Dr. C. Cengiz Çevik – Blog

KLASİK FİLOLOG

Romalıları kendi dünyalarında bırakın

Hep düşünmüşümdür, aslında modern tarihçilerin Roma siyasetini okurken “ideoloji” kavramına can simidi gibi sarılması anakronik bir kolaycılıktan ibaret.

Philippe Le Doze’un “Rome et les idéologies : réflexions sur les conditions nécessaires à l’émergence des idéologies politiques” başlıklı makalesindeki (Revue Historique, T. 317, Fasc. 3 [675] [Juillet 2015], pp. 587-618: Link) tezi dikkat çekici, yazara göre Res publica‘dan Octavianus’un Principatus‘una (ben bu rejime “Reislik” diyorum, princeps de “reis” demektir aslında) kadar Roma’da modern anlamda siyasi bir ideolojinin tutunabileceği yapısal veya zihinsel bir zemin yoktu. Zira Roma’da siyasetin derdi toplumsal reform, sınıf mücadelesi yahut ütopya kurgulamak değildir; aksine, güvenliği, bolluğu ve mevcut aristokratik düzeni korumaya odaklı, refleksif bir idari pragmatizmdir.

Guide addressing group at Roman Forum beneath sign reading FORVM ROMANVM

Peki, halk ne yapmıştır bu durumda? Bu eşitsiz düzendeki yerine, La Boétie’nin “gönüllü kulluk” mefhumunu hatırlatacak şekilde, çoktan boyun eğmiş ve ideolojik bir kavga yerine concordia (uyum) arayışını merkeze almıştır. Bu koyu muhafazakâr yapıda hiçbir reform talebi yepyeni bir gelecek vaadiyle ortaya çıkmaz, daima efsanevî bir Altın Çağ’a yahut idealleştirilmiş bir geçmişe dönüş (restorasyon) kılıfıyla pazarlanırdı.

Siyasi parti, sendika veya kitleyi örgütleyecek teorik aygıtlar olmayınca, alt sınıfların devrimci bir sınıf bilinci geliştirmesi zaten eşyanın tabiatına aykırıydı. Hâl böyleyken, tarihe “Spartacus ayaklanması” olarak geçen köle isyanı (evvelce bir canlı yayında detaylı bir şekilde ele almıştım: “Spartacus İsyanı ve Roma Siyaseti”) veya populares ile optimates arasındaki o bitmek bilmez hırgür, doktriner bir ideolojik savaş filan değildi; bunlar basbayağı hiziplerin ve hırslı figürlerin mevcut pastadan daha büyük bir dilim kapmak için giriştikleri stratejik manevralardı. Yine de Le Doze, tüm bu ideolojik kısırlığa rağmen sistemin kökünden sarsıldığı iki spesifik krizde hakikî ideolojik çatışmaların doğduğunu gösteriyor.

İlki, MÖ 5. yüzyılda plebs tabakasının patricii tekeline karşı kendi vizyonunu dayatıp taviz kopardığı secessio plebis (halkın geri çekilmesi) krizleridir. İkincisi ise Reisliğin, yani Principatus‘un inşası: Domus Augusta‘nın getirdiği yeni monarşik gücü meşrulaştırma çabası, karşısında ister istemez kayıp bir libertas (özgürlük) etrafında kümelenen reaksiyoner bir “res publica’cı” söylem yaratmıştır. Kısacası Roma’da ideolojiler yalnızca köklü kurumsal travmaların sancılı yan ürünleri olmaktan öteye geçememiştir.

Yazar makalenin sonunda şöyle diyor:

“İdeolojiler dünyayı düzenlemek, değiştirmek ve ıslah etmek gayesiyle onu sorgular. Roma’da hiç kimse köleliği lağvetmeyi, kadının toplumdaki yerini sorgulamayı, aileyi yeniden kurgulamayı, uluslararası siyaseti yeni baştan düşünmeyi, serveti yeniden dağıtmayı (muhafazakâr gayesi öteden beri vurgulanagelen toprak reformları esnasında dahi) yahut daha genel bir ifadeyle ekonomik bir alternatifi veya örneğin bir “toplumsal asansör” [sınıf atlama] ihtimalini aklının ucundan bile geçirmemiştir. O dönemde dünya verili bir şeydir. Var olanın meşruiyeti asla tartışmaya açılmaz. Tartışmaya açılabilecek yegâne şey, ekseriyetle gelenekle bir tutulan bu verili durumdan sapılmasıdır. Netice itibarıyla Roma, Birleşik Devletler’in doğuşu, Fransız İhtilali, ulus-devletlerin sahneye çıkışı veya XIX. yüzyılın sanayileşme hamlesi gibi emsallerin temsil ettiği türden toplumsal yahut siyasal altüst oluşları hiçbir zaman tecrübe etmemiştir. Bu, o dönemde dünyanın katiyen değişmez olduğu anlamına gelmez. Ne var ki yaşanan evrimler ekseriyetle siyasî hayatı kalıcı bir biçimde şekillendirebilecek kalibrede, büyük çaplı ve ideolojik tabiatlı muhalefetler doğuracak denli şiddetli olmamıştır. İşlerin seyri ancak Rönesans ve bilhassa da Aydınlanma ile birlikte, son derece tedrici bir surette değişmiştir. Büyük coğrafî ve bilimsel keşifler (Copernicus’tan Newton’a), toplumun sekülerleşmesi ve sanayi devrimleri, eski zihniyet evrenini zayıflatıp nihayetinde yıkmaya, yüzyıllara sâri o ‘değişmez dünya’ tasavvurunu ıslah etmeye ve siyaset sahnesinde ideolojilerin adım adım, kalıcı bir biçimde yeşermesine önayak olmuştur.” (s. 616-618)

Ezcümle, eline 19. yüzyılın ideolojik şablonlarını alıp Antik Roma tarlasına “Buradan nasıl bir devrim, sınıf mücadelesi veya kadın hakları devşiririm?” diye dalan modern tarihçinin ve okurun düştüğü anakronizm çukuru işte bu kadar derindir. Adamların lügatinde dünyayı değiştirmek, köleliği lağvetmek veya toplumsal mühendisliğe soyunmak gibi modern fanteziler yoktu, dünya veriliydi, tek erdem ve pusula mos maiorum (ataların adeti/geleneği) idi, en büyük günah da o verili düzenden sapmaktı. Siz kalkıp Aydınlanma’yla, Sanayi Devrimi’yle ve sekülerleşmeyle laboratuvarda üretilmiş o modern “ideoloji” virüsünü binlerce yıl öncesinin dünyasına zerk etmeye kalkarsanız ortaya tarih değil, ancak devasa bir aşure kazanı çıkar. Antik metinlere bugünün ideolojik dertleriyle yamalar dikme hastalığından kurtulmadıkça, o okuyup anladığınızı sandığınız şey Roma siyaseti değil, sadece kendi çağınızın anakronik hezeyanlarından ibaret kalacak.

Romalıları kendi dünyalarında, bizi de kendi dünyamızda bırakın.

Bir Cevap Yazın