Dr. C. Cengiz Çevik (Klasik Filolog) – Blog

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümü, Dr.

Gracchus’lar halkçı mı, devletçi mi?

Arkadaşım Nilüfer’in “Three Slices of Bread Dropped out of Sky: one for Gracchus Brothers, the rest stolen by evil” başlıklı güzel ve hisli yazısını okuyunca geçen sene düşündüğüm ama bir türlü başlayamadığım “Latin Edebiyatında Anti-militarist Metinler” projem aklıma geldi. Projenin fikirsel başlangıç noktası, elbette ki yüksek lisans tezime konu olan Seneca’nın Naturales Quaestiones adlı eserinde Roma devletinin yayılmacı siyasetine getirilen eleştirilerdi. Özetle, Seneca bu eserinde Stoacı evrensel duygudaşlık anlayışından hareketle, insanî sınırlar için savaşma anlayışını eleştiriyor ve askerî teknolojinin gelişmesiyle birlikte farklı devlet ve kavimlerin birbirlerinin insanlarını “yok yere” öldürme yarışına girdiğinden şikayet ediyor; örneğin güçlü ve donanımlı savaş gemileri yapılıyorsa, insanoğlu zaten toprakta kaçınılmaz olarak karşılaşabileceği ölümü denizlerde ve denizleri geçip de ulaşacakları düşman kıyılarında  arıyor demektir.

Peki, Nilüfer’in yazısı bana niye bu konuyu hatırlattı? Hatırlattı, çünkü Nilüfer yazısında Gracchus kardeşlerin toprak reformu girişiminden söz edip, bu girişimi vaktinden evvel bir sosyalizm denemesi olarak görüyor ve bu girişimin başarılı olması durumunda, şimdiki yaşamlarımızın nasıl olabileceğini düşünmemizi ister görünüyor (What if the Gracchus brothers had succeeded in their struggles how would have been our lives?)

Ben de Gracchus’lar ve toprak reformu olayını kısaca anlatmak istiyorum:

Her şeyden önce, cumhuriyet döneminde, İ.Ö ikinci yüzyılda, “halk yöneticisi” olan tribunus’un sistemin idare merkezi olan senatus’a rağmen köklü bir toprak reformuna girişebilecek ölçüde güçlenmiş olması sistemin idare anlamında farklılaştığının bir göstergesidir. Michael Grant The History of Rome adlı eserinde (Faber and Faber, 1993, s.145), bunun cumhuriyetin erken dönemine özgü bir nitelik olduğunu söylüyor, yani halk desteği alanın senatus’u (“aristokrasiyi”, günümüz Türkiye’sinin alışkın olduğu dille söylersem, “elitizmi”) bastırabildiği yeni bir dönemin geldiğini görüyoruz Gracchus’larla birlikte.

Gracchus’lara giden süreçte neler oldu? Özetlemek gerekirse, İ.Ö. ikinci yüzyılın ortalarında emperyal Roma’nın toprakları genişlediği için, ülke sınırları içindeki latifundia yani büyük topraklar çoğaldı, bununla birlikte dışarıdan gelen ürünlerin fiyatı ucuzladığı için orta sınıf köylülük ortadan kalktı, zira fakirleşen köylüler kente gelip oylarını sattığı için istikrarsız hükümetlerin idareyi ele almasını sağladı, bu durumları onları lümpen proletarya kıldığı aşikar. (Günümüz Türkiye’sinden farklı değil, bu parantez-içini bekliyordunuz, değil mi?) Dahası, Roma’da Proletarii sayılan bu köylüler (Plebs sınıfı), vergi ödeyemedikleri için askere de alınmıyordu. Başka deyişle medeniyet ve devlet anlamında yükselişini çiftçi-asker geleneğine borçlu olan Roma, çiftçilik yapısı / ruhu zarar görünce, askerî anlamda da yozlaşıp sıkıntıya girdi. Süreci şöyle özetleyebiliriz: Roma’da eskiden vergi ödeyebilenler askere alınıyordu. Küçük toprakların sahibi olan köylüler, Roma’nın en büyük geçim kaynağı olan çiftçilik sayesinde vergi ödeyebiliyor ve ortalama yedi seneyi bulan askerlik hizmetine alınabiliyordu, yani ne kadar çiftçilik, o kadar vergi ve ne kadar vergi, o kadar askerlik. Ancak uzun süren yorucu savaşlar köylülerin belini büktü, fethedilen yeni bölgelerin büyük geliri onlara bırakılmadı, yeni ortaya çıkan kentli zenginler bitap düşen köylülerin elinden küçük topraklarını ucuza satın alıyordu. Başka deyişle köylüler, belki de onları Roma’ya bağlayan ve yarı da olsa vatandaş kılan iki değeri de satarak insanlıklarını (Romalılıklarını) yitiriyordu: Oy verme hakları ve toprakları.

Kente göçen köylüler kentteki plebs sayısını arttıradursun, tam vatandaş sayılan, Roma’nın kurucu ailelerine mensup kişiler yani patricii sınıfı da (pater: baba, ata; patres: babalar; patricium: babalık, atalık sistemi; patricii: babalık, atalık sistemine dahil olanlar) mevcut durumdan rahatsızdı, zira Roma topraklarını genişleten savaşlarda yer almış olan yabancı müttefikler de, bu “sahte” zenginlikten pay almak ve dolayısıyla tam yetkili Roma vatandaşı olmak istiyordu, bu da cumhuriyet döneminin o vaktine değin Roma’nın aslî sahipleri olarak yaşayan patricii üyelerini rahatsız ediyordu.

Bu gelir paylaşım çekişmesinin sebep olduğu sorunlara, toprak sahibi olan zengin patricii üyelerinin aşırı harcamalarını da ekleyin, zira şatafata ve açgözlülüğe dayanan görgüsüzlüğün Roma’da ne büyük bir sosyal yozlaşmaya neden olduğunu Latin edebiyatının her devrinde farklı yazarlar farklı şekilde ifade etmiştir. Catullus’un satır-aralarına öfke olarak yansıttığı erotik şiirlerinde, Cicero ile Seneca’nın felsefî yapıtlarında, Petronius’un Satyricon’unda, Iuvenalis’in yergilerinde, vs. hep karşımıza çıkan bu hastalık, Gracchus kardeşlere gelinceye değin de, doğal olarak başroldeydi. Hızla zenginleşen kentli soylular, kurucu babaların torunları fethedilen toprakların lüks ürünlerine yedikçe acıkırcasına saldırıyor ve taleplerinin ardı arkası kesilmiyordu. Harcamalar arttıkça idarî mekanizmanın gelir-gider dengesini tutturmak adına önlem alması gerekiyordu. Sınırlı üzüm, şarap, zeytin ve silahtan başka satacak bir şeyi olmayan (ki o devirde büyük satış yapabileceği bir müşteri kitlesi de yoktu) Roma idaresi, kentin haysiyeti ve erdemi sayılan çiftçi-asker idealizmini de terk ettiğinden, savaşla yeni yerler fethetmeyi tek yöntem benimsedi. Tek çıkar yolu savaşmaktı Roma’nın. Dolayısıyla müthiş bir paradoks doğdu: Roma uzun süren savaşlar sonunda, yorgun düşüp üretici kimliğini kaybetmiş, açlıktan – fakirlikten kırılan büyük bir plebs sınıfı ile fethedilen yerlerin ekmeğini (kaymağını?) yiyen, aşırı harcama yapan patricii sınıfından müteşekkil büyük bir tüketim havuzuna dönüşmüş, böyle olduğu için de giderini karşılamak adına yeni savaşlara girişmişti.

Fetihler için ordu büyütülüyor, ordu büyütüldükçe masraflar artıyor ve dolayısıyla gider kefesi daha da ağırlaşıyordu. Bu durumda idarî mekanizma kimin eline geçer? Elbette ki, askeriyedeki büyük komutanların. Senatus ve aristokratik mekanizma, askeriyenin büyük komutanlarını pax döneminde kentten uzak tutabilmek için daha fazla savaş istiyor ama bu da bir dizi komutanın devleti ele geçirme savaşının önüne geçmiyordu, sonunda Julius Caesar ile doruk noktasına varacak olan bu aristokrasi-asker çatışması Roma’nın ekonomisini daha da çökertiyordu, artık Roma içeride ve dışarıda savaşmaktan yorulmuş, zengininin aşırı zengin ve tüketici, fakirinin ise aç ve onursuz olduğu bir cumhuriyet rejimini yaşıyordu.

Gracchus kardeşlerin ilki olan Tiberius Gracchus böyle bir ortamda, İ.Ö. 133 yılında tribunus’luğa talip olup seçildi, ilk iş olarak kendisine fakirleşen köylülerin toprak sorununu çözmeyi seçti. Ondan önce İ.Ö. 140 yılında consul olan Laelius da bu sorunu giderip köylülerin durumunu düzeltmek istemiş ancak kent soylularının şiddetli muhalefetinden ötürü bundan vazgeçmişti. Yukarıda Roma’daki çiftçilik ile askeriye arasındaki ilişkiye değinmiştim, Tiberius Gracchus’un da toprak reformuna girişmesindeki temel motivasyonu “doğrudan” ve “salt” köylülerin durumunu düzeltmek değildi, onun için bu bir “araç”tı, amacı ise köylülere işleyebilecekleri toprakları vererek onları vergi ödeyebilen vatandaşlar kılabilmekti, başka deyişle köylüleri yine (eskiden olduğu gibi) barış döneminde Roma’nın aşırı giderine karşılık gelir sağlayan, savaş döneminde de savaşabilen vatandaşlar kılabilmekti. Sabahat Atlan “Roma Tarihi’nin Ana Hatları. 1. Kısım Cumhuriyet Devri” başlıklı çalışmasında şöyle anlatıyor (s.108):

İ.Ö. 162’de doğmuş olan T. Gracchus III. Kartaca harplerinde askerliğini yapmış, 137 senesinde Quaestor olarak siyasî hayata atılmıştı. Bu sene içinde Consul C. H. Mancinus ile birlikte Hispania Citerior’a gitti ve bu esnada görüp yaşadıkları, sonraki siyaseti üzerinde büyük tesir bıraktı. Seyahat esnasında Etruria’dan geçerken İtalya köylüsünün tarlalarının harabeye döndüğünü, İspanya’da Roma ordusunun zayıf durumunu görmüştü. Mancinus’un Numantia’lılar ile yapmış olduğu muahedeyi o da imza etmiş ve uzun zaman senato muahedeyi tasdik etmediği için, o da Numantia’lılara Consul ile birlikte teslim edileceğini sanmıştı. Bütün bunlar onun reform hareketine karar vermesinde büyük rol oynamıştır. Bilhassa İtalia köylüsünün durumunu düzelterek, Roma askerî kudretini yeniden kuvvetlendirmek istiyordu.

Tiberius Gracchus’un önerdiği ve muhalefete rağmen kabul edilen toprak reformunun üç maddesini yine Sabahat Atlan’ın kitabından alıntılıyorum:

1- 4. yüzyıla ait olan ve bu esnada artık tatbik edilmeyen Licinius kanununun yeniden ihyası. Bu kanuna göre her vatandaş devlete ait topraklardan 125 hektardan fazla yer işgal edemezdi. Şu halde bu miktardan fazla topraklar, üzerinde yapılan binaların tutarı ödenmek üzere, geriye iade edilecek, yalnız arazi sahiplerine iki oğlu için 125 hektar toprak bırakılacaktır.

2- Geriye verilen topraklar parsellenecek ve her biri 7,5 hektar olmak üzere, küçük çiftlikler meydana getirilerek ufak bir ücret karşılığında topraksız vatandaşlara dağıtılacaktı. Bu topraklar satılamayacak, yalnız işletme ücreti babadan oğula geçecekti.

3- Bu kanunları tatbik etmek için 3 kişiden mürekkep bir komisyon kurulacaktı. Komisyonu teşkil edenlere, hangi toprakların geriye iade edileceğini hemen ve yerinde tayin edebilmek için, adlî yetkiler verilecekti.

 Tiberius Gracchus Roma’nın çiftlik-askeriye düzeninde radikal bir değişikliğe giderek ekonomiyi gelir bakımından düzlüğe çıkarmak istiyordu ancak Laelius’un karşılaştığı aristokrasi engeliyle o da karşılaştı. Geleneğe göre bir senelik göreve getirilen Romalı memur, ancak memuriyeti bitince yaptıklarından ötürü yargılanırdı, aristokrasi önünde, Gracchus’un günahı büyüktü. Zira toprak sahibi olmak yetmiyor, onu ekebilmek için de paraya ihtiyaç var, oysa köylüler yoksuldu. Tiberius Gracchus bu problemi gidermek için krallığını Roma devletine bırakan III. Attalus’un topraklarını köylülere vermeyi onaylayan bir kanun teklifinde bulundu, oysa bu cumhuriyetin aslî kurumu olan senatus’un yetkisinde olan bir durumdu, Tiberius Gracchus reformu için yasayı ve geleneği alenen çiğniyordu. Daha sonradan Julius Caesar’ın başına gelen onun da başına geldi, etrafta ama özellikle de senatus’ta Gracchus’un kral olmak istediği söylentisi yayıldı. Aristokratların bir halt yemesidir belki, bilemiyoruz ancak bildiğimiz şu ki, Roma halkının en önemli kırmızı çizgisi “krallık özlemi içinde olunmaması”ydı, zira Roma halkı yüzyıllar önce, sırf bir üyesi -hem de kral çocuğu- sevilen bir halk kızı olan Lucretia’yı taciz ettiği için, hanedanı kovarak krallığı sona erdirmiş ve cumhuriyet rejimini başlatmıştı, cumhuriyeti kuran bir halk hareketiydi ve çağlar boyunca zeitgeist’ın Roma şubesi krallık düşmanlığını halka zerk etmişti. Her kim ki kral olma arzusunda olur, halkın aklına hemen masum ve mazbut Lucretia gelirdi. Dolayısıyla kentli ve köylü plebs sınıfını arkasına alan Tiberius Gracchus mahalle baskısını üzerinde hissetmeye başlamıştı.

Seçimleri yaz aylarında yapılan plebs tribunus’luğuna aday oldu Tiberius Gracchus, başladığı işi bitirmek istiyordu. Ancak taraftarları mahsulleri toplamak için çiftliklere çekilince, Roma kenti topraklarını köylülerle paylaşmak zorunda kalmış olan Tiberius karşıtlarına kaldı. Seçimin ilk günü karar alınamayınca, reformdan yana olan Tiberius Gracchusçular ve statükocu aristokratlar ikinci gün şiddet kullanarak diğer tarafı bastırmak istemişti. Mecliste P. Cornelius Scipio Nasica önderliğindeki statükocu aristokratlar Tiberius Gracchus ve adamlarını öldürerek bu reform girişiminin ilk round’unu kazanmıştı. Kendisi de bir aristokrat olan Cicero şöyle yüceltir Nasica’yı:

Hem insan hem de komutan olarak özel biri olan Africanus’un Numantia’yı yıkarak devlete sağladığı yarar, sıradan bir vatandaş olmasına rağmen Ti. Gracchus’u öldüren P. Nasica’nın sağladığı yarardan daha büyük değildir, zira P. Nasica bunu sadece halk yöntemiyle değil, aynı zamanda ordusuz kent yönlendirmesiyle ileri atılarak yapmıştı (bilek gücü kullanarak savaşçı bir yöntem benimsemişti). [De Officiis, 1.76]

Ağabeyinin izinden giderek benzer bir amaçla reformu sürdürmeye çalışan ve bu doğrultuda Italia’da koloniler oluşturulması yanında fethedilen bölgelerin kaynaklarının Roma’ya daha fazla akıtılmasını arzulayan ikinci Gracchus’a değinmeye gerek durmuyorum, burada dikkat çekmek istediğim husus açık:  Gracchus kardeşler başarılı olsaydı da, yaşamımız değişmezdi sanıyorum, zira bu kardeşler batmakta olan Roma’yı ekonomik, sosyal ve askerî açıdan düze çıkarmayı hedefledikleri için “devletçi” görünmekle birlikte, öncelikli olarak “halkçı” görülemez. Devleti yeniden ayağa kaldırmayı hedefleyen Augustus’un kültür reformları ne kadar “halkçı”ysa, Gracchus’ların toprak reformu da o kadar “halkçı”dır. “Tamam da, devlet de halk için değil mi?” denirse, denklem değişir elbette.
Konu ne kadar da günümüz Türkiye’sini andırıyor, değil mi? Bir yanda Gracchus gibi “halkçı”lar, diğer yanda Cicero gibi aristokratlar. İki taraf da hakkı gözettiğini düşünüyor, iki taraf da birlikte yok olana dek bu inatlaşmayı sürdürüyor ya da sürdürecek.

One comment on “Gracchus’lar halkçı mı, devletçi mi?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: