C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Antikçağ’da Ütopya (1)

Altın çağ mitosu bir ütopya mı?

Antropologların bildirdiğine göre en eski kabilelerde bile kurgusal bir cennet adası fikrine rastlanır. Örneğin Guarani kabilesinde Hıristiyanlık öncesi döneme özgü “kötülüğün bulunmadığı yer” (Land without Evil) arayışı olmuştur. Asya, Afrika ve Amerika yerlilerinden günümüze ve modern dünyaya yakın dönemlerde ve toplumlarda, yaşanmakta olan mevcut dünyadan farklı bir dünyaya özlem duyulmuştur. Örneğin Taoculukta, Theravada Budizminde ya da Ortaçağ İslam anlayışında bu arayışın izlerini açıkça görebiliriz. Eski Çin, Japon, Hint ve Arap düşüncelerinde karşımıza ideal devlet ve yaşam öyküleri olarak çıkan bu arayış batı dünyasında ilk defa 1516’da Thomas More’un De Optima Reipublicae Statu deque Nova Insula Utopia Libellus vere Aureus başlıklı kitabında kavramsallaşmıştır.

Evvelce More ve Erasmus, aranan bu idealin Latincede Nusquama olarak adlandırıyordu. Ancak More Yunancada olumsuzluk bldiren “au” önekini Latinceye “u” olarak aktarıp Yunancadaki “bölge, yer” anlamındaki “tapas” sözcüğüyle birleştirerek Utopia terimini buldu.

  O halde Utopia terimi, Yunanca kökenli olmakla birlikte “olmayan yer / ülke” anlamındadır. Bir yazın konusu olarak, yazarın içinde yaşadığı toplumdan farklı bir toplumu düşlemesinin bir ürünüdür, yazar bir toplumda ne olması gerektiğiyle ilgili ideallerini hayal-gücüyle geliştirerek yeni ama “gerçekte olmayan” bir toplum yaratır.

Hesiodos’un Altın Çağ Mitosu

Yunan literatürüne ve düşüncesine baktığımızda “gerçekte olmayan” bir dünya ve toplum özlemine ilişkin ilk aktarımın Hesiodos’un Altın Çağ mitosu olduğunu görürüz. Ancak bu mitolojik aktarımın More’la birlikte kavramsallaşmış Utopia düşüncesiyle birebir örtüşüp örtüşmediği tartışmalıdır. Kimilerine göre, modern literatürde bilhassa komünist veya totaliter fikirlere özgü toplum idealleriyle beslenen Utopia metinlerinde, mevcut toplumun sorunları, ilgili ideallerin gerçekleşmesi durumunda daha yaşanabilir bir dünya ve toplum meydana geleceği iddiası vardır ya da en azından okuyucuların, ütopik toplum ideallerini görerek deneyimledikleri mevcut toplumun kusurlarına karşı daha hassas olabileceği düşünülür. Yunan düşüncesinde karşılaştığımız Altın Çağ mitosunda da benzer bir nitelik söz konusudur. Bu mitosu okuyanlar ya da dinleyenler, insanlık neslinin, belli nedenlerden ötürü çağlar içinde bozulduğu fikrinden hareketle, yaşadığı toplumda “olması gerekenler” ile “olmaması gerekenler” listesi oluşturabilir.

Hesiodos’un Erga Kai Hemerai adlı eserinin 106-201. dizeleri arasında anlatılan Altın Çağ öyküsüne göre, insanlık yaratıldığından bugüne dört ya da beş çağ yaşamıştır, bunlar sırasıyla Altın, Gümüş, Tunç, Kahramanlar ve Demir Çağıdır. Madenlerin en değerlisinden en az değerlisine doğru sıralanan bu çağlar, mitolojik kronoloji anlamında insanlığın ve toplumun değerinin düştüğünü gösterir. Bu çağlara kısaca bakmak gerekirse, Altın Çağ Zamanın kendisiyle eşitlenen tanrı Kronos’un egemen olduğu çağdır. İnsanlar bu dönemde kaygısız, acısız ve dertsiz yaşar, her türlü nimetten ve en önemlisi bereketli topraklardan yararlanırlar. Bu mitolojik insanların öldüklerinde daimon olduklarına yani kısmen tanrısal bir kimlik kazandıklarına inanılır. Gümüş Çağ ise önceki çağdan farklı olarak bir azmanlar soyuna şahitlik eder, bu soy önceki insanlık soyuna akıl ve beden boyutu bakımından hiç benzemez Hesiodos’un Erga Kai Hemerai 129’da anlattığına göre, yüz yıllık ömrü çocuk gibi yaşayıp, olgunlaştıkları vakit hemen öldükleri anlatılır.

Erga Kai Hemerai 127-142’de bu azmanların hybris’ten ötürü yok olup gittikleri anlatılıyor, bu hybris’i “ölçü tanımamak, tanrıları saymamak ve din görevlerini yerine getirmemek” olarak tanımlamak mümkündür. O halde Altın Çağ mitosundan hareketle insan ve toplum yaşamında “olmaması gerekenler” (ya da tersten okursak “olması gerekenler”) listesinin ilk maddelerini edinmiş oluruz: “Ölçü tanımamak, tanrıları saymamak ve din görevlerini yerine getirmemek”

Tunç Çağı ise Olympus ölümsüzlerinin yarattığı ilk iki çağ yaratıklarından farklı olarak, bizzat Zeus tarafından yaratılan yaratıkları misafir eder. Azmanlıkta ve kuvvet bakımından Gümüş Çağı azmanlarını aratmayan bu çağ yaratıkları, kendi elleriyle yok olup gitmiş ve geride kendilerinden hiçbir iz bırakmamıştır. Buradan toplumu oluşturan fertlerin birbiriyle çatışmasının bizzat toplumun yok olmasına neden olacağıyla ilgili bir mesaj çıkarılabilir, bu da Altın Çağ mitosunun az önce bahsettiğimiz “ölçülü olma, tanrıları sayma ve dinî görevleri yerine getirme” minvalindeki ilk mesajın ardından gelen ikinci mesaj olup “insan ve toplum yaşamında olması gereken” ikinci maddedir.

Tunç Çağının ardından gelen Kahramanlar soyunun yaşadığı dördüncü çağ, Hesiodos’un ölüp ölmediklerinden emin olmadığı için kendilerine insanlardan uzak adalarda başka bir Altın Çağ yaşattığı bir ara-çağ olup genelde Altın Çağ mitosunda üzerinde pek durulmaz. Burada Altın Çağ mitosuna modern anlamda Utopia niteliği kazandıran husus, birinci yani Altın Çağ ile beşinci çağ olan Hesiodos’un kendi yaşadığı çağ arasındaki derin uçurumdur. Zira Hesiodos’un yaşadığı kendi çağdan dövündüğünü görürüz, dahası, ona göre kötülükler daha da artacak ve dünyadaki kötüye gidiş sürecektir (Erga Kai Hemerai 174-201).

Azra Erhat çevirisi

Hesiodos’un Altın Çağ mitosunda, Utopia’nın tersine yani “kötü bir toplum / gelecek” öngören Distopia’ya vardığını görüyoruz. Ancak evvelce de bildirdiğimiz gibi, okuyucular metindeki “ütopik [ya da distopik] toplum ideallerini [ya da sonuçlarını] görerek deneyimledikleri mevcut toplumun kusurlarına karşı daha hassas olabilecektir”, bu yüzden Hesiodos’un Altın Çağ mitosunu, ozanın çağdaşlarını günün sorunlarına karşı silkeleme ve onları uzak geçmişteki “altın” gibi değerli bir hedefe yönlendirme amacıyla kaleme aldığını söyleyebiliriz, bu anlamda Hesiodos’un Altın Çağ mitosu bir Utopia olabilir. Ancak Moses Finley’in yaptığı ayrıma bakarsak, Hesiodos’un Altın Çağ mitosu More ve sonrasında tanımlandığı anlamda bir Utopia değildir. Yazara göre “ulaşılamayan ancak bir hedef olarak var olan Utopia” ile “‘farklı ilkel imajlara karşılık’ belli hedefleri [yani değiştirmek ya da ulaşmak istediği belli bir şeyler] olan Utopia arasında fark vardır.[1]

O halde M. Finley’in analizine göre, Hesiodos’un ilkel imaj olan Altın Çağ mitosu, onun için günün belli sorunlarını düzeltme yolunda okuyucularına / dinleyicilerine gösterdiği bir hedeftir. Benzer bir hedef ise İbrahimî gelenekte, insanın kendisinden düştüğüne inanılan Cennet Bahçesi olabilir.[2]

Anlaşılıyor ki, insanın yaşadığı topluma bakıp “bunu değiştirmek istiyorum” demesiyle birlikte, bunu nasıl yapabileceğini düşünmeye başlar. Besin kaynağını Altın Çağ gibi geçmişte olduğu varsayılan -kökensel- bir deneyimden ya da tümüyle kurgusal bir idealler yekününden alabilir, bunlardan hangisi onun kaynağı olursa olsun, neticede gerçekte olmayan bir ülkenin peşine düşmesi isyankâr bir tavırdır.
Bu yüzden Krishan Kumar’ın “Utopia, Renaissance ve Reformla birlikte düşünceye yerleşen isyanın ürünüdür” tanımına[3] -kavramsallaşma bağlamında- uymakla birlikte içinde yaşadığı toplumun düzenine karşı “henüz” hassasiyetini ve ilgisini yitirmemiş herkesin -Hesiodos gibi- Utopia peşinde koşma sorumluluğunu taşıyabileceğini (hatta Quarta’ya sorarsak bu “geleceğin değiştirilebileceği bilincine bağlı olarak insanlığın en temel yönelimidir”[4]), dolayısıyla Utopiacılığın (Utopiacı insan: homo utopicus) aslında herhangi bir zaman dilimiyle sınırlı olmayan, koşullara göre içeriği belirlenen “kendinde” ve “doğal” bir isyan tipi olduğunu düşünüyorum. (Bu noktada, konuyu dağıtmamak adına bilhassa Ruth Levitas’ın ele aldığı “Utopia güdüsünün evrenselliği” ile ilgili tartışmalara girmek istemiyorum, Utopia’nın oluşumu ya da bastırılmasıyla ilgili kültürel farklılıklara ilişkin başka zaman başka fırsatlar yaratabiliriz, sadece -Utopia’nınki de dahil olmak üzere- herhangi bir güdünün evrenselleştirilebilirliğiyle ilgili benim de çekincelerimin olduğunu söylemekle yetineyim.)
Bir sonraki kısımda Yasa koyucular bakımından Utopia meselesini ele alacağım.

[1] M. Finley, “Utopias Ancient and Modern”, The Critical Spirit, Ed. by K. Wolff – B. Moore, 1967, s.3-20.

[2] M. Finley, a.g.e., s.7.

[3] K. Kumar, Utopianism, Milton Keynes Open University Press, 1991, s.33; 51.

[4] C. Quarta, “Homo Utopicus: On the Need for Utopia”, Tr. by D. Procida, Utopian Studies 7.2, s.158.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: