C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>Homo Insipiens

>

[“homo sapiens vardı yetmiyor muydu, ne oldu da homo insipiens diye de bir başlık peydah oldu?” diye soracak olan varsa, #11079217 ‘nolu entiriye bir baksın sonra gelsin bu entiriyi okumaya devam etsin.]


ben modern insanın, tabi yani artık bunu da geçtik çeşitli buhranlarıyla postmodern insanın önemli bir niteliğinin insipiens’lik olduğunu varsayabilirim, bu benim entelektüellikten anladığım şeyin çağımızdan ne kadar da uzak olduğunun bir göstergesi. aslında bakılırsa çağlar arasındaki farklılıklar ve farklılıklar üzerine yapılmış farklı hatta bazen birbirini reddeden kritikler muhakkak dikkatlerden kaçmayacaktır, örneğin ortaçağ karanlığı diye diye bütünüyle reddedilen, düşünce tarihine hizmetleri, katkıları gözardı edilen, sanki o çağ yaşanmasaymış, avrupa’daki yeni çağ din dışı felsefesi ve fikri gelişim yine de yaşanırmış gibi. aydınlanmanın ve descartes’ta sistemli bir şekilde işlenen şüphenin ardından marx‘ın toplumlara uyguladığı kantçı transsendental sürecin (kabile sistemi -> derebeylik -> sermaye öncesi -> sermayecilik) aslında önceki çağlara ne kadar borçla, sanki bankadan kredi alırcasına inşa edildiği unutulmamalıdır. ya da alexandre koyre ‘nin dediği gibi; avrupa’nın felsefi eğitimini gerçekleştirenler, bugün hala kullanmakta olduğumuz terminolojiyi yaratanlar bugün hakaret ederken kullandığımız skolastiklerdi. batının eskiçağın felsefi yapıtlarıyla yeniden ilişki kurmasını sağlayanlar da onlardı; ortaçağ düşünürleri. (a. koyle, etudes d’histoire de la pensee scientifique; les gants du ciel, c. vi. ottava, 1944, p.75-107) eğer yeni çağ’da ilerleme kabul ediliyorsa, felsefe-bilim şemsiyesi altında insan gelecekteki teknolojik ve seri üretime dayalı konformist bir yaşamasını garanti altına alıyorsa, bunun sorumluları geçmişte izlenen adımlardır veyahut reddedilen ideolojiler, inançlar, felsefi akımlardır. burada söylemek istediğim çağların birbirine zincirlerle bağlı olduğudur, belki de çağlar bir bütün halinde zincirdir de, biz kendimize en yakın hissettiğimiz halkasından kavrayıvermişizdir onu. işte bu yüzden homo sapiens hususunda pek açmazlarımız, farklılıklarımız olmasa da, homo insipiens hususunda insan kadar çeşitli görüş ortaya atılacak ve çoğunlukla insanlar, kendileri gibi düşünmeyenleri reddedeceklerdir.

belki homo insipiens, bir skolastik tavırlı olacaktır, belki de marx bir hödüktür. belki ibrahim’in tek tanrısına gönül bağlamış olanlar homo insipiens’ken, her şeyi maddi dünyayla açıklamaya çalışıp, “bilim” maskesi altında agnostik çaresizliklerini sürekli kusanlar homo insipiens olarak nitelendirileceklerdir. çünkü düşünen, akleden insan karşısına “aptal insan”, “bilge olmayan insan” konulduğunda, yani bu homo insipiens’in tam türkçesi, çok doğaldır ki, bu mefhumun en güzel örneği kişinin asla ve asla yanına yaklaşılamaz düşündüğü ideolojinin, inanç sisteminin, varsayımlar bütününün (bilimin bir yakasıdır bu) üyesi olacaktır. bana kalırsa bu değerlendirme, yani insanın karşıtına “düşünmemişliği” ve “aptallığı” yakıştırması #10919037 nolu entiride anlatmış olduğum bir deneyin araştırmacılar tarafından yorumlanmasında geçtiğince; ölüm korkusuyla da alakalıdır, insanın kendisinin “sonlu” bir varlık olduğunu bilmesi (diğer canlılardan farklı olarak) onu trajik kıldığından (bkz: yaşıyor olmak) kendisi gibi olmayanları “homo insipiens” ile itip, kendisi gibi olanları “homo sapiens” ile çekmesi doğaldır, o araştırmanın bu entiriye yedirilebilme şekli bizzat böyle olur, başka türlü de olmaz.

işte bütün bu anlattıklarım çerçevesinde; “homo insipiens”in kim olduğuna dair sorulacak soruya verilecek yanıt net, kesin, somut veyahut nşa hep aynı kişi değildir, çünkü insanlar nşa birbirleriyle aynı değildirler.

peki madem homo insipiens’i her insan kendince tanımlayabiliyor, -bana göre en temel ölçütün kendinden olmaması olduğunu da söyledim- o halde benim de bir insipiens’im vardır, herkesten gizlediğim kendime bile itiraf etmekten sakındığım bu kişi, evvela ideolojik bir saplanmışlık içindedir. zira ideoloji saplanmışlığı gerektirir. ideoloji sistemlidir, sistemli olduğu için homo insipiens’lere yani akletmeyen sadık müritlere, partizanlara, sorgusuz düdüklere ihtyiaç duyar, bu kişilerin olduğu yerde de aydınlanmanın “yanılmaya açık olma” niteliğine yer yoktur. zira yanılan adam ideolojisinden dolayı bu duruma düşmemiştir, o ideolojisinin çökmezliğinde teoride değil pratikte yanılandır, ideolojinin sistemliliğinde kaybeden partizandır. bu yüzden bu partizan benim gözümde homo insipiens’tir. attilla erdemli hocamızın felsefelogos 9 (2000/1) ‘da müthiş bir aydnlanma nitelikleri sunar, işte bu niteliklerin hepsi ama hepsi homo insipiens’te olmayanlardır, ya da homo insipiens’in içine dahil olamadıkları olup, ayrıca homo sapiens’liğe geçip, bir de bunun üstüne aydınlanabilirliğe girişmesinin evrelerini, gereklerini gösterir. nedir bunlar, bir bakalım;

* “..kant aklın gücüne güveniyor. öyle ki, aklın nerede geniş ve özgürce (offentliche gebrauch) nerede sınırlı ve özel (privat gebrauch) kullanılacağına bile akıl karar verecektir. akla böylesine bir bağlılığa karşın yine de sormak gerekir; akıl yeter mi? … insan yalnızca akılla aydınlanabilir mi? aklımı tüm gücüyle tembel, korkak, onurlu bir yaşamayı haklı göstermede kullanabilirim; aklımı olumlu çizgide kullanabilir ve tüm yaşamamı yalnızca okuyup, araştırmalarla doldurup, bunlar dışında hiçbir şey yapmayabilirim; aklımla öyle yapıcı/yaratıcı çalışmalara girebilirim ki, ortaya koyduğum başarılar insanlık için büyük tehlikeler yaratabilir. aydınlanmada aklın çok önemli bir işlevi bulunduğu, fakat bir başına yeterli olmadığı kanısındayım. akıldan başka öyle bir şey olmalı ki; o akıl tarafından bulunmuş bile olsa, aydın bir yaşamada aklın işleyişini yönetmeli ve onun ilerlemesi gereken yoldan sapmasına izin vermemelidir.” (a.g.e., s.f. 72-73)

yani homo insipiens’in karşısında homo sapiens’lik yeterli değildir, homo insipiens’likten sapiens’liğe geçtikten sonra, bir de onu dizginleyen, işleyişini yöneten bir başka moderatore ihtiyaç vardır.

* “…aydınlanma bireyseldir; yaşamam benimdir ve ondan ben sorumluyum. o’na biçim vermek ve sürdürmek de bana bağlı. öyleyse aydınlanmayı benim için ancak ben gerçekleştirebilirim. kimse kimse için aydınlanmaz ve kimse kimseyi bütünüyle aydınlatamaz; yalnızca diğerlerinin aydınlanmasına katkıda bulunabilir. yani toplumsal aydınlanma olamaz. zaman zaman kullanıldığı gibi kitlesel aydınlanma hiç olamaz. çünkü kitlenin aydınlanması, kitlenin ortadan kalkmasıdır. bir başka bakımdan her insan kendisine göre aydınlanır.” (a.g.e., sf.73)

homo insipiens’in yani benim ucundan tuttuğum kadarıyla ideolojik adamın (tabi aydınlanmanın kendisini ideoloji kapsamında değerlendirmek mümkündür. ancak aydınlanmayı sürekli bir yenilenme ve harmonia çerçevesinde sürekli bir var oluş/yok oluş olarak algılarsak, bu dar anlamının dışına çıakrmış olabiliriz.) “düşünür” hale geldikten sonra bireyselleşmesi gerekecektir, çünkü o bireysel değildir. bireyselliği de yetmeyecektir, attilla hocaya göre; “kendisiyle de bütünleşmelidir.”

* “…insanın kendisiyle bütünleşmesi nedir? bu söz bireyin kendisini dışa kapatarak yaşaması değildir. bütünleşme, bireyin eylemlerinde kendisi olması anlamındadır. bu da ‘ortaya çıkartılmayı , geliştirilmeyi bekleyen kendi güçlerine göre, becerilerine, yani insan’ın yapıcı-yaratıcı yapacak yanlarına göre yaşamasıdır?’ bu bireyin özgün yaşamasıdır… insanın yaşamı çok yönlüdür ve hepsinde özgünlüğü önemlidir. fakat özellikle en önemli olduğu yer, bu kendimizi yarattığımız yaşama bağlamıdır. orada özgürlüğü, erginlemeyi ve mutluluğu diğerlerinden daha ayrı ve yoğun yaşarız. çünkü bu yaşamada kendimizi artırmakta, yani mükemmelleştirmekteyiz… yabancılaşma aydınlanmanın düşmanıdır, çünkü kendimiz olmamızın, kendimizle bütünleşmemizin düşmanıdır.” (a.g.e., sf.74)


o halde insipiens’in sapiens’e geçip, kendisiyle bütünleşerek bireyselleşmesi kendi mutluluğunu da sağlar. düşünmeyen adamın düşünen adama dönüşmesi aslında dert yükünü de omuzlaması demektir, bu açıdan bakıldığında “kendisiyle bütünleşmesi” ve “bireyselleşmesi” işte bu soruna, dert yükünün hafiflemesinde işe yaramaktadır. kendisine dönerek, özgün çareler arayan adam, modern adamlığa çok yaklaşmıştır, zaten birçok entiride bangır bangır yazdığımız rönesans’ın şu müjdecilerinden francis baconcı kafa yapısı (bkz: yeni çağ felsefesi) yani “insanın her türlü değere ve natura’ya egemenliği” kapsamında kendi konforu için yapmayacak şeyinin olmaması işte burada yani düşünen adamın aydınlanmacı tavrında karşımıza çıkmaktadır. bu noktada adamımız yine ideolojiye saplanmıştır. hangi ideolojiye mi? “doğaya egemen olma” ve “konforuna hapis olma” ideolojisine, “her şeyin kendisinin emrinde olduğunu düşünme” ideolojisine, okyanus ötesine bomba yağdırırken de bu ideoloji hakimdir, coca cola ‘nın dünyanın en en ucunda bir bahçede kola kutusu bulundurmasına, dünyanın en en ucunda bir adamın üstüne tişörtünü geçirmesinde de bu ideoloji hakimdir. yani özetlersem; ideolojik homo insipiens’in homo sapiens’e dönüşüp “aklını yönetecek, dizginleyecek” bir aydınlanmaya ihtiyaç duyup, çağın terminolojisi gereğince; aydınlanarak vardığı nokta yine ideolojik niteliğidir. yine başa dönmüşlük söz konusudur, insanların değişimleri de böyle gerçekleşir zaten, “falanca eskiden solcuydu şimdi kapitalist olmuş, liberal olmuş, üst düzey bir şirkette işçi kovmakla meşgul.” diyerek anlattığımız adamdaki tek değişim zeminidir, oysa insipiens’lik bakidir.

karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım ama bu anlattıklarımdan çok da farklı değildir inanın, insan kendisine dönerek, aydınlanmanın gereği olsun olmasın özgün düşünerek, fikirlere, siyasi duruşlara, inanç sistemlerinin dogmatik yapılarına yani neye olursa olsun bir şeylere saplanıp kaldığında, onun için epikurosçu ölüm varken ben yokum ben varken ölüm yok inancında olsa dahi, öldükten sonra “kendisi gibi olanları” daha rahat yaşasın diye yaşamak ve eylemde bulunmak zorunda oldukça savaşlar olacaktır. pembe bir dünya özleminde değilim, nietzsche üstadımın kan hayattır deyişine de yüzde yüz katılıyorum, ancak keşke onun kadar kategori-dışı (http://jimi.blogcu.com/3664584/) olabilsek de, her türlü dogmanın karşısında varlık sebebimizin koca bir “aptallık” olmadığını kavrayabilsek. tv’de bir şovda (bkz: samimiyete mugayir televizyon dunyasi) sağlık dersi için yapılmış bir insanın iç organlarını gösteren makette, cansız mankendeki organlara bakıp -ki organlar en azından belki de daha fazla (!) kafasına sürdüğü jölelerden daha doğaya ait, toprağa karışacak olanlardır-, yüzünü ekşiterek “ay ne kadar da pis görünümlü organlarımız varmış ıyy..” diyen şovmeni alkışlayan, spotlar altında terlemiş, çişini yapamamış bu yüzden salak salak kahkahalarla yumuşamış beynini daha da rahatlatmaya çalışan genç bünyelerin homo insipiens’liği karşısında daha iyimser olabilmenin imkanı yoktur. zaten iyimserliğin, merhametin kendisi per defectum monstrum (bir canavar) haline dönüşmüştür, en azından bu çağın abuk ama doğaya aklettiğinden egemen insanları için böyledir bu.


not: benim işlediğimden biraz farklı olarak güzel bir yazı var, isteyen bir göz atabilir:
http://www.cts.org.au/1999/homoinsipiens.htm

hiç düşündünüz mü veya hiç işittiniz mi, ben hem düşündüm hem bol bol işittim; “valla abi hiç takmayacaksın kafaya, en iyisi düşünmemek, kaygısız olacaksın, aptal olacaksın biraz, bu hayatın gam yükünü taşımayacaksın.”

bizde ucuz homo insipiens‘lik böyle kendini gösteriyor, yaşama dair “gam yükünü” yüklenmemek yani en nihayetinde “sorumsuz olarak” mutlu olmak. bakmayın buna “ucuz” dedim ama bu aslında değerler ve yaşama üzerine en ideali insanlara sunmaya çalışan her felsefi akımın diline yapışmıştır. homo insipiens yani “bilge olmayan adam”, evet bilge olmayan adam, felsefede ideal olmayan ancak buna karşılık mutlu olan adamdır. peki buradaki karşıtlığın kaynağı nedir? işte bu entiri buna değinecek biraz.


efendim bilge ya da özgür olan‘da demişim ki; ” ‘bilge ya da özgür olan’ın hissi rahatsızlıklardan sıyrılmış olması gerekir, ki yaşadığımız dünyanın bunu mümkün kılması gerçekten zordur, hatta imkansızdır. bilge olan’ın bilgeliği özgürlüğünde, özgürlüğü de bilgeliğinde olabilmesindedir.” yani homo insipiens, orada anlatılanların, kişinin yapmaması gereken şeyleri yapan kişidir. yani bir nevi contra consilium söz konusudur, peki neydi bilge adam ‘ın yani homo prudens/sapiens‘in kaçınması gereken özellikler?

keder (aegritudo), korku (formido), şehvet (libido) ve dördüncü olarak da; stoacıların hedone dedikleri, ruh için olduğu kadar beden için de geçerli bir terim olan, cicero‘nun adeta ruhun sevinçten uçarak duyduğu his manasında kullandığı haz yani aşırı mutluluk (laetitia) (cic. de finibus, 3. 35 : ” aegritudo, formido, libido, quamque stoici communi nomine corporis et animi hdonh appellant, ego malo laetitiam appellare, quasi gestientis animi elationem voluptariam. perturbationes autem nulla naturae vi commoventur, omniaque ea sunt opiniones ac iudicia levitatis. itaque his sapiens semper vacabit.”)

o halde homo insipiens’in özellikleriyle birlikte ifade edilişi şöyledir:

“homo insipiens, başta söylediğimizin aksine kederli olduğunda (aegritudo) bunun farkındadır, korku duyabilir (formido) zira insipiens olduğu için, bilgiden muzdarip değildir, korkunun en temel kaynağı da bilgisizlik olarak değerlendirilirse, o halde bu doğaldır; bunun yanında şehvete düşkündür (libido), eğer prudens yani bilge adam olsaydı, şehvetin değil başka erdemlerin (onur, yiğitlik, saygınlık vs.) peşinde koşardı, ama o insipiens olduğundan kendisini geliştirmeyecek şehvetin kurbanıdır aynı zamanda bu şehvet onu kimi zaman aşırı zevklere sürüklemektedir (hedone:laetitia) en nihayetinde homo insipiens bir mutludur, bilge adam yani homo prudens’in aksine.”



hani başta dedim ya “ucuz” bir değerlendirme diye ama gördüğünüz gibi; düşünmeyen adamın stoalı ahlak çerçevesinde düşünen adama üstünlüğü mutlu olabilmesiyle alakalıdır. gerçi bu üstünlük anlayışı da quaestio diputata yani tartışmalı bir sorundur. kim nasıl ve niçin mutludur, acaba düşünmeyen adam daha bu entiride sık tekrarladığım haliyle “bilge olmayan adam” , yukarıdaki nitelikleriyle, düşünmediği ya da en başta yaptığım benzetmeyle “gam yükünü” (kederli olmak buradaki gam yükünü taşımaktan bağımsızdır, çünkü o stoalı ahlakın bilge adama yasakladığı, daha doğrusu yakıştırmadığı, olmazsa olmaz bir şekilde uzak durmasını önerdiği kederlilik kendini paralarcasına harcamaktır, bunda aptallık da vardır, neyin kendisine ait, neyin de ait olmadığını bilmemek de vardır. gam yükünü yüklenmekse aslında bir yiğitliktir, bilgece bunu taşımak, bunu taşıdığı için pişman olmamaktır.) taşımadığından mutludur. ilginçtir mutlulukla alakalı mehmet aydın hocamızın bir sözü var, youtube’a bir kısmını attığım söyleşide (islam dünyası neden geri kaldı) şöyle diyor: “tokluk mutluluğun sadece bir kısmıdır, mutlu olmak için daha derin değerlere ihtiyaç vardır.” o halde bilge adam ‘ın mutluluğu da söz konusudur, çünkü hocanın belirttiği “derin değerler” bilge adamın niteliklerinde vardır; o homo insipiens gibi kolay olanı seçmemiş, özgürlüğünü doğayla uyum içinde yaşamasından, neye sahip olduğunu/olmadığını bilerek ona göre yaşamasından elde etmiştir. o mutludur. o halde düşünmeyen/bilge olmayan/aptal adam ‘ın bilge adam’a karşılık mutlulukla ilgili üstünlüğü de düşünce geriye ne kalıyor? hiçbir şey.


homo insipiens’in “ideolojik” bir hayvan olmasından sonra bir niteliğine daha ulaşmış oluyoruz;
homo insipiens, “bu haliyle mutlu olan” bir hayvandır.

homo insipiens, luigi romeo ‘nun lexicon’unda (http://books.google.com/…mp;dq=%22homo+insipiens%22) benim bir şekilde aktardığım haliyle tanımlamıştır homo insipiens’i, acaba diyorum diğer homo tanımlarından bir benzeşen hatta aynı niteliklerden muzdarip olan, olmayanları var mıdır, muhakkak vardır da, homo insipiens başka hangi homoyla iyi geçinir, hangisiyle geçinemez buna bir bakalım mı? bakalım. (hadi hadi niyetin buydu zaten)

homo beatus‘tur zira onun mutluluğuna dair ” ‘bu haliyle mutlu olan’ bir hayvandır” ifadesini kullanmıştım, o homo brutus‘tur, zira saçma ve akılsızlığına vurgu yapan bu ifade cicero tarafından “senseless” olarak kullanılmış, bu haliyle belki de homo calamitosus ‘tur, zira “düşünmenin” veyahut “bilge adamlığın” ehemmiyetini kavrayabilmiş olmaması talihsizlik olarak nitelendirilebilir, herhangi bir sorumluluğu yüklenmemiş olduğundan, yaşadığı kadar vardır; homo carpe diem‘dir bu yüzden, homo inops‘luğu ise yine karşıtı homo sapiens’in değerleri açısından bakıldığında ortaya konabilir, çaresizdir düşünen adam karşısında, bilgi sahibi olmadığından ya da ihtiyatlı davranma gibi bir niteliği bulunmadığındam aynı zamanda homo inquies ‘tir; huzursuz ve aceleci, homo inquinatus ‘tur, bu da çıkarcılığı ve doğal olarak neye sahip olup, neye sahip olmadığını gösterir, homo insanus ‘tur, zira deliliği de ihtiyatlı olamamasından kaynaklanmaktadır, homo insignis‘liği ise bütünüyle toplumdaki ahlaksızlığı önemsemeyip, buna aktkıda bulunmasından kendisini düşünmesindendir (moral turpitude), homo insolentissimus‘tur çünkü yine neye sahip olup neye sahip olamadığını bilmeyen bir canlı türüdür, yaşama alanının tümüyle efendisi olduğunu sanar (ideolojik bir canlı olması, onu kibre saplar), bu yüzden kibri tavan yapmıştır, homo instabilis‘tir, zira tutarlı olamaz, tutarlılık homo prudens’in bir özelliğidir, aksi bir nitelikte bu koşul aranamaz, zira burada bilgelikte tutarlılıktan söz ediyoruz, homo instrenuus‘tur, çünkü pasif yaşamayı tercih etmiştir, her akletmeden yaşamaya sarılan insan yılgınlıktan muzdariptir; ruhsuzdur (plautus), homo insulsus ise insipiens’in bir sinonimi gibidir, aptal adamdır, akletme yeteneği olmak, bilgelik non-barbarismus’luğu gerektirir, oysa homo insipiens bir homo intonsus‘tur, homo inutilis‘tir, söz konusu sözlükte modern sanatlarda, romanlarda geçmiştir deniyor, yararsızlığı bildiren bu isim belki de insipiens’e en çok yakışan isimlerden biridir, akletmeyen insan toplumsal bir varlık olamaz, ideolojik bir varlık olduğundan saplanmıştır, faydasızdır (faydalılığı toplumsal açıdan alınız), kızgın olduğundan, kızgınlığı da prudens’in temel niteliklerine ters olarak nitelediğimizden homo iracundus‘luğuna şaşmamak lazımdır, eğer bilgeliğin sınırlarını belirlemede din önemli bir rol oynuyorsa insipiens, homo irreligiosus‘un en güzel örneğidir, dinsizdir, ruh dinginliği(tranquilitas) klasik çağda özellikle de roma’da altı sık sık çizilen bir bilgelik niteliğidir, insanı huzura kavuşturan hakikatlerdendir, o halde insipiens bundan muzdarip olamaz; o homo irrequietus‘tur.


görüldüğü gibi ideolojik ve aynı zamanda bulunduğu durumdan memnun olan “homo insipiens”in diğer nitelikleri de iyi çizilmiş oldu, daha sonra buradakilerin sağlaması olarak homo insipiens’in içine dahil olamayacağı diğer insan tanımlamalarını da ortaya koyabilirim, koymayadabilirim.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 23/12/2007 by in Eskiçağ üzerine, Felsefe - bilim, Genel, Latince üzerine and tagged , .
%d blogcu bunu beğendi: