C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Hrant Dink ve yapay tercihler meselesi

Mahkemenin Hrant Dink kararıyla birlikte,-hem gerçek hem de sanal- çevremde karşılaştığım “tepki verme ile tepki vermeye itilme” durumu bana “bir kez daha” kültürel çevrenin, bizatihi evrensel (ya da sadece coğrafî, yeryüzüne özgü) doğanın kendisi gibi, yapay olup olmadığını düşündürdü. Çevremizdeki “duyarlılık” gösterilerini izlerken, bu gösterilerin ne ölçüde gerçek, ne ölçüde yapay olduğunu çözmenin zor olduğunu da anlıyoruz. Üstyapıda sergilenen “Kimsenin öldürülmesini istemeyiz ama…” ifadesinin kaynağında, bir “ama”dan hareketle birçok şey bulabilecekken, duyarlı konuşmacı o “ama”yı, onun ifşa edici niteliğinden çekinerek, saklaması durumunda yapay duyarlılığını hiçbir ipucuya yer bırakmayan sözcük bütünlüğüne yedirebilir, nitekim yedirebiliyorlar da.

Hrant Dink cinayeti ve bu cinayetin siyasî yönü gibi, cinayet sonrasında yaşanan bu duyarlılık durumunun kültürel boyutu iyi incelenmelidir. Acaba cemiyetin bir parçası, asıl suçu Samast ve etrafındaki radikal milliyetçi örgütlenmenin üzerine atılmasından vicdanen rahatsızlık mı duyuyor, örgütlü ya da değil katil(ler)i yaratanın aslında “kendisi” olduğunun farkına mı varıyor? Yoksa başka nedenlerin güdülediği bir ortamda, rahatsızlık duymuş ya da farkına varmış gibi mi yapıyor? -Daha üst perdeden soruyorum- Cemiyetin bir parçasının yaptığı şey ne olursa olsun, onu, o şeyi “kendi başına” yapmış olmasıyla değerlendirebilir miyiz? (Peki, bu yazıyı bana yazdıran güdü nedir?) Bu konunun eşelenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Jerome Neu “Elbette medeniyetin narin yüzü eşelenirse, rahatsız edici şeyler gün yüzüne çıkar” diyor, sergilenen duyarlılığın ardındaki olası yapaylığın da nereden kaynaklandığıyla ilgili birtakım spekülatif açıklama girişimleri olabilir: Örneğin, cemiyet yaşamı ve kültür çevresi (milieu) aksi tavrı ve eğilimi (duyarsızlığı) dışlayıcı bir neden olarak görebilir ya da soyut insancıllığa düzülen methiyeler somut bir olayda patlak vermiş olabilir, siyasî konjonktür gereği bir konumlanma gereği hissedilmiş olabilir ya da ana-akıma karşı veyahut onunla birlikte sürü psikolojisine ilhak edilmiş olunabilir. Öyle ya da böyle, güncel konumlanma aslında güncel konumlandırmadan başka bir şey değildir. İnsan, aklî bir canlı olarak (“animalis rationale est diffinitio hominis”) konumlandırılma halindeyken de aslında konumlanma tercihinde bulunabilir, çoktan seçmeli konumlanma testinde “önceden” belirlenmiş konumlanma seçeneklerinden birini tercih edebilir (örneğimize yedirirsek: Hrant Dink’in öldürülmesine evrensel bir insanlık ülküsüyle tepki gösterilebilir ya da milliyetçi bir refleksle -millet düşmanı olduğu düşünülen insanların- “ölümlerinin” hak olduğu düşünülebilir), ne olursa olsun, yapılan tercih ya da konumlanma, aslında seçeneklerin önceden belirlenmiş olmasından ötürü, bir tercihlendirme ya da konumlandırmadır (veyahut bu ikinciler, öncekilerin sonucudur), başka deyişle kültürel tercih de, tek tek bu tercihlerden oluşan kültür de yapaydır.

O halde “doğanın yapay olduğunu” söyleyen Oscar Wilde haklı olmalı ya da “insanlara oldukları gibi bakıldığında, insan doğasının görülebileceğini” iddia eden Edmund Burke hiç de hayalci olmamalı. İnsanın dış görünüşü gibi, kültürel görünüşünü de belirleyen derindeki fikir alt-yapısının yönlendirmesi, insan ve cemiyet hakikatini meydana getiriyor olmalıdır, Marksizmin temelinde yer alan alt-yapı ve üst-yapı meselesinin, -mikro ölçekte- insan yaşamındaki yansımasından bahsedebilir miyiz? İnsanın bir “olduğu gibi bakıldığında görülebilecek özü/doğası”, bir de cemiyet yaşamının (ve tabi ki deneyimin) biçimlendirdiği bir kalıbı ya da görünüşü vardır. Burada beni düşündüren şey, öz dediğimiz şeyin de -örneğin- psikanalitik çözümlemeyle yapay (sonradan belli bir nedensel silsile içinde biçimlendirilmiş) olduğu anlaşıldığında (“anlaşıldığı kabul edildiğinde”) geriye ne kalacağıdır? Herbiri geçmişte yani kendi zamanında biçimlenmiş olan verili (genetik, miras) kodlar mı? Evveliyatı olmadan biçimlenebileceğini “idealize edemeyeceğimiz” idea mı? Ölümsüz ruh mu? (Evrensel nitelikli ölümsüz ruhun bir parçası ya da işareti mi?) Yoksa içi boş materyalin kendisi mi? Şimdilik bunu kesinkes bilmenin imkânı yok görünüyor.

Zaten cemiyete iştirak eden aklî varlık olarak çoğu kere bizatihi biçimlenmiş olan özün kendisiyle değil (niyet okumalarını “öz okuma [girişimi]” olarak görmüyorum elbette), -yukarıda bahsettiğim tercihlendirme ve konumlandırmayla değil- sadece biçimlendirilmiş -görünen- görüntüyle yani yapılan tercihle ve konumlanmayla ilgileniyoruz. İnsanları “kendi başlarına” yaptıklarını varsaydığımız tercihlerle ve konumlanmalarla yargılıyor, neden ve hangi dürtülerle güncel yerlerine savrulduklarını sorgulamıyoruz. Buna ihtiyaç duymuyoruz, çünkü herbir insanın kendi başına kültürel çevresinde konumlandığını düşünmek, bizatihi kendi konumlanışımızın kolay yolu oluyor. Bu, cemiyetteki bütün çatışmaların kökenindeki kolaylık olmakla birlikte insanoğlunun en büyük savrulma dürtülerinden biri. Hıristiyanlık teolojisinde sık karşılaştığımız “günah var mı?” sorusuyla da ilintili sanıyorum. Amerikalıların “kaza yoktur, nedenler vardır” deyişi gibi, “günah işleyecek saf irade yoktur, iradeyi -ki varsa böyle bir şey- günaha iten nedenler vardır” denilemez mi? Günah bağlamında değil de, onur bağlamında düşünürsek J. Stuart Mill “denilemez” dermiş gibi bir tavır takınır:

“Asıl karakterlerine rağmen, budala, cahil ve ahlaksız olmalarının kendileri için daha iyi olduğuna ikna edilseler bile, hiçbir akıllı insan bir budala olmaya razı değildir, hiçbir eğitimli insan kara cahil olmaz, hissi ve vicdanı olan hiçbir insan bencil ve soysuz olmaz.”

“Sonradan edindiklerini dışarıda bıraktığınızda” geriye insan diye bir şey kalmıyorken, insana “-kendi başına- razı gösterebilen [tercih edebilen ya da konumlanabilen]” bir canlı gözüyle bakmanın alemi nedir, bunu çözemiyorum. Belki gidebileceğimiz kadar eskiye giderek, Stoacı bir duyuşla, doğayı izlemek-doğaya uymak (secundum naturam)  bir çözüm noktası olabilir: “Gidebileceğimiz kadar eski” yani çocukluk [cemiyete henüz karışmamışlık], saflığın ve masumiyetin merkezi olarak görülüp örnek olabilir. “Bazı seçkin düşünürlerin çocukluğun çok biçimli sapkın arzuları lehine, medeniyetin sıkıntılarından vazgeçmemiz gerektiğini savunduğundan” bahseden Jerome Neu A Tear is Intellectual Thing‘de şöyle der:

“Çocukluk kendinde zıt ve yıkıcı içgüdülerin karışmasından oluşur, dolayısıyla ona (yetişkin denetimleri olmadan) dönmek en nihayetinde özgürleşmiş bireyler ve onların etrafındaki kişiler için yıkıcı olacaktır. Yetişkin güçleriyle karışmış çocuksu güdüler tarafından yönetilen bir dünyada (yetişkin sınırlamaları olmadan) çocukluğun karanlık yüzü egemenliği ele geçirir. Farklı denge unsurlarına ulaşabilirse de en nihayetinde tercih hakkımız olmayabilir. Farz edelim ki kişinin gözleri açıldı, onları kapatmak için belki de onları kapama seçeneği olmazdı. Doğamız neyi yapabileceğimize sınırlar koyar ve mutluluğumuzun koşullarını oluşturmada bir rol oynar.”

Neu’nun son cümlesini “içinde bulunduğumuz cemiyet neyi yapabileceğimize sınırlar koyar ve mutluluğumuzun koşullarını oluşturmada bir rol oynar” şeklinde değiştiremez miyim?

Değiştirebiliyorsam, cemiyet aleyhine olumsuz ve kötümser bir yaklaşım sergilemiş olurum, dolayısıyla bireyleri otoriteden ve egemenliğin (ki o cemiyetin hakkıdır, ona aittir, bkz. “mahalle baskısı”) korumasından, -cemiyetin zincirlerinden- soyutlayınca, geriye bellum omnium contra omnes yani herkesin herkese karşı savaşının kalacağını gören (dolayısıyla cemiyet düzenlemesi ve otoritesi olmadan yaşamın kendi başına “kötü, vahşi ve kısa olduğunu kabul eden”) Hobbes ile ters düşerek Rousseau’nun tarafında yer alırım, zira Hobbes’un insan [yaşamı] için “koruma” olarak gördüğü cemiyetin kemerlerini, Rousseau “bozucu zincirler” olarak görür, ona göre, cemiyet doğada özgür ve mutlu olan bireyi çarpıtarak kederli bir cemiyet varlığı haline getirir. Bana kalırsa bu kederliliğin bir nedeni de tercih ve konumlandırmanın “en” elimizdeymiş, “en” bizim tarafımızdan gerçekleştiriliyormuş gibi göründüğü noktada bile, aslında elimizde olmadığını ve tarafımızdan gerçekleştirilmediğini anlamamızdır. Bunu anlamamış olanlar ise mutludur. Ara: ignorance is

Tercihini aslında kendisinin yapmamış olduğunu, kendisinin sadece yönlendirilmiş olduğunu söyleyenler sadece mahkemede tetiği çeken katiller olmamalı. Dink’in ardından herkes kendisine dönerek, Rousseau’nun betimlediği “kederli cemiyet varlığı” kimliğiyle yüzleşmeli ve Rakel Dink’in deyişiyle, çocuktan katil yaratan sistemi, içindeki cemiyetiyle birlikte yargılamalıdır. Dink örgütlü bir şekilde öldürüldü, onu öldüren, tetikçi örgütü yaratıp besleyen ve karakolda Türk bayrağıyla “hatıra fotoğrafı” çektiren cemiyet örgütünün kendisiydi. Cemiyeti düzeltmeye girişmek gerek, zira katilleri tercihlendirip konumlandıran cemiyet de yapaydır.

Reklamlar

2 comments on “Hrant Dink ve yapay tercihler meselesi

  1. adsız
    27/01/2012

    hayranım… bin yıllık öfkelerine hayranım

    • Anonim
      30/01/2012

      Ellerin ellerin ve parmakların
      Bir nar çiçeğini eziyor gibi
      Denizin dibinde geziyor gibi
      Ellerin ellerin ve parmakların

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: