C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Kültür Endüstrisi Üzerine

Kültür endüstrisine varmazdan evvel bunu yumurtlayan kafaların ideoloji karşıtlığına bakalım.

Frankfurt ekolü felsefecilerinin ideoloji eleştirisi içerikten önce (belki de tümüyle) yapısına ve kavramın kimliğine yöneliktir. Bu yüzden bu ekolün kimi mensupları “sanki” tümüyle ideoloji karşıtı gibi görünmüştür, oysa ideolojikliğin bir kapsama alanı olması başka, o kapsama alanına giren teori ve pratiğin etkinlik tarzı, yoğunluğu ve yol açtığı sonuçlar başkadır. İdeoloji kavramının kendisine karşı çıkmak başka, ideolojiyi bir tür itaat aracı kılana karşı çıkmak başkadır, dahası bu iki farklı karşıtlık tipini ideolojikleştirmek bambaşkadır. Frankfurt ekolünde ideolojinin insanların başını eğdirme aracına dönüşmesine getirilen eleştiri ziyadesiyle ön plandadır. Burada kavram kalıyor, kavramın içini dolduruş tarzı ve uygulama sahası tartışmaya açılıyor.

Sözlükler üzerinden söyleyeyim, ben bir ekşi sözlük yazarı olarak inci sözlük’ün sözlük anlayışına getirdiği yeni yorumu ve uygulama sahasını eleştirebilirim ama ekşi sözlük yazarı kimliğiyle bindiğim dalı kesemem (sözlük kavramını öteleyemem, reddedemem), kesersem ben sözlük-dışı olmuş olurum, bu yüzden hem sözlük kapsamı içinde kalıp hem de onun bir veçhesini eleştiriye tabi tutmak zorundayım. Bu yüzden, sözlük yazarı kalabilmek adına en azından bir sözlük kabulüm olmak durumundadır. Oysa dışarıdan bakan biri için (örneğin Murat Bardakçı) sözlük kavramı başlı başına inci’siyle, ekşi’siyle (hatta anomaliden saymazsanız, “wikisiyle”) yanlışlarla dolu, sahtekarca ve maskeli bir oluşumu işaret eder. İşte sözlükler karşısında Murat Bardakçı neyse, bireydeki ve toplumdaki bireysel ve toplumsal bilinci kontrol ederek, onları itaate zorlayan, benim deyimimle homo insipiens‘e mecbur kılan ideoloji önünde de Frankfurt ekolü felsefecileri o “değildir”. Frankfurt ekolü felsefecileri, en azından ideolojinin eleştirisi düzleminde, ekşi içinde inci’ye ya da inci içinde ekşi’ye karşı çıkan birtakım idealist ideolojik tiplerin yansımasıdır. Ekşi’deki moderasyona inci’den küfretmek mesela, tam Frankfurt ekolüne uygun bir tavırdır.

Frankfurt ekolü mensuplarının “olumsuz ideoloji” gözlüğünü kısaca böyle betimleyebiliriz. Şimdi gelelim Kültür Endüstrisi‘ne. Ama ona gelmeden önce kültürün altını dolduralım.

Kültür, Cicero’nun De Natura Deorum’da religio‘yu yani dini tanımlarken kullandığı “cultus deorum” (tanrılara tapım) tamlamasından hareketle söylediğim gibi [*] “işlemek” anlamındaki colere fiilinden geliyor, cultus oluşum tarzından ötürü (colere fiilinin supinum kökü “edilgen” anlamda cultum‘dur) colere fiilinden türemiş edilgen bir terimdir. Yani cultus / kültür toprağın “birilerince” işlenmesi eylemidir. Burada işlenerek oluşan şey kültürün kendisidir. O halde kültür endüstrisi de, kültürel işlemenin birilerince sistematize edilmesi anlamındadır. Frankfurt ekolü mensupları da diyor ki buna istinaden, kitle kültürü, kültür endüstrisince şekillenir [**]. Başka deyişle kitleye bakıp da kimi kere ahlanıp vahlanarak, kimi kere alkış tutarak varlığına şahit olduğumuz (örneğin asker-millet olmakla övünmek, Osmanlı’dan beri halkın vergi kaçırma konusundaki hassasiyeti konusunda vahlanmak) her nitelik bir edilgen oluşumdur. Kitle kendi kendine kültür edinmez, kitlenin kültürü şekillenir, buna cultus deorum‘dan hareketle cultus societatis gibi bir terim bile uydurabiliriz, yani kültürün sistemli bir şekilde işlenmesi.

Frankfurt ekolü mensupları kültürün inşa şeklini tespit etmekle yetinmedi. Buna ek olarak kitlenin önündeki sanatsal ve kültürel biçimlerin, gösteri ve eğlence endüstrisinin gelişimiyle metalaştığını düşündüler. Dahası, onlara göre, bireylerin boş zamanı sisteme hizmet eden birer araca dönüştü [***].

Yine sözlüklere getirilebilecek kurgusal bir eleştiri üzerinden anlatayım (evvelce aklıma gelmediğini ve üzerinde düşünmediğimi söylersem yalan söylemiş olurum): ekşi sözlük var, çünkü birileri ekşi sözlük’ü eline klavye değen ve düşünen nüfusun enerjisini burada tüketmesini istedi ve öyle bir düzenek kurdu ki, nice yiğit sözlük olmasaydı, kendi uğraş alanında çok daha atılımcı ve buna bağlı olarak başarılı olabilirdi. Kimisi yönetmen, kimisi akademisyen, kimisi üretken bir gıda mühendisi vs. olabilirdi. Ama ekşi sözlük’ün inşası, buradaki bireylerin boş zamanında dahi olsa, açığa çıkan enerjisini heba etti. Böylece düşünen ve üretmeye hazır olan kitle, sistemin öğütücü mekanizması eliyle, pek de eğlenceli bir şekilde öğütüldü (bakın bu da edilgen).

Başka deyişle, insanın kültürel düzeyi, Frankfurt ekolü mensuplarına göre, (insan eğlence yoluyla ikna edilerek) aşağıya çekildi ya da tırpanlandı. Şimdi analojinin sınırlarını genişletin: Eğlenilen tek bir sözlük yok, tek bir sosyal iletişim ağı yok, tek bir blog yok vs. Her biri kendi içinde ve klasmanında çeşitlenerek düşünen ve üretmeye hazırlanan insanların kimi kere çatışarak birbirini tırpanladığı bir tür sanal kültür cangılı yaratıyor, öylesine çeşitli, öylesine sirk. Öylesine kalabalık, öylesine albenili. İçinde olmazsan jenerasyonun gerisinde kalmış sayılıyor, bu yüzden feysbukta köpeğine bile profil açıyorsun. Bunun sonucunda bile isteye aslında elle tutulur hiçbir şey yapmamış oluyorsun. Çünkü senin boş vaktin, gerçekten de boş olmuş oluyor. Oysa Roma’da resmî işlerden azledilmiş, sıyrılmış olma anlamındaki otium, kafası çalışan, düşünen şahısların şahsî üretim zamanını gösterirdi. Örneğin edebiyatçı otium‘una çekilir, üretirdi  (şair Horatius’un savaşta ters yöne doğru koşarak kaçtığı rivayet edilir, “otium’a özlem” diyebiliriz buna). Çiftçi de öyle, diğer sanatçı ve zanaatkârlar da öyle. Oysa günün otium‘u magazinel dürtülerle hap şeklinde servis edilen temalar, insanların kaçınılmaz olarak gündemini meşgul ediyor. Çünkü sistem seni, sana verileni sürekli tüketebileceğin ve böylece kültür inşasının sisteme göre gönüllü amelesi kılıyor. Yine sözlük analojisi: bu gönüllü ameleliğin, marabalığın sözlükteki hali de aynı şekilde işler. Sözlükteki herkes sözlük sahibinin gönüllü amelesidir. Önlerine sol freymle konulan gündem, sözlükçü amelelerin (“amele sözlükçüler” de denebilir) ona ilişkin yorumlarıyla sözlüğe (rating ölçüsünce) reklam/para pompalamasını sağlar. Sol freym ve gündem köpek yarışındaki, köpeklerin peşinden koştuğu maket tavşan, sözlükçüler yarışmacı köpekler, izleyenler boş vaktini bu yersiz oyunu izlemekle tüketen okuyucular, sözlük sahibi ise yarışmanın sağladığı gelirleri cuka eden kodaman.

Genel olarak bakarsak sistemin yarattığı tek şey öğütücü mekanizmanın farklı maskeleri. İçinde saatlerce dolaşarak (örneğin) cep telefonu markalarını ve modellerini kıyaslayabileceğiniz, friction-free capitalism‘in gözdesi alışveriş sitelerini ya da online/offline oyunları saymıyorum bile, ama onlar da bu oyunun bir parçası. Bana kalırsa insanların yaratıcı zekâsının öğütülmesi bile kapitalizmin insanları tüketim kölesi haline getirmesinden daha büyük bir sıkıntıya yol açıyor, insan insanlığından çıkıp bir tür metaya dönüşüyor, sözlük diliyle söylersek cancişe. Pasifize ol(durul)uyor!

Jorge Larrain şöyle diyor: “Kültür endüstrisince geliştirilen gösteriler daha çok pasif ve sorgulamayan bireyleri hedef almıştır. Filmler, televizyon ve radyo insanların fantezilerine ve zekalarına hitap etmez, bu insanların hayal güçlerinin bulunmamasını veri alır ve pasif seyircinin kendiliğinden halini besleyerek, onları uyumlu olmaya ikna eder. Kültür endüstrisi yeni olan her şeye kuşkuyla yaklaşır ve denemek istemez ama kendi ürünlerini yeniymiş gibi sunma gereksinimi duyar. Kültür endüstrisi bireyleri tüketiciye dönüştürür ve başka yolla kendilerini ifade edemeyecekleri doğrultusunda sistematik mesajlar verir.” [****]
 

Larrain bu noktada Adorno ve Horkheimer gibi tiplerin aydınlanmacı düşünceyi suçlayışlarından bahsediyor. Zira her iki düşünür de, aydınlanma ve teknolojinin insanlara bir tür bağımlılık refleksi kazandırdığını söyler. Öyle ya yüzyılların pişirdiği dogmalara karşı aklı dogmalaştırmak, bir vakit sonra, “verileni itaatkar bir öznel akılla kabullenme”yi doğuruyor, verilen de zaten teknolojiyi ve aydınlık düşünceyi kontrol eden yeni ideoloji olduğundan, bu durumda akılcı öznenin ya ortadan kalkması ya da boyun eğmesi kaçınılmaz oluyor. Ortadan kalkarsa sorun yok ama ortadan kalkmazsa, akılcı itaatkâr oluyor. Bu da kendi yaşam duyuşuna o kadar ters ki, kendisinden nefret bile edebilir, dahası bu, onun için ölümden de beter bir şeydir.

O halde bireyin toplum içinde ve siyasî kararlarında aklı, tümüyle kendi başına şekillenmez, bir şekilde ideolojilerin bombardımanı altında kalır ve özgürlüğü de ancak, ideolojinin ona biçtiği don kadardır, bu yüzden aydınlanma ve teknoloji sonrasında kimse özgür değildir (belki öncesinde de kimse özgür değildi ama konumuz o değil). Bir şeyi sen kontrol etmiyorsan, o şey senin kontrolünde olmadığı için sana ait değildir. İdeolojik tiplerin aklı, bu yüzden kendilerine ait değildir. Onlar birer yönlendirme ürünüdür, edilgen akıllarıyla işlenmiş birer sanat eseridir. Dahası, ben bu tespiti yaparken de, aklen özgür olup olmadığımı ve neye hizmet ettiğimi bilmeden, nasıl yönlendirildiğimi anlamadan konuşmuş oluyorum. Bu da yerleşik ve hegemonik yapının yürüttüğü kültürel işlemenin üzerimizde yarattığı trajik bir etkidir. Bunu görebilmek ziyadesiyle komik aslında, zira ben de burada aklımı kullanmış oluyorum, belki de bozulmuş ve virüslenmiş aklımı.

Tercihlerimizde asla özgür olamadığımızı güzelce görebilmemiz için çok güzel bir fırsatımız var önümüzde, yani referandum. Referandum halkın aklına ve sağduyusuna danışma anlamını taşır. Demek ki parlamenter düzende halkın temsilcileri belli bir konuda uzlaşamamış ve anayasa pakedinin oylanmasında halka danışmak durumunda kalmış. Bu, en azından söz konusu tartışmayla ilgili iki görüşün de (“evet” ya da “hayır”) akılla çözüme kavuşturulamayacağını gösterir, o halde burada kuşkucuların deyişiyle onay tehirine (retentio assensus) varıyorsam (varılıyorsa), kendimi dışlayıp referandumu boykot etmeliyim. Çünkü aklım ne derse desin, başka akıllar başka türlü karar verebilecek. O halde benim aklıma niye ihtiyaç var? Evet kuşkucu onay tehiri ve evet ile hayır arasındaki güç dengesinden (kuşkucular buna “taraflar arasındaki denge” anlamında isostheneia diyor, dahası onlara göre onay tehiriyle ataraxia‘ya yani dinginliğe varılır) ötürü boykot en doğrusuymuş! Meğerse en doğrusunu BDP yapıyormuş, vay be! Şu an bu noktaya nasıl vardığıma şaşar vaziyetteyim.

–Yıldızları kovalıyorum–

* http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=20101627 veya
http://www.jimithekewl.com/2010/08/cultus-deorum.html
** M. Horkheimer, Eclipse of Reason, Seabury Press, 1974, s.19.

*** J. Larrain, İdeoloji ve Kültürel Kimlik, Çev. N. N. Domaniç, Sarmal Yay., 1995, s.83.

**** J. Larrain, A.e.

Share |

Reklamlar

One comment on “Kültür Endüstrisi Üzerine

  1. Geri bildirim: Roma Yunan’ın ahlaksızlığını alınca… « jimi the kewl resmi blog! (C. Cengiz Çevik)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: