C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Yahudi-Hıristiyan" tabiri üzerine

Evvela kavramları yerli yerine iyi koyabilmek lazım.

“herhangi bir örnek”ten kastımız nedir? elbette bir Yahudiyle bir Hıristiyanın bir araya gelip “hadi gel kardeş kardeş yaşayacağımız bir sistem kuralım, sen de razı ol ben de e mi” demeyecek ya da dememiştir. Yahudi ve Hıristiyanlık yani başlıktaki haliyle “judeo hiristiyanlik” denilen şey (evvela şunu belirteyim berbat bir tabir; zira judeo nedir ki Hıristiyanlık ne olsun; ya Judeo-Christian / Judeochristianity dersin ya da YahudiHıristiyan gibi bir tabir oluşturursun; kim bulmuşsa fazlasıyla gerzekçe) sonradan manzaraya bakıp ona yakıştırabileceğimiz bir kimlik olabilir (Oxford Dictionary‘e göre bu tabirin kullanıldığı en eski tarih: 1899-1910 arasıdır; bu bile olguyu sonradan tahlil etmeye çalışanların çabasını gösterir:http://en.wikipedia.org/wiki/judeo-christian).

Örneğin elbette “Fransa Yahudi-Hıristiyan mıdır?” gibi bir soruyla başlayamayız; ama “yaşlı Avrupa’nın son 2000 yılında Yahudi-Hıristiyan etkisinin rolü nedir, bu tabiri ona yedirebilir miyiz?” Şeklinde daha olgun açımlamalara sebebiyet verecek açıklamalar yapabiliriz. Zaten yapılmıştır da. Örneğin Remi Brague, Avrupa: Roma Yolu‘nda bu hususun altını cidiyetle çizer: 1) Hıristiyan toprakları, hatta Avrupa, kuşkusuz kültürel ikincilliğin varlığını değil ama sürekliliğini Romalılığa borçludur. 2) Yunan ve Yahudi, Avrupa’nın iki temel öğresi olarak rol oynadıkları için her ikisi de Romalıdır.

R. Brague daha da ileri giderek “Biz Hıristiyanların Yunanları da Yahudilerdir” (Romalılar için Yunanların ifade ettiği anlamı anımsayınız) der. Ve bu yüzden Hıristiyanlar, Yahudi halka ve onun tanrı deneyimine aşılanmış olduklarını bilmek durumundalar.

Bütün bunlardan çıkarılan sonuç: (Müslümanların islam algılayışını Kalubela’ya kadar götürmesini gözardı edip, tarihi konumunu döz önünde bulundurup ona dışarıdan bakarsak) daha İslam’ın İ’sinin ortalıkta olmadığı dönemde bir Yahudi-Hıristiyan geleneğinden söz edilebileceğini görürüz. Darrin M. Mcmahon, Happiness: A History adlı eserinde İsa’nın Roma caddelerinde, yollarında görünmeye başlamasından itibaren hızlanan bir süreç olarak insancıllığa bulanmış olanlar (humanists) klasik düşünceyi Yahudi-Hıristiyanlığa, Yahudi-Hıristiyanlığı da klasik düşünceye çarpmak durumunda kalmıştır.

Nice sonra Renaissance alimleri yeniden klasik dünyaya yönelene kadar bu çarpıştırmanın sonucu etkin olmuştur (Hıristiyan stoikleri, Hıristiyan Platoncuları, Hıristiyan Aristotelesçileri, hatta epikurosçuları düşünmemizi istiyor Mcmahon). Müşterek zihniyeti salt bir ülkenin anayasasında görmek zorunda değiliz; kültürler birbirlerini ne ölçüde ve neden etkilemiştir bunu düşünmek gerekir (ayrıca dönüşüm fikrine neden hazır değiliz? Giovanni Maria Tolosani üzerinden anlatmıştım:

Bu Yahudi-Hıristiyan geleneği, aynı zamanda müthiş ölçüde ayak uydurucu bir niteliğe sahip. Aristoteles’in kitaplarını önce önemseyip, sonra yakmış, daha sonra yeniden önemsemiştir. Çağa göre şerbet, şerbete göre çağ ideali kurmuş ve yaşatmıştır: #15154154. Siz Renaissance’ın gökten zembille indiğini mi sanıyorsunuz? Renaissance’taki uyanışın temeli kiliselerde, manastırlarda atılmamış mıdır? Avrupa’nın ve dünyanın dönüşümünde iki büyük geleneğin rolünü asla es geçemeyiz. Yahudi-Hıristiyan düşüncesini biraz bu açıdan görmemiz gerek).

hatta buradan hareketle ilgi çekici bir çıkarıma da ulaşabiliriz. j. baird callicott’ın in defense of the land ethic: essays in environmental philosophy’sinde şu vurgu yapılıyor: yahudilerin temel kutsal metnini kabul eden hıristiyanlar onlarla birlikte şu kutsi söylemi de kabul etmek durumundaydı: doğaya, insan olmayan (nonhuman) her şeye egemen olan insan tanrı’nın biricik sevgilisi olarak hükmünü bu dünyada geçirmeliydi [5]. belki fransa’nın anayasasında bu yazmıyor; ama ondaki emperyal zihnin altında asla karşı çıkamayacağı veya bastıramayacağı bir “tanrı’nın sevgili kulu” olma şerefinin yarattığı bir şımarıklık yatıyor olabilir. itiraf ediyorum ki, bu aslında benim hoşuma giden bir kabul olur: zira ben ekşi sözlük semalarında defalarca francis bacon incelemelerimde şu hususun altını dikkatle çizdiğimi sanıyorum: novum organum yeni araç/alet demektir; peki neyin aleti? elbette ki doğaya yönelimde, ona egemen olmada -bacon’ın deyimiyle- skolastiğin de merkezine yerleşen aristotelesçi saf muhakemenin yetersizliğine karşılık daha aktif ve daha bilgiyle kuşanmış bir şekilde saldırganlık. bunun için yeni dünya’nın keşfi bunu fişfikleyen başka bir unsur da olabilir; hiç önemli değil, önemli olan şu en nihayetinde varılan noktada avrupa’nın belli başlı denge unsurlarının toprak ve hammadde uğruna birbirine düşmesi, iki dünya savaşıyla sanayi devrimini kanla taçlandırması ve ortada denge menge bırakmayışıdır. bacon, aristotelesçi skolastikleri eleştirirken onların tanrı’yı konumlandırma biçimini de yerin dibine sokuyordu. biz egemenliğe gideriz, egemen olmaya gideriz bunu ikincil nedenlerde tanrı için yapmayız; ama bizim doğaya yönelişimizi mümkün kılacak olan bizzat tanrı’nın kendisidir. işte bacon bunu öne sürerek skolastiklerin aristotelesçiliğini eleştiriyordu. kimilerine göre bu eleştiri yersizdi, zira bacon skolastikleri doğrudan eleştiremeyeceği için -ağzı var dili yok- aristoteles’i eleştiriyordu (benzer bir görüşü geçenlerde bir lisansüstü dersinde teoman duralı hocam dile getirdi; vurun abalıya/aristoteles’e vb.). ne olursa olsun en nihayetinde yahudi-hıristiyanlığın etkisinde şekillenmiş olan bir avrupalılık düşüncesinden -emperyal arzular çerçevesinde- bahsedebiliyoruz. yahudi-hıristiyan kültür yeryüzündeki diğer tüm kültürlere, düşüncelere üstün gelmelidir, kabulü [6] üzerinde ciddiyetle durmamız gerekir. zira modernizmin temel dayanağı olarak yahudi-hıristiyan düşüncesini kabul edersek, ki bu durumda başka çıkar yol görünmüyor gibi, h. l. hix’in “modernism is xenophobic and postmodernism mnemophobic” [7] çıkarımından hareketle emperyal arzudaki şiddetin ve dünya savaşlarının ardında yatan mantık silsilesi çok daha iyi anlaşılır.

jack dempsey‘in good news from new england‘ında geçiyor: insanın egemenliğinden evvel (“tanrı’nın egemenliği” ve “insanın egemenliği” bahislerinin karşılaştırılmasına dair bir makalem yakın bir tarihte felsefe-bilim kapsamlı bir dergide yayınlanacak, reklamı kapa), kapitalizmden evvel ve tabi ki yahudi-hıristiyan geleneğinden evvel insanlığın edinmiş olduğu birikimleri, günümüz insanı tarafından neredeyse unutulmuş gibidir. yazar “anlamıyorum” diyor, “neden unutuldu?” [8] unutulmaması için bir sebep var mıydı? ya da en azından çağımız insanı için söylüyorum: hatırlama gibi bir alternatif var mı? yahudi-hıristiyan hatta buna müslüman geleneği de ekleyin; bu üçü dışında kuvvetli bir şekilde baş gösteren herhangi bir değer bütünlüğü, kültür yoğunluğu şu zeminde barınabilir mi? film yıldızlarından, pop yıldızlarına; basılan romanlardan, çekilen dizilere; hep aynı geleneklerin aynı söylemleri aktarılmaya çalışılmıyor mu? bu kaçınılmaz bir sonmuş gibi duruyor; nasıl ki felsefe tarihi için “kazanan tarafın üzerinden yeni tartışma baskın şekilde yapılıyorsa” (örneğin platon’a düşülen dipnotları düşünün; protagoras’ın temsil ettiği sofistler egemen olsaydı, cümle tartışma nereye varırdı, düşünün hele) baskın çıkan kültürler üzerinden de en fazla eski idealler yeniymiş gibi sosa batırılarak sunulabiliyor. lost‘u izlerken aslında biz yahudi-hıristiyan geleneğin ağbabalarını yeniden hafızamızda tazelemiş oluyoruz; constantine‘i izlerken kutsal kitap’ın buyurduğu gibi bir cehennem ve cennet idealini öğrenmek durumunda bırakılıyoruz. fransa’da pazar günleri devlet kanalında dini ritüeller yerine getiriliyor; türkiye’de sadece ramazan’da değil her daim trt, vergileriyle var olduğu vatandaşlara “huzura çağrı” programları yapıyor. çünkü başta bulunanlar, başta bulunmayanları kendilerini baş eden sistemden kopmamaya çağırmak, itici güç olmasını her daim arzulamak durumundadır. yerel bazda da bu böyledir, evrensel bazda da. çünkü tek tanrılı din ideali, ezelilik ve ebedilik, sonsuz dönüş, creatio continua gibi kavramların canına okuduğu gibi bir kıyamet projesi olarak insanı bir gün mutlaka gerçekleşeceğini söylediği “hesaplaşma / kurtuluş” gününe hazırlamakla mükelleftir. hal böyle olunca “evrensel kardeşlik”, “dinler arası/kültürler arası diyalog” gibi kimi yaklaşımlar da baştan kaybeder. zira sen en nihayetinde bugün kendini bir yere ait hissedip, diğeriyle onun farklı olduğunu kabul ederek diyaloga hazır olduğunu belirttiğin vakit, sen zaten asla ama asla ayrımdan sıyrılamayacağını da kabul etmiş oluyorsun. oysa diyalektik ve diyalog insanın içinde; ve sadece tek kişiliktir. bilmiyorum; çok mu fazla dağıldım?

notlar:

1. r. brague, avrupa: roma yolu, sf.55, çev. b. çotuksöken, kabalcı yay., 1995.
2. r. brague, a.g.e., sf.65.
3. r. brague, a.g.e., sf.65.
4. darrin m. mcmahon, happiness: a history, p.150-151, grove press, 2006.
5. j. baird callicott, in defense of the land ethic: essays in environmental philosophy, p.154-155, suny press, 1989.
6. mihai spariosu, mimesis in contemporary theory: an interdisciplinary approach, p.85-86, john benjamins publishing company, 1984.
7. h. l. hix, spirits hovering over the ashes: legacies of postmodern theory, p.81, suny press, 1995.
8. jack dempsey, good news from new england: and other writings on the killings at weymouth colony, p.219, digital scanning inc, 2001.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: