan kökü yokken.

 

Reklamlar

One comment on “Dialectica Islamica (İslam Diyalektiği)

  1. Anonymous
    02/01/2011

    >giz giz buzz muzz :p bööö!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: