C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

A. Toynbee’den İbrahimî Dinler-Kökler Üzerine


Aksine, metafizik tarafından yapılan ilmi gerçeğin tüm bir perspektifini sunma denemesi hiç bir zaman ve mekânda, o andaki ilm’in umumî terakkisinin muvakkat ve geçici bir tasvirinden ileri geçemez.

Metafizik’in kapasite ve vazifesine dair bu mütevazî görüş, Yunan felsefesi tarihinde en tanınmış tatbikatçılarından bir kaçı tarafından benimsenmiştir. Meselâ, Eflâtun’un bir metafizikçi ile bir peygamber arasında şahsî bir âhenk örneği olduğu söylenebilir. O, ayrıca ilmî gerçekle şi’rî gerçek arasındaki ayırım hususunda son derece şuur sahibi idi ve metafizik düşüncesinin belli hudutlara -ki bu hudutların ötesinde mantık onu artık ilim planı üzerine götürmez- ulaştığı her seferinde o bilerek ve açıktan açığa şiir plânına geçer, efsaneyi tercih ederek mantığı terk ederdi. Eflâtun’un bıraktığı mirasta onun metafizik ve ilmi “demode olurken” sadece şiir ve peygamberi görüş bütün insanlığa bir tebliğ getirmiş oldu. Epicure ve Zenon, metafiziklerini ahlâkiyatları tarafından talep edilen muvakkat olan asgarî aklî iskelet olarak takdim ediyorlardı. Buda ise metafizikten bahsetmeyi kesin olarak reddetti. O teorilere değil, pratiğe ilgi gösteriyordu. Talebeleri kendilerini son derece zorlayıcı ve sıkı pratik bir programa tâbi tutmuşlardı. Buda onları çetin ahlâkî mücahedelerinden uzaklaştıracak aklî fırsat tanımamaya son derece ihtimam gösteriyordu. Hinayanacı Budizm, Epikurizm ve Stoisizm’in bu çeşit görüş tarzını benimseyerek açtıkları yolu Konfüçyüs sonuna kadar takip etti.

Bununla beraber Konfüçyüsculuk (daha önce de işaret ettiğimiz gibi), takip edilecek hatt-ı hareket konusunda açıktan açığa ananevî içtimaî kanunları benimseyerek mevcut felsefeler arasında bir istisna teşkil etmişti. Felsefenin, Hint ve Yunan Ekollerinin ulaşılması gereken ilâhî hedefi, ferdin ahlâkî istiklâli idi. Yunan feylesofları, istiklâl mücahedelerini davranış sahasında olduğu kadar düşünce sahasında da sürdürüyorlardı. Roma-Yunan halkının felsefî terbiye alan münevveri, metafiziğinde ilmî gerçeğin tam ve kesin bir tablosuna…. sahip olduğuna inanmayı temenni ediyordu. Bu ise ilmî gerçeğin tabiatıyla uyuşması imkânsız olan bir talebti, çünkü daha önce de gördüğümüz gibi ilim devamlılık ister ve neticede izafî (göreceli) ve muvakkattir. Esasen felsefî terbiye alan Roma-Yunan efkâr-ı umumiyesi metafiziğin ilmî gerçek için bir şeyler yapmasını taleb ediyordu ki, eğer bu, her hangi bir dalda gerçekleşebilirse sadece ve sadece şi’rî gerçek için gerçekleşmiş olabilirdi ve bu da metafizikle değil fakat sadece peygamberi görüşle mümkündü. Hıristiyan ve Müslümanları, Kitaplarını peygamberin şi’rî ifade tarzından feylesofun ilmî tarzına tercümeye mecbur eden şey, felsefe iliklerine işleyen bir zümrenin -ki bu zümre cemiyetin üst sınıflarından gelen Hıristiyanlık ve İslâmiyet mensuplarını muhtevidir- mezkûr imkânsız talepleridir. Hıristiyanlık ve İslâmiyet tarafından vahyedilen şi’rî gerçeğin ilmî gerçeğe bu tercüme teşebbüsü ilâhî dinlerin aslî vazifelerini ifâsında menfî neticeler doğurmuştur. İlâhî dinlerde zuhur eden peygamberi görüş -Hıristiyanlık Ma-hâyâna’da muhtemelen daha ilâhî şekilde- eğer isabetli görüyorsak, iki sezgiden ibarettir. Birincisi ızdırapla ilgilidir. Buna göre ızdırap, aşk’ın gerekleri mucibince işlenecek amelin bedeli olarak kabullenilmesi gereken bir şeydir ve esasen ızdırabın, aşkın ilhamlarına böylece uymak için bir fırsat olarak yakalanması gerekmektedir. İkinci sezgi de ızdırap karşısındaki bu tutumun kabil-i tatbik oluşuna dairdir. İdeal olan şey, ulu bir varlık tarafından tatbik mevkiine konulmuştur. Bu şu demektir ki, aynı şekilde hareket etmeyi deneyen bir beşerî varlık, kendi bencilliğinden tahrikine karşı mücadele ederek “mutlak hakikat”in yolunu takip edecektir.

Bu sezginin mana ve değeri, onların ebedi gerçeklere ve ebedi değerlere yaklaşma tarzlarında yer alır. Izdıraptan ibaret olan gerçek, hayat’ın şartıdır ve neticede hayat ve ızdırâp birbirinden ayrılmazlar. Aşkın değeri, ızdıraptan olan bedeline lâyık olması hasebiyle ızdırâp, şahsî fedakârlık sonucu, aşkın davasına hizmete celbedilebilir. İtminanın gerçeği ve değeri ve keza ızdıraba dair mezkûr gerçek ve aşkın mezkûr değeri insanın kendisi için icat ettiği sun’î bir değer ve muhayyel bir gerçek değildirler. Aksine aşkın müspet amelleri ve ilâhî bir Varlık’ça îfa edilen kendini feda amelleriyle sahih olarak damgalanmışlardır. Keza kendisini beşerî sürüsü için feda eden iyi çoban’ın ve beşeri sürüsünün onun için olan karşılıklı aşklarının değeri de böyledir. Peygamberi görüş kendilğinden bizzat kendisini tabii aracısı (medyum) bulunan şiirde ifade ettiği müddetçe biz dikkat ve gayretlerimizi bu nurlu ve kurtarıcı gerçekler üzerine, bu görüşün ilham ettiği değerler üzerine yoğunlaştırabiliriz. Fakat, bu sezgileri, ilmî gerçek lisânına tercüme etmeye teşebbüs eder etmez birinci endişemiz kendisini uygun ve muvafık meseleyle değil, adî ve itibarsız olan ve daima cevapsız kalacak olan meseleyle ifade eder: “Bu izahlar -ki şimdi, ilim hâdisesinin bazı müşahede ve tesbitleri için yapılmaları gerekir- Kainatın şu anda önümde masamın üzerinde bulundurduğum ilmî harita muvakkat baskısına tekabül ediyor mu etmiyor mu?

Şi’rî gerçeğin lisânında ifade edilmiş bulunan Peygamberi görüşü, ilmî gerçeğin lisânında ifadesini bulan metafizik bir diyagramla tercüme teşebbüsü iki kötü neticeye götürür. O, dikkatimizi Peygamberi görüş’ün şi’rî gerçeğinde aslî ve zatî olandan, onun ilmî gerçekle münasebeti gibi cevheri itibariyle çözümü kabil olmayan değersiz bir suale çevirmeye bizi zorlar ve zamanla sınırlı bulunmayan bir sezginin yerine muvakkat bir tutanak ikame eder. Hatta, mana ve değerinden tecrid etme (uzaklaştırma) pahasına şi’rî gerçeği ilmî gerçeğe tercüme etmeye muvaffak bile olsaydık, ilmî formülümüz, daha kaleme alınmadan değerini kaybetmiş olacaktı.

Hıristiyanlık ve Islâmiyeti Yunan metafiziğinin lisânına tercüme gayretlerinin sonucu olarak onların maruz kaldığı âkibet işte budur. Akliyat sahasında vukua gelen bu “faaliyet” onları hayattan mahrum etmiştir. Hatta Roma-Yunan Dünyasının, Yunan metafiziğinin hususî ıstılahlarıyla düşünen ahalisinin (felsefî terbiye almış) küçük azınlığı bile bu işten zararlı çıkmıştır. Bu Yunanı ıstılahlar, ilmî terakkinin günbegün Yunan metafizik şemasında yer alan ilmî gerçeğin mahallî ve muvakkat ifadesinden uzaklaştığı ölçüde gitgide büyüyen bir mania hâlini almıştır. Peygamberi bir görüşün, metafiziğin ilmî lisânına tercümesinin bu “ihtiyarlaşması” kaçınılmaz bir hâl almıştı. Fakat zarurî olarak sahih olmayan bir tercümenin “ihtiyarlaşması” aslı tahrif etmez. Çünkü, kötü tercüme edilmiş Kitap, kendi aslî şi’rî içerisinde muvakkat olmayan bir gerçek nevidir.

Bu mülâhaza eğer isabetli ve doğru ise Hıristiyan ve İslâmî kitapların Yunan metafizik lisânına tercümesiyle işlenen hata ile müstakbel nesillerin yolu üzerine yerleştirilmiş olan bu mania (engel), kaçınılması imkânsız bir şey değildi. O sadece tarihi bir olay sonucu orada mevcuttur. Bu olay, Milâdi ilk dört beş asır esnasında Hıristiyan Kilisesini, felsefî terbiyede yetişen Yunanlı bir muhatap kitleye, onların kendilerine ait metafizik lisânla konuşmayı denemeye icbar etmiştir. 20. asır Batı ve Batılılaşan dünyasında, şimdi zamanın geçmesiyle hükmünü kaybeden bir metafiziğin lisânına mecburen yapılan bu tercüme -muvakkat ve mahallî bir ihtiyaca cevap vermek gayesiyle başka bir devirde ve başka yerlerde yapılmış tercüme- tarafımızdan şaşmaz bir akide, olarak alınması için tarihin bu geçmiş safhası kâfi bir sebep değildir. Milâdi 4. ve 5. Asır metafiziğinde ifade edilen bu ihtiyar tercümenin 20. asır Batı Dünyası metafiziğinde kaleme alınan yeni bir tercüme ile değiştirilmesi tesirsiz bir ilâç olacaktır. Zîra bu daha yakın olan baskısı da, kâinat’ın ilmî haritasının terâkümî tesisinin devamı ile aynı şekilde hükümünü kaybedecektir.

Hıristiyan ve Islâmî Kitapları, üstlerindeki eskimiş ve yakışıksız Yunanlı ilmî cübbesinden soymak; onlara tekrardan hükmünü kaybedip fânîleşecek Batı kalıbına uygun yeni bir ilmî cübbe giydirmek iğfaline direnmek ve onların, bu muhtevanın tabii manası olan ilmî olmayan, Şi’rî manada ifade ettikleri gerçeği almak: İşte eğer kendimizi bu malûmatla besler ve onların peşinden gitmeye nefsimizi mecbur edebilirsek şu sualle boğazlaşmak için muhtemelen yolumuzu aydınlattık demektir: Hakikat nedir? Fakat, şurası muhakkak ki suale henüz cevap vermiş olmuyoruz. Daima kendi kendimize sormak zorundayız: En eski devirlerde, Hıristiyan inançlarının Yunanlılaşmaya başlamasından önce Hıristiyanlar hangi manada Hz. İsa’nın Allah’ın Oğlu olduğuna, kendisini ölüler arasından çıkardığına göğe çekildiğine inanıyorlardı? Bu inançları, aslî Hıristiyan manaları -bu mana her ne olursa olsun- dahilinde bugün bizim dünyamızda aynen muhafaza edebilir miyiz? Eğer biz onları anlıyor ve farklı bir manada tutuyorsak, acaba iptidaî Hıristiyanların sahip olduğu kadar biz de onları tefsir ve izah hakkına sahip değil miyiz veya sahip olmamalı mıyız? Eğer, şi’rî gerçek sahasına ait bir inancın manasını iki anlama tarzı birbirlerinden farklı iseler, zarurî olarak bu durumdan, şi’rî planda mezkûr iki yoldan birinin gerçek olmadığı neticesi çıkar mı?

Arnold Toynbee, Tarihçi Açısından Din, Sf. 163-167, Çev. Prof. Dr. İbrahim Canan, Ufuk Kitapları, 1. Baskı, İstanbul 2008.

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: