C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>İslâm ve Karşıtlığı Üzerine

>

Hilmi Yavuz’un aydınlara dönük klâsik hâlini almış bir eleştiri mekanizması vardır: Efendim, bu topraklarda kendini aydın sanan tipler hamurundaki bileşenlere ve özellikle de İslâmiyete (insansın ya da inanmasın, bu toprakların bir realitesi olarak) öğrenilmesi anlâmsız ya da daha kötüsü, gericilikmiş gibi baktığı müddetçe gerçek bir aydın olamaz. Bunun, Hilmi Yavuz’un Zaman gazetesinde yazmazdan evvel de düşündüğü bir şey olduğunu biliyorum, yani son dönem takıntısı değil. Kısaca söylemem gerekirse, Hilmi Yavuz kesinlikle haklı. Ben ters istikâmetten hareketlenip tümüyle İslâmiyet-dışı âlemi soruşturdukça anladım ki, bu topraklardan evrensel bir düşün sistematiği kurabilmenin yolu iki bize özgü kültür dünyasının iki ayak üzerinde durabilmesinden geçiyor: Batı ve Doğu.

Özellikle de doğu ayağı sağlam değilse, batı ayağı da sendeliyor ya da yapıyı tek taraftan çökertiyor. zira her milletin kendine özgü bir kendi’lik ve kimlik durumu var; her aydın ya da düşün adamı kendi’liğinin gerektirdiği bir düşün âlemi geliştirmeden evrensel nitelik kazanamıyor. Çünkü hem yerel (bizim için doğu) hem de evrensel (özellikle de batıya doğru) ayaklar bir bütün olarak düşünen adamın kendisini veriyor. Bizzatihi kültürel kimlik denilen şeyin analiz edilebilmesinin başka bir yolu yok.

Bu yüzden bilinçli olarak başından beri tek ayaklılığı tercih ediyor olmanın içteki bir güdüklükle açıklanabileceğini düşünüyorum. Benim gördüğüm kadarıyla, düşün adamlarımızda ya da aramızdaki az biraz okumuş tiplerde sorgusuz suâlsiz kendini gösteren İslâm düşmanlığı belli bir ideolojiden ya da başka bir dinden kaynaklanmıyor. Düşün adamındaki güdüklüğün temelinde monolithic (teklik, yekparelik) ve monomania (sabit fikirlilik) nitelikli bir eğitim sisteminin olduğunu düşünüyorum. Ancak bu eğitim problemi salt cumhuriyet dönemiyle alâkalı değil. Bizim düşünce geleneğimizin, belki de çok eski tarihlerden bu yana diyalektiğe açık olmadığını düşünebiliriz. Dediğim gibi, bunda sadece Kemalist eğitim anlayışının sorumlu olduğunu zannetmiyorum (zira Kemalizmin lâiklik algısından şikayet eden adam, sendika haklarının eksikliğinden ya da mahalledeki din baskısından şikayet etmiyor; herkes geçmişten bugüne taşıyabildiği idollerinin gerektirdiği ölçüde bir tartışamamazlık ilkesi güdüyor. Temelde hepsi bir); daha eskilere uzanan dine özgü -dışarıdan görüldüğü kadarıyla- kendi tek bakış açılı yapısı da, bizzat dine karşı yapının tek bakış açılı olmasına neden olmuş olabilir. Böylece İslâm savunuculuğu da batılı anlâmda bir diyalektik havuzuna giremiyor, İslâm düşmanlığı da. Yoksa (diyelim ki) Ibn-i Sina‘nın, ekşi sözlük’teki herhangi bir yazar gibi (#16488194), İslâm’ın “bir pedofil icadı” olduğunu göremeyecek kadar zekâya sahip olmadığını düşünemiyorum. Öyle ya, İslâm sadece “pedofil icadı” olmaktan öteye gidemiyorsa ya da insanlık ve kadınlık onurunu hiçe sayıyorsa (bütün bunları “sadece” parentezine alın); bütün bu İslâm’ın savunucularını ve karşıtlarını içeren diyalektik özürlü yapının oluşmasını sağlayan nedir, onu çok merak ediyorum.

Ben burada, İslâm savunucularının kendileri gibi İslâm karşıtları yarattığını düşünüyorum. İki taraf da birbirine felâket ölçüde benziyor; her iki tarafın da varlığı, karşı taraftakinin yokluğuna bağlı. Böyle olduğu için birinin sözü geçtiğinde, öbürü tümden sahneden çekilmiş oluyor. Sonra öbürü sazı eline alınca, beriki tümden sessizleşiyor. Ne tesadüftür ki, bu doğu-batı kavgalarında da böyledir. Ya tümden doğu, ya da tümden batı saflarına yerleştirilmek durumundasınız. Attilâ İlhan’ın birçok eserinde ama özellikle de Ulusal Kültür Savaşı‘nda bu durum ısrarla vurgulanır; bir tarafta olmak diğer tarafın yok edilebilirliğini istemekten geçiyormuş gibi görülür. Böylece bizim düşünen tipimiz, üzerine oturmayan alafranga ilericiliği ile Renaissance’la canlanan batı rasyonalitesi karşısında onu görmezden gelerek kendi idam fermanını hazırlamış şark monomania’sı arasında bir tercih yapmak zorunda kalır, yaptığı tercih sonunda da ölene kadar sürecek olan bir varlık-yokluk savaşının ortasında bulur kendisini. Oysa kabullerinden ötürü yok olma tehlikesini yaşamayan biri için saldırganlaşmanın da bir anlâmı olmasa gerek. Doğu veya İslâm tipi bir diyalektikten söz etmek gerekebilir.

Benim her daim hatırlatmaktan bıkmadığım “her doğru eğridir” olarak en kısa şekilde sunulabilen Nietzscheci düsturun, temelde söylettirebileceği bir buluş şu olabilir: İslâm, klâsik batı diyalektiğinin dışında kendine has bir diyalektik oluşturabilir; zira yapının bütününe oryantalist gözlüğüyle bakarsan, o monolithic’tir; ona içinden bakıp onu anlamaya çalışırsan o bal gibi de çok katmanlı ve çok sesli bir yapıdır. Hatta öyledir ki, daha peygamberi ölür ölmez artan çokseslilikle birlikte halifelik kavgası başlamış ve burada saymakla tüketemeyeceğimiz mezhepler ve tarikatlar ortaya çıkmıştır; bu denli farklılaşmayı başka hiçbir dinde göremiyoruz, bunun bir örneği yoktur (sadece bir örnek vereyim: Galiye).

Dahası burada herhangi bir belirlenim de bulunurken bile, aklımızın bir köşesinde batılı bir nosyon vardır. Örneğin “İslâm insana ve kadına önem vermiyor” dendiğinde de aslında kast edilen şey, “İslâm, batı tipi insanlık ve kadınlık anlayışına sahip değil” olmuş oluyor. Batılı nosyonların damarlarında bir “geleneksel-yeni” diyalektiği kaçınılmaz bir şekilde akar; zira kullanılan nosyonlar eski olmakla birlikte yorumlanışları yenidir. Böylece kendisine ait eski nosyona sadık kalan ile yine kendisine ait eski nosyonu yeniden yorumlayan arasındaki farklılık, ucu en az 2500 seneye dayanan bir iyi ile kötü mücadelesinin de özünü oluşturabiliyor. Benim iyi ile kötünün ortak niteliği‘nde de anlatmaya çalıştığım biraz buydu. Tek bir ortak nitelik var o da tasarımcının bulunduğu kat; nosyonlar oradan akıyor. Yorumlamalar değişiyor. Şarkın ya da tümden İslâm savunucularının ve karşıtlarının payına düşen de, buradaki nosyonları baz alıp batı tipi sistem kavgasından (örneğin koyu Hıristiyanlarla seküler tipler arasındaki mücadeleden) apartılmış sunî gübrelerle kendi kavgalarını anlâmlandırmak oluyor. Darwincilik ve Evrim teorisi başta olmak üzere, tümüyle Hıristiyan kilisesinin problemi olan ilim-din savaşının Müslüman Kardeşler’e de (özellikle aileden de kardeş olan Seyyid Kutub ve Muhammed Kutub nezdinde) sıçramasının başka bir açıklaması var mı? Kutsal kelâmdan hareketle doğa araştırmalarında söz sahibi olma geleneği İslâmda yoktur; evrenin merkezi, şekli ve sınırları konusunda problemli olan Hıristiyan kilisesidir (bkz: aristoteles evreni); İslâm’ın ve Türk-Arap âlimlerin altın çağına bakın, ne kutsal kelâm ne de ilmî çabalar zarar görmüştür ya da çarpışmıştır. Din-dışı ilân edilen âlimler vardır; ancak Hıristiyan engizisyonunun düşünce/bilim tarihinde bıraktığı travmatik etkiyle karşılaştırıldığında bu bir hiçtir.

O hâlde İslâm dünyasının düşüncenin her alanında kendine özgü bir diyalektik kurması ya da en azından böyle bir arayışa girmesi şarttır. Aksi hâlde İslâm karşıtlarındaki İslâma dair bilgisizliğin de önüne geçilebileceğini sanmıyorum; İslâmdan bahseden bir akıllının “tedavulden kalktigi zaman insanlik bir adim daha evrilmis olacak” deyişini (#16488194) anlayabilmek mümkün değildir. Çünkü burada sadece İslâm bilgisizliği yok; burada bir dinin nasıl tedavülden kalkabileceğine ya da kalksa bile bunun insanlığa nasıl bir katkı sağlayabileceğine dair tahayyül eksikliği göze çarpmakta. Tahayyül kelimesini bilerek kullanıyorum; çünkü hayâl dahi olsa bir şeyi istemenin kendi içinde bir rasyonalitesi vardır. Evet, hayâllerin bile kendi aklî düzenleri vardır. Birbirlerine bağlı olduklarını düşündüğüm için, İslâm savunucularının düzelmeden İslâm karşıtlarının da düzelemeyeceğini savunuyorum. Aksi durumda bu çocuğa evrilmenin bile ne anlâma geldiğini anlatmak güçtür. Zira evrilme bir süreç işidir, devrim değil. İnsanlık, evrildiğinin farkına bile varamaz. İnsanlık evrilmenin doğasını bile an an çözemiyorken, bir dinin ortadan kalkmasıyla evrildiğini anlayabilir mi acaba?

Düşünebiliyor musunuz, milyonlarca insanın doğrudan acıyla alâkalandığı iki dünya savaşının ardından batı uygarlığının büyük bir bunalıma girdiğini düşünen Albert Schweitzer çıkıyor ve diyor ki “Hıristiyanlık ortadan kalktığında, insanlar daha da evrilmiş olacak…” yok hayır, o böyle demez; şöyle der: “… Uygarlığımızın fecî olan özelliği manevî olmaktan çok maddî bir gelişme içinde olmasıdır. Dengesi bozulmaktadır. Daha önceden hiç görülmemiş bir biçimde buyruğumuza giren doğa kuvvetlerinin yardımıyla bireylerin, toplumsal gurupların ve devletlerin birbirleriyle olan ilişkileri devrimci bir değişikliğe uğramıştır. Bilgimiz ve kuvvetimiz herhangi bir kimsenin mümkün olabileceğini önceden düşünemeyeceği ölçüde artmış ve zenginleşmiştir. Böylelikle insan varoluşunun koşullarını, sayısız yönlerde, kıyas kabul etmez bir biçimde daha cazip yapmak üzere kuvvetlenmiş, fakat bilgi ve güçlülükteki aşırı ilerleme gayretimiz içinde kusurlu bir uygarlık kavramına erişmiş bulunuyoruz.” (A. Schweitzer, Uygarlık ve İnsanlık, sf.6-7, Yankı Yayınları, çev. T. Anğ – H. Coşkunkan, İstanbul 1969) Daha o yıllarda durum bundan ibaretken, bir de şimdinin bunalımını düşünün. Batı bu tahlilleri rahatlıkla yapabiliyor; evrildiğini değil de bunalıma girdiğini sezebiliyor! İslâm’ın savunucuları da kendi bunalımlarını kaleme alıp, çözüm yollarının peşinde koşabilmeli.

Andre Siegfried’de de benzer bir yakınma var, fazla örnek göz çıkarmaz: “İki savaş, hem de ne savaş, otuz yılda dünyanın çehresini ve dengesini değiştirmiş bulunmaktadır. Bahis konusu olanın basit bir evrim değil, kelimenin tam ve kuvvetli anlamıyle bir devrim olduğunu idrâk ediyoruz: Artık hiçbir şey yerli yerinde değildir, nesnelerin değerleri aynı değildir, insanların kendi aralarındaki münasebetleri altüst olmuştur; bu insanların kâinat ve onun kanunları hakkında besledikleri düşünce o kadar anî sapışlar geçirmiştir ki, ahlâkın ve muhakeme metodlarının ta temeline kadar her şey sarsılmaktan geri kalmamıştır… Bundan böyle Avrupalı olmaktan çıkıp Avrupa-dışı hale gelmiş olan bu âlemin çekim merkezi artık aynı değildir.” (A. Siegfried, Milletlerin Karakterleri, sf.3-4, çev. S. Tiryakioğlu, Varlık Yay., 1961)

Geçmişin analiz edilmesi ve geleceğin plânlanması kadar bugünün de anlaşılabilmesi önemli bir meseledir. Batı bunu rahatlıkla yapabiliyor; çünkü diyalektik ve dual düşünme geleneği orada farklı kriz ortamlarında farklı çözümler üretebilme yetisinin açığa çıkmasını sağlıyor. Bulunan çözüm, durumu kısa vadede eskisinden daha kötüye mi götürüyor? Olabilir. Ama en azından tartışma ortamının kendisi, yepyeni arayışların ortaya çıkmasını sağlıyor. Bacon’da, Campanella’da, Morus’ta ütopya arayışlarından daha güdüğünü bulamayacağınız günümüzün The Venus Project’ine kadar tüm ideal dünya telâşı ucundan kıyısından Hıristiyan kokar; İslâm savunucuları da kendi İslâm kültür çevresinin içinden çıkan İslâm karşıtlarına da bu imkânı sağlayan bir vizyon sunabilirdi. Tıpkı aynı paradigmanın etrafında kümelenen Hıristiyan savunucuları ile karşıtları gibi (bkz. Bertrand Russell ile rahip Frederick Copleston arasındaki tartışma: Bertrand Russell, Neden Hiristiyan Değilim, çev. Ender Gürol, Varlık Yay. Eylül 1966: http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=allah+var+m%C4%B1%2F%40jimi+the+kewl), aynı terminolojiye hâkim İslam savunucuları ve karşıtları olabilirdi. Zira böylece kısır tartışmalar, yerini vakti boşa harcamayan anlâmlı fikir dövüşlerine bırakmış olurdu. İşte bu olmayınca, İslâm ortadan kalktığında insanoğlunun evrileceğini sanan cahil takımı tahayyül gücünden bile mahrum olabiliyor.

Oysa batıda pagan dünyasının Atomcularından, Epikurosçularından Hıristiyan âleminin heretiklerine kadar herbir geleneksel din karşıtı zihin, geleneği fazlasıyla bildiği için karşıtlığı seçmiştir; karşıt olmak için karşıt olmamıştır. Batıda seküler olsun olmasın düşün adamı, düşün tarihini etkilediği ölçüde saygınlıkla karşılanır; St. Thomas Aquinas en az Immanuel Kant kadar saygınlık görür. Ama bizde Aquinas’ın yaptığını yapıp Aristoteles’i özümsetmeye çalışan Ibn-i Sina ile Imam Gazali bile yan yana getirilemez. Benzerlikleri bulunan düşünceler bile yan yana barınamıyorken, İslâm karşıtlığının kendince sağlam bir gelenek oluşturabilmesine imkân var mı? İslâm hem savunucularıyla hem de karşıtlarıyla olmayan diyalektiğin özlemini çekiyor; daha kötüsü bataklıktan çıkmak için herhangi bir talep bile yok. İki taraf da batının artığıyla beslenmeyi marifet biliyor.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 15/07/2009 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , , , , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: