Dr. C. Cengiz Çevik (Klasik Filolog) – Blog

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümü, Dr.

Fenerbahçelilerdeki Stockholm (Aziz Yıldırım) Sendromu

Güce tek-adam ve monarşi maskesi altında tapınmayı, “bu topraklara işlemiş bir hastalık” olarak yorumlayanı çok gördüm. Ancak “güce tapınma”yı “güç / güç sahibi ile özdeşlik kurma (kimliklenme= identifying with the power)” bağlamında açıklarsak, bunu farklı maskeler altında görünen evrensel bir olgu olarak tespit etmek de mümkündür.

Kamuya açık olsun ya da olmasın, iş hayatında, okulda ya da özel yaşam alanında, geniş ya da dar çerçevede güç ya da güç sahibiyle özdeşlik kurmanın farklı veçheleri vardır. Kimileyin gücün sahibi patron, kimileyin üniversitedeki rektör ya da bölüm başkanı, kimileyin de baba olabilir. Daha da öteye giderek, bu güç sahibine tapınmanın ahlakî bir zaaf ya da anomali olduğunu düşünüp ona eşlik eden bir değer yargısı oluşturmanın güce tapınmanın insanî doğasını anlamada bizi aldatacağını söylemek de mümkündür. Evvelce blogda, bir yazıda bahsetmiştim: İlk günah bağlamında insanın kötülüğünün ona içkin olduğunu varsayan Hıristiyan inancı, beraberinde bu günahın psikolojik ya da toplumsal koşullarının reddini de taşır. Çünkü kötülük olarak yorumlanan olgunun nedenini aramak, bizi insandaki gerçekleşebilir ve dönüşebilir olgular arasındaki nesnel neden-sonuç ilişkisi bağlamında bir tespite götürür, dolayısıyla böyle bir tespitte ahlaken kötülüğün insana “içkin” olduğunu varsaymanın yeri yoktur.

Güce tapınmayla ilgili olarak da aynı durumu göz önünde tutarak bir neden-sonuç ilişkisi aramak isterim. Örnek üzerinden gidersem, bu yazının niye bugün yazıldığını da açıklamış olacağım.

Bugün sosyal medyanın bir mahallesinde, Fenerbahçe’nin başkanı Aziz Yıldırım’ın yine bugünkü saldırgan açıklamalarını destekler ve hatta tek-adamlığını kabul eder yönde tavır takınan bir arkadaşımızın durumu ilgimi çekti, zira kendisini evvelce ve şimdi liberal olarak tanımladığını biliyorum bu arkadaşın. Liberallik ile tek-adamlığın bağdaşmayacağına değinmeme gerek yok. Bireyin öne çıktığı bir düzeni idealize edip otoriter bir monarşik yapıyı, futbol düzleminde dahi olsa, savunabilmek klasik bir liberal için bir yıkım anlamını taşır. Böyle diyorum demesine de, son on senedir batıda sık tartışılagelen bir konu vardır: Kimi analizcilere göre bireyci liberal ekonomi modelinin siyasî anlamda yaşama imkanı bulabileceği tek ortam otoriter bir monarşi ya da “hiç olmadı” seçkinci bir oligarşidir. Bu konuya girersem mevzuu dağılacak, girmiyorum, sadece “Mahmut sen haksızsın” demekle yetiniyorum. Klasik bir “bireycilik” idealizmi çerçevesinde Aziz Yıldırım’ın tek-adam rejiminin savunulabilmesinin ardında yatan “güce tapınma” durumunda kalarak olgunun hasbelkader bir okumasını yapayım.

Psikolojide “Stockholm sendromu” olarak tanımlanan bir durum vardır; bu, en basit tanımla, “esaret altındaki insanın kendisini esaret altına alan insana, onun söylemi ve davranışı neticesinde yakınlık duymasıdır.” (İlk tanı 1973’te konmuş, Stockholm’de bir bankada rehin alınan insanlar, bir süre geçtikten sonra kendilerini rehin alanları dost, polisi ise düşman görmeye başlamıştır.) Belki de, tanıdan önce, literatürdeki en eski örneklerinden biri, Eski Ahit’teki insanların -İbranî anlatıma göre- iyi tanıyamadıkları Musa’ya (onu pantheonun bir parçası sanarlar) “bizi tanrı yap” demesidir (Exodus 32.1), ki bu isteklerinin ardında kendilerine kötü davrandıklarını kabul etmiş oldukları (kabul etmeselerdi bir bilinçsizlikten bahsedilebilirdi) Mısır pantheonuna katılma arzusu yani güçle özdeşlik kurma talebi yatar.[1]Pantheonun nimetlerinden yararlanabilmek için, onunla kimliklenmek yeterlidir. Bunun için “rehine” ya da “esir” (isterseniz “köle” de diyebilirsiniz) çektiği bütün sıkıntıların kaynağı olan otoritenin gücünü kabul ederek, onun tarafına geçer, bu sürecin dört aşamada gelişimini taciz edilen kadın örneğiyle gösterirsek:

1. Tacizci kadının yaşamsal sürekliliğini tehlikeye atar.

2. Kadın kaçamaz ya da en azından kaçamayacağını düşünür.

3. Tacizci kadını diğer insanlardan uzaklaştırarak, toplumdan soyutlar.

4. -Kadının nezdinde- tacizci ona yakınlık gösterir.

Margi Laird McCue şöyle açıklıyor: “Çünkü tacizci ile kadın arasında bir güç dengesizliği vardır, bunun üzerine kadın tacizciyle arasında travmatik bağ (traumatic bond) yaratarak tümüyle ona bağlı olduğunu düşünür.”[2] O halde denebilir ki, her Stockholm vakasında, otoritenin kendisini “kaçınılmaz” olarak kabul ettirmesi apriori bir koşuldur. Tek-adamdan kurtulamayacağını anlayan kitle, onun elinden acı çekse de, diğerlerinden soyutlanmış olduğu için ona mecbur olduğunu hisseder. Aynı örnek üzerinden tanılarsak:

1. Kulüp başkanı kulüp taraftarlarının yaşamsal sürekliliğini tehlikeye atar (keyfî kararlar alır ve kısıtlama yapar).

2. Taraftar ondan kaçamaz / kurtulamaz ya da en azından kaçamayacağını / kurtulamayacağını düşünür.

3. Kulüp başkanı taraftarları diğer taraftarlardan uzaklaştırarak, onları soyutlar (yalnızlaştırır).

4.  -Taraftarlar nezdinde- kulüp başkanı taraftarlara yakınlık gösterir. (Bkz. Aziz Yıldırım tişörtleri 10 TL ; Aziz Yıldırım maskeleri…)

Tacizci ve kulüp başkanı örneklerini, diğer otorite savunuculuğu örneklerine de yorabilirsiniz. Burada dikkat çeken bir husus daha var. O da, neredeyse bütün Stockholm sendromu örneklerinde, olayın doğası gereği,  otoritenin “kahraman”laşma sürecinin aynı zamanda mağdurla birlikte kurulan sistemin tanımlayıcı / deterministik inşa süreci olmasıdır. Örnek üzerinden söylersek, Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe taraftarlarıyla birlikte kurduğu sistemde, bir kahramandır ve bu kahramanın ortadan kalkması sistemin yıkılması demektir, dolayısıyla öyle bir sistem inşa edilmiştir ki, ondaki tüm temel unsurlar kahramanın üzerine kuruludur. Mağdurun kahramandan kurtulamaması ile bu kurtulamama durumunun kahramanı güçlendirmesi paradoksal bir süreç yaratır, ki bu da bireysel olduğu kadar toplumsal travmanın da göstergesidir. Böyle durumlarda, travmayı ortadan kaldırmak (krala çıplak demek) mağdur için de tehlikelidir, zira o da bu sistemin göçüğü altında kalma riskini yaşar.

Matrix‘te Morpheus’un Neo’yu nasıl uyardığını hatırlayalım. Diyordu ki,

“Matrix bir sistemdir ve bu sistem bizim düşmanımızdır. Bu sistemin içindeyken, etrafına baktığında ne görüyorsun? İşadamları, öğretmenler, hukukçular ve marangozlar, kurtarmaya çalıştığımız halkın zihinleri bunlar. Ancak biz onları kurtarana kadar, bu insanlar hala bu sistemin birer parçası, bu da bizim gözümüzde onları düşman kılıyor. Şunu anlamalısın ki, bu insanların çoğu henüz bu sistemden kopmaya hazır değil.”

Hikayede sistemin dışında kalanın, içeride mahkum olup sistemi yürütenlerin hayrına çalışması anlatılıyor. Fenerbahçelilerdeki Stockholm Sendromuyla ilgili bu tespitte böyle bir amaç elbette yok, zira bu konuyla ilgili bir farkındalığın, benim gözümde, ilgili taraftarlar için hayırlı sonuçları olacaksa da, daha büyük ve daha tehlikeli güç tapımı ve güçle kimliklenme örnekleri yanında bununla uğraşmak enerji kaybından başka anlam taşımıyor, ki yorulduğumu hissediyorum şimdi.

Milyon dolarların döndüğü bir piyasaya sahip olan futbolu bir eğlence aracı olarak gören bunca insana, sistemin günün hakikî sorunlarına karşı afyonlaştırıcı etki göstersin diye yarattığı kavgaların boş olduğunu anlatmanın Irak’a ya da Suriye’ye demokrasiyi ve özgürlüğü götürmeyi istemekten farkı yok, zira “sana ne benim güce tapmamdan” ya da “sana ne benim Stockholm sendromumdan” deme hakkına sahipler. (Onlardaki bu sendromun etkilerine, bizler de bu sendromun etkisi altında olmayanlar olarak, maruz kalsak da.)

Bu yazı görüp de susamama örneği sadece.

Ayrıca bkz. “Fenerbahçe’nin doğasından gelen üstünlüğü” mü? Sıkıntılı sanı… 

Notlar:

1. Bkz. A. Burg, Very Near to You: Human Readings of the Torah, çev. J. J. Goldberg, Gefen Publishing House, 2012, s.87.

2. Margi Laird McCue, Domestic Violence: A Reference Handbook, ABC-CLIO, 2008, s.20

Reklamlar

2 comments on “Fenerbahçelilerdeki Stockholm (Aziz Yıldırım) Sendromu

  1. Reblogged this on halleluyeah and commented:
    Türk futbolu ve fenerbaçe üzerine yapılmış oldukça iyi bir tespit.

  2. serinofil
    11/07/2013

    καὶ ἰδὼν ὁ λαὸς ὅτι κεχρόνικεν Μωυσῆς καταβῆναι ἐκ τοῦ ὄρους συνέστη ὁ λαὸς ἐπὶ Ααρων καὶ λέγουσιν αὐτῷ ἀνάστηθι καὶ ποίησον ἡμῖν θεούς οἳ προπορεύσονται ἡμῶν LXX

    Videns autem populus quod moram faceret descendendi de monte Moyses, congregatus adversus Aaron, dixit: Surge, fac nobis deos, qui nos praecedant Vulgate

    “Eski Ahit’teki insanların -İbranî anlatıma göre- iyi tanıyamadıkları Musa’ya (onu pantheonun bir parçası sanarlar) “bizi tanrı yap” demesidir (Exodus 32.1)” Jimi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 11/05/2013 by in Başka birtakım hassasiyetler, Genel and tagged , , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: