C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Locke’tan Hareketle Liberal(izm): Beatrice’i Arayış!

Locke’un Beatrice’i!

Hayata gözlerimi açar açmaz kendimi içinde bulduğum fırtına halen devam etmektedir.[1]
Yukarıda alıntıladığım sözün sahibi olan John Locke’un şahsında liberal(izm) tespitine gerek yok, o böyle bir arayışta sadece bir sıçrama tahtası, belki rolü arttırılması gereken bir rehber, belki zor söylenen bir tekerleme (bu ne şimdi, komik mi sanıyorsun kendini?) ama özünde liberalizmin neyi amaçladığını iyi örnekleyen bir nüve taşıyor, bu nüveye dikkat kesilip ya da onu bir sıçrama tahtası olarak kullanıp liberal(izm)i anlamaya çalışalım.
Locke’a göre, insan için fırtına anında “fayda” (pragma), fırtınadan kaçınmasıdır değil mi? O halde bu faydacı yetkinliğe (pragmatica) kavuşabilmesi için eğitilmesi ve gelişmesi gerekir, en nihayetinde “faydacı” denilen kişi, yani Yunancasıyla pragmatikos ve Latincesiyle pragmaticus, fırtına anında ayakta kalabilmeyi öğrenmiş olan, “uzmanlaşmış” kişidir. Zira terimin kökünde de bu “uzmanlaşma” şartını görürüz; Türkçeye “faydacı” şeklinde çevirebileceğimiz pragmaticus sıfatı Latincede ilkin “bir işte (örneğin yasalar konusunda) uzmanlaşmış” kişiyi işaret eder,[2] o halde yaşamın kendisi bir fırtına halinde olmak ise, bu durumda, faydacılık her daim fırtınadan kaçınma uzmanlığını edinmiş olmak olur.
Özetleyici nitelikte olan bu analojiyle birlikte dile getirmemiz gereken husus, bu faydacı düşüncenin, liberalizmle zirve noktasına vardığıdır. Liberalizm ekonomiyi yaşamın her sahasına ve anına yerleştirerek, insanın ve toplumun ayakta kalma güdüsünü tümüyle ekonomik nedenlerle açıklar. Locke’un, kendisini içinde bulduğu fırtına yaşamın kendisiyse, o halde baştan beri vurguladığım “uzmanlaşmış” (pragmaticus) bireyin ekonomi açısından kendisini sağlama almış olması kaçınılmazdır. Bu yüzdendir ki, liberalizmin kuramlaşmasındaki emeklerini yadsıyamayacağımız Adam Smith insanı özünde “değiş-tokuş, mübadele ve ticaret yapan“, hesaplı davranan ve yararını kollayan bir varlık olarak görür, dahası ona göre, insan, aristoteles’in söylediğinin aksine bir zoon politikon (yani Seneca’nın deyişiyle “homo sit naturaliter animal socialis” / “insan doğası gereği sosyal hayvandır“) değil, homo economicus‘tur, Hobbes’un daimî hareket halinde olan insanı gibi kendisini güdümler, arzularının ve çıkarlarının peşinde koşması onun doğal yapısından kaynaklanır, dışarıdan yapay hiçbir güdümlemeye gerek yoktur.[3]
Anlaşılıyor ki, sofistler ve Hobbes gibi, liberaller de insanı “sosyal“leşmiş kimliğiyle değil, “doğası gereği / mecburen” faydanın peşinde koşan canlı olarak görüyor, bu tipte bir insanın, aklın ve mantığın reddedilerek şehvetin esiri olunması durumunu simgeleyen tanrıça Venus’un (Aphrodite) oğlu Eros’un güdümü altında olduğunu söyleyebiliriz. O halde liberal düşüncenin tanımladığı insan, ayakta kalabilme güdüsünü “doğal yapısı gereği” Eros gibi aklı dışlayarak tutkuyu (belirli birine, şöhrete, para-mal-mülke, vb. dönük) ön-plana alan bir kudretten alıyorsa, bu tipte insanların oluşturduğu toplumda çıkar ve fayda çatışmalarından büyük sorunların doğması kaçınılmazdır. Hobbes çıkar ve fayda çatışmalarının sebep olacağı bu sorunları engelleyebilmek için yeri geldiğinde tahakkümcü olmaktan kaçınmayacak bir “egemen güç” aramışken, sofistler çıkar ve fayda güdümlü her insanı, “en azından” görünüşte çıkarlarına ve faydalarına ters olan yasalara uymaları gerektiğini konusunda uyarmış ve gizli niyetlerden beslenen sahtekarlığı ön-plana almıştır.
Oysa liberaller, faydasının peşinde koşan insan konusunda hemfikir oldukları hobbes gibi egemen gücün ve sofistler gibi sahtekarca niyet gizleme eyleminin toplum düzeninin sağlanmasında faydalı olmayacağını düşünmüş ve “homo economicus” tıynetindeki her insanın “zaten” “doğası gereği“, bağımsız olarak, kendiliğinden düzen kurabileceğini savunmuştur.[4] Başka deyişle, Locke analojisinde geçtiği gibi, insan doğduğu andan itibaren gözünü açtığı fırtınada kendisini ve toplumunu koruyabilme “uzmanlığına” sahiptir.
Bu liberal düşüncenin kuramsal temellerini John Locke’ta arıyorum, elbette daha eskiye, klâsik düşünceye rahatlıkla gidebilirim, bu inşadaki tuğlaların her birinin önceki başka bir tuğla üzerinde yükseldiğini ortaya koyabilirim ancak yukarıda çizdiğim tabloya en uygun (ve kronoloji bakımından en yakın) temel Locke’ta bulunuyor.Locke, insanların doğada bile, az çok bir düzen halinde ve güvenli bir şekilde yaşadığını düşünür. İnsanın, doğal eğilimi, ona göre, başka insanları yok etmeye dönük değildir; insanın tek arzusu, yasalar yoluyla toplu bir şekilde inşa edilen ve ayak uydurulan toplum düzeninden kendi payına düşeni almaktır. Madem ki insan doğası gereği kendi çıkarını ve faydasını amaçlıyor, o halde onun oluşturduğu toplum da kendi çıkarını ve faydasını amaçlayacağı için, belli yasalara ihtiyaç duyar; bu durumda insanın çıkar ve faydaları gibi, toplum yasaları da “doğal” olmuş olur Locke’a göre. Nasıl ki insanın doğal eğilimi başka insanları ortadan kaldırmak değilse, toplumun doğal eğilimi de, kargaşanın değil, düzenin sağlanması yönündedir, aksi halde “zaten” Hobbes’un dediği gibi kargaşa / kaos ortamında uygarlık mümkün olamaz.

Peki, uygarlığın sürekliliğini bozan, toplum huzurunu kaçıran insanlar varken, insanın “doğal” homo economicus‘luğu zarara uğramaz mı? Ya da uğradığını görüyoruz, bu durumda ne olması gerekir? Liberal olmayan, Hobbesçu bir egemen güce ihtiyaç yoksa, başıbozuklukları nasıl gidermeli? Locke toplumun / insanların huzurunu ve (her ikisinin de) doğal yapısını bozan, düzen yıpratıcısı insanların varlığının, insanları doğa halinde yaşamaktan siyasî yaşamaya çektiğini düşünmüş, böylece “insanlar neden doğal yaşamdan siyasî yaşama geçmişlerdir?” sorusuna cevap vermiştir:
“… İnsan doğa halinde özgürse, en güçlü olanla eşit ve kimsenin boyunduruğu altında olmadan sahip olduğu şeylerin ve kişiliğinin mutlak efendisiyse, neden bu özgürlüğünden vazgeçer? Neden bu krallığı terk eder ve kendisini başka bir kudretin yönetimine sokar? Bu sorulara verilecek cevap açıktır: Doğa halinde insanın sahip olduğu haklar güven altında değildir, başkalarının saldırılarına açıktır… İşte bu güvensizlik insanda (doğa halini) terk etmek arzusunu yaratır… Yaşamlarını, özgürlüklerini ve emlakını, ki ben bunlara genel olarak mülkiyet diyorum, korumak isteyen insanların birleşerek toplumu oluşturmaları manasız değildir.”[5]
Anlaşılıyor ki, insanlar mülkiyet başta olmak üzere, tüm haklarını koruyabilmek (fırtınaya direnebilmek ya da) için siyasî yaşama geçmiştir, Locke’un idealine göre, bireyler üzerinde tahakküm kurma gibi bir hakkı bulunmayan yönetici güç ise toplumda “sınırlı” güce sahip olmalı ve güvenlik hizmetleri dışında hiçbir şeye karışmamalıdır. Hele ki bu erk (“devlet” diyelim artık) kişinin doğal hakkı olan ve doğal emeğinden kaynaklanan mülkiyete hiç karışmamalıdır:
“… Her insanın kendinde saklı mülkü vardır. Bunun üzerinde kendinden başka kimsenin hakkı yoktur. Vücudunun emeği ve ellerinin gördüğü iş, doğal olarak kendisine aittir, diyebiliriz. O halde, doğadan elde edilen şey ne olursa olsun, birey ona emeğini kattığı için, yani kendisinin olan bir şeyi ona kattığı için, o şey onun mülkü olur. Doğanın herkese ortak sunduğu şeyi o doğadan elde ettiği için, emekle birleştirilen şeyin üzerinde başkalarının ortaklık hakkı kalmaz.”[6]
Bu metinde geçen “başkaları“, toplumun diğer fertleri olduğu kadar “devlet“i de bünyesinde barındırıyor. Liberal düşüncenin öne çıkardığı “birey“in mülkiyeti ve bireysel hakları, bilindiği gibi, hobbes’ta “siyasî ve toplumsal” bir nitelikteydi, başka deyişle, insan siyasî ve toplumsal kimliğinden ötürü “bireysel” haklara sahipti, oysa liberal düşünceyi (belki kimine primitif gelir, bilemiyorum) yansıtan Locke’çu duyuşta bu haklar, yukarıda da açıkladığım üzere, bireylerin “doğal” haklarıdır, onlar birer insan, daha doğrusu, onlar birer “özgür / bağımsız” (liber) insan oldukları için o haklara sahiptir. Her bir “özgür” bireyin mensup olduğu toplum düzenini idare eden siyasî düzen de, S. Wolin’in deyimiyle,[7] ön-koşul değil, üst-yapıdır. En nihayetinde liberal düşüncede / liberalizmde de, siyasî erkin / devletin tahakküm gücünü kullanmasına gerek yoktur, zira, yukarıda da belirttiğim gibi, doğal yönelimi gereği kendisini ve yaşadığı toplumu ayakta tutabilmek için zaten “pragmaticus” (işinde uzman) olan özgür insanlar, Adam Smithçi çıkarların ve faydaların uyumundan (harmony of interests) ötürü toplumu ayakta tutar. İlkay Sunar bunun için şöyle diyor:
[Bu düşünceye göre] toplumu teorik semboller veya siyasal denetim değil, görünmeyen bir el yönetir.”[8] 
Başka deyişle, özgür / liberal bireyler “zaten” toplumun bekasını sağlar.
Liberal düşüncenin burada vardığı sonuca göre devlet, özgür bireylerin kendisine bağlılığını önemsemez, herbir bireyin “özel yargısı, özel iradesi ve özel vicdanı” vardır (bunları hangi dinamiklerin ve inanç yapılarının belirlediğinin ise bir önemi yoktur), buradan bir tür “toplum sözleşmesi” doğar. Bu “liberal” sözleşmenin, devleti hiçe sayması Hegel’i rahatsız eder:
En önemlisi, aklın yasasının tikel özgürlük yasası tarafından tamamen yok edilmesi ve benim tikel amacımın evrensel amaçla özdeş hale gelmesidir, aksi halde devlet havada kalacaktır. Devlet ancak üyeleri kendi benliklerine dair bir hisse sahip olduklarında gerçek olur ve ancak kamusal ve özel amaçlar özdeş hale geldiğinde istikrara kavuşur.”[9]
Hobbes ile Hegel’in örtüştüğü nokta, devlet ile toplumu meydana getiren “özgür” (tekrarlıyorum, idealde “liberal“) bireylerin amaçlar nezdinde bir olması gerektiği ve ikisinin de birbirinin varlığını mümkün kıldığıdır, Hegel şöyle der:
Monarşideki egemenliğe karşıt anlamda halk egemenliği çılgın bir halk fikrine dayanan kafa karıştırıcı kavramlardan biridir. Monarşiyle kaçınılmaz olarak ve doğrudan birlikte düşünülen monark ve bütüne (devlete) entegre olmaksızın halk artık bir devlet değil, ucube bir kitledir.”[10]
Oysa liberal düşüncede insan, devletin etkisinden kendisini “doğal” olarak sıyırmaya layıktır ve ancak böyle bir durumda “özgür” olabilir. Ancak farklı ekollerin “özgürlük” tanımları da birbiriyle çeliştiğinden, tek bir özgürlük tanımında ve sınırlarının belirleniminde uzlaşılamamıştır. Çok daha sonra, çağımızda Sir Karl R. Popper’ın “Açık toplum” ideali, kendi “açık topluma hizmet eden devlet” modelini geliştirene değin, “her” bireye tek tek, inancı ya da onu o kılan tercihleri ne olursa olsun “özgürlük” imkanı sunan alternatif bir model öne sürülememiştir, en azından benim için Poppercı “Açık toplum” ideali “sanki” (quasi-) üzerinde uzlaşılası bir model sunabiliyormuş “gibi” görünmekteyse de, o bile para babası George Soros revizyonuna rağmen, “özgürlüğü ve bireysel hakları” diline pelesenk etmiş farklı ekolden kimseleri bir araya getirememiş, aksine tahakkümcü devlet yanlılarını daha da kışkırtarak onların “Açık toplum” düşüncesine karşı bir araya gelmelerini sağlamıştır. Oysa Soros vakfı adına Aryeh Neier’in belirlediği liberal ilkeler, devletin “bakmakla yükümlü olduğu” vatandaşların “doğal” beklentilerine cevap veriyor görünüyordu:
– Düzenli, serbest ve adil seçimler
– Özgür ve çoğulcu medya
– Bağımsız yargının koruduğu bir hukuk düzeni
– Azınlık haklarının anayasal güvence altında olması
– Mülkiyet haklarını gözeten, dezavantajlı kesimlere sosyal güvenlik şemsiyesi ve fırsatlar sağlayan bir piyasa ekonomisi
– Çatışmaların barışçıl çözüme kavuşturulması konusunda kararlılık
– Yolsuzlukları engellemeye yönelik, işleyen bir yasal düzen [11]
Soros’un “engellenmiş birey” dediği kimselere (bu kimseler, yukarıdaki ilkelere, herhangi bir gerekçeyle, karşı gelir), onlara rağmen, açık topluma engel olma niteliğini kaybetmemiş bir devlet olmaksızın, liberal bir model öne sürmek ile kadın olmasından doğan hakları haiz olduğunun bilincinde olmayan kadınlara zulüm altında olduklarını anlatmaya çalışmak arasında bir fark yok. Çünkü, bireysellik bilinci, Locke’ta da geçtiği gibi, doğuştan kazanılan hakların “asla” bireyden sökülemeyeceği fikrine güdümlüdür, bu bilinç hür iradeli bireyi, sadece devletin bağlarından ve engellerinden sıyırmaz, aynı zamanda toplumdaki kimi cemaat yapılanmalarından da ayrıştırır, oysa türkiye gibi, devlet gücüne sahip olanın onu kendisi gibi düşünenlerin özgürlüğü için kullanan “tahakkümcü özgürlükçüler“in, -bağlı bulundukları cemaat yapılanması ve siyasî irade ne olursa olsun-, özgürlük ideali hep Hobbes’a ve Hegel’e “rağmen”, Locke’un doğuştan kazanılan bireylik bilincine ve Popper’ın açık toplumcu liberal düşüncesine taban tabana zıt olacaktır, çünkü güdük “özgürlükçü“lerdeki “çıkar ve fayda ortaklığı / uyumu” fikri, “… bağlı bulunduğumuz siyasî irade kapsamında tabi ki” şartına eklemlenmiş durumdadır.
Buradan, bu güdük özgürlük idealinden “evrensel” ve “kuramsal” bir liberal örnek doğabileceğine inanan samimî liberaller varsa, onlar gözlerini açtıkları andan itibaren kendilerini içinde buldukları Türkiye fırtınasından, fazlasıyla sersemlemiş olmalılar, zira ideal liberal düşüncede kısıtlı özgürlük, hiç-özgürlükten çok daha iyi değildir, aksine böyle göz boyayan bir özgürlük, daha büyük bir özgürlük fikrinin doğmasına engel bile olabilir.
Ne tuhaftır ki, küçük özgürlükler, Dante’nin cennette, Yuhanna’nın saçtığı ışıktan ötürü, peşine düştüğü Beatrice’in ışığını görememesi gibi körlükler yaratabiliyor, tüm engellenmiş ve engellenmek üzere olan insanlar için, umalım ki, bu “geçici körlük” olsun.
Ah Beatrice!
Notlar

1. J. Locke, An Essay Concerning Human Understanding, ed. by A. D. Woozley, The Fontana Library, London, 1976, s.295.
2. Örneğin Cicero, Epist. ad Atticum 2.20.1.
3. İlkay Sunar, Düşün ve Toplum, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 1979,s.78.
4. İlkay Sunar, A.e., s.79.
5. J. Locke, “An Essay Concerning the True Original, Extent and End of Civil Government”, Social Contract, ed. by. E. Barker, Oxford University Press, 1960, s.73.
6. J. Locke, A.e., s.17.
7. S. Wolin, “Political Theory as a Vocation”, American Political Science Review, lxiii/4, Dec. 1969, s.306.
8. İlkay Sunar, A.g.e., s.89.
9. Hegel, Philosophy of Right, çev. T. M. Knox, Oxford University Press, 1967, s.268.
10. Hegel, A.e., s.279.
11. G. Soros, Açık Toplum. Küresel Kapitalizmde Reform, çev. D. S. Öztürk, Truva Yay. s.132.
Reklamlar

One comment on “Locke’tan Hareketle Liberal(izm): Beatrice’i Arayış!

  1. Geri bildirim: Gezi direnişinin ardında Soros uzantıları mı var? | jimi the kewl resmi blog! (C. Cengiz Çevik)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: