C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Spiritus

 

Soluk Stoa felsefesinde merkezî bir kavramdır, hem insandaki hem de evrendeki kutsal yaşamsallığı simgeler. Örneğin Seneca, De Clementia 1.3.5’te bu soluğun yönetici tarafına (illius spiritu regitur) dikkat çeker, yine ona göre soluk / spiritus insandaki kutsal kısımdır (Ad Helviam 8.3: “in corpus humanum pars divini spiritus“), onsuz hiçbir şey güçlü olamayacağı gibi, hiçbir şey de ona karşı çıkamaz (Nat 2.6: “spiritus, sine qua nihil validum et contra quam nihil validum est“), bu yüzden tanrı da evrenin soluğu ve ruhudur (Nat 2.45: “(deus)… animus ac spiritus mundi“), biz de onun soluğuyla yaşarız (Nat 2.45: “cuius spiritu vivimus“.
Stoacıların spiritus‘u Hıristiyanların Spiritus Sanctus‘unu yani Kutsal Ruh’unun baba tipi olduğunu yine Yeni Ahit’ten ödünç alıntılarla ortaya koyabiliriz. (Yukarıdaki betimlerle kıyaslayın)
Matta 12.32: “… kutsal ruh’a karşı bir söz söyleyen, ne bu çağda, ne de gelecek çağda bağışlanacaktır.”
Luka 1.15: “… daha annesinin rahmindeyken kutsal ruh’la dolacak.”
Elçilerin İşleri 7.51: “… ey dik kafalılar, yürekleri ve kulakları sünnet edilmemiş olanlar! Siz tıpkı atalarınıza benziyorsunuz, her zaman kutsal ruh’a karşı direniyorsunuz.”
Paulus’un Korinthoslulara İkinci Mektubu 1.22: “o bizi mühürledi, güvence olarak da yüreklerimize kutsal ruh’u yerleştirdi.”
Benzer bir yerleştirme temayülünü İslam’da da gördüğümüzden (örneğin Secde Suresi 9 “Sonra ona bir biçim verdi ve onun içine kendi ruhundan üfledi.”) ve daha nice inanç yapısında (uzak-doğu dinleri de dahil) üflenen nefesin tanrısal kılındığına şahit olduğumuzdan bizdeki tüm heretik (bunu diğer sıfatlarla bir tuttuğumu düşünmeyin, dindar gözünden bakıyorum, zira adı geçen peygamberler de ortaya çıktıkları ilk dönemde yerleşik kültürün heretikleri değil miydi?), alaycı, puşt, piç alt-yapısı kutsal üfürmeden doğar. Bu konuda Stoacı pagan inancı daha açıktı. Görüldüğü gibi (örneklere bakın) spiritus‘un yöneticiliği ve kendisine karşı konulamazlığı ön plandadır. Hıristiyanlıkta ise kutsal ruh, ziyadesiyle tanrıyla irtibatın ve saflığın, buna bağlı olarak da amor Dei yani Tanrı’nın sevgisinin bir gereği olarak kendini gösterir, yine kendisine karşı konulamaz tarafı vardır ama o artık Spinoza’nın Spiritus Purus (Saf ruh/soluk) dediği akışkan ve canlı tanrı anlayışıyla bir nevi “medenîleşmiş” haldedir. İnançların uygarlaşma ve insanlaşma süreci kapsamında daha kadınsılaşmış, yumuşamış bir soluktan bahsediyoruz. Eh haliyle, insan da üzerinde durduğumuz coğrafyada çağlar geçtikçe daha narinleşmiştir, onu o eden soluğu hâlâ kaba mı kalacaktı?
Oysa Yahudi-Hıristiyan inanç âleminin köklerinde o Spiritus Purus özünde öfkeye dayanır. Bunu vulgarize olmamış ahitlerdeki (İbrani temelde) “inanç” anlayışının ahavath shomayim‘le (Tanrı’nın sevgisi) değil yirath shomayim‘le (Tanrı’nın öfkesi) ilişkilendirilmiş olmasından da anlayabiliriz. S. M. Melamed de, bu yüzden der ki, “İbrani sofuluk duygulardan ziyade, akılda tutuşur” (S. M. Melamed, Spinoza and Buddha Visions of a Dead God, University of Chicago Press, Chicago, 2007, s.289).
Bu akılda tutuşmanın farklı bir görüntüsüne dün şahit oldum. Bilmemnebaba türbesi etrafında bir sirke kültü oluşturulmuş, ritüel oluşumlarında gözlemlenen türden bir süreklilik atfı söz konusu. Geçen sene dilek dileyenler, dilekleri gerçekleşmişse, bu sene gelip sirke dağıtıyorlar. Bu sene ilk defa gelip de (ya da başka bir dilek dilemek için gelip de) su şişesine doldurulmuş sirkeyi o haliyle türbe mermerine sürtenler var. Şimdi siz bu insanların kalpleriyle hareket ettiğini mi düşünüyorsunuz? Kaderi yönetme ve inandıkları tanrı’nın işine karışma arzuları aslında toprak olmuş (kendileri gibi) bir canlıyı ilahla aralarına aracı kılarak putperestliği yaşatma anlamına gelmiyor mu? Beri yandan oğulları öss’yi kazanacak, spiritüel duyuş kuran’da ısrarla yerilen pragmatist ve dünyevî arzulara mahkûm olmuş. Simdi inançların uygarlaşıp insanlaştığını dahası insandaki bu dönüşme, evrilme altyapısının (gerçekten ona tanrı tarafından üflendiyse) tanrısal yönünden ötürü (Seneca’nın “insandaki kutsal kısım” dediği) bir nevi tanrılaşma, tanrı gibi yönetme arzusuyla dolu bir “yeryüzünde Zeus” olma anlamına geldiğini görmüyor musunuz? Melamed’in “akılda tutuşma” fikrini beğendim.
Çilecilere “köpek gibi yaşıyorlar” diyerek kinik (köpeksi) diyen Yunan aklının bu ekolü sürekli ötelemesi gibi, tek zeytinle kırk gün oruç tutan sufîler de artık yerini tanrı’nın yer yer öfkeyle yer yer de hegemonya kompleksiyle dolu günün insanına bırakmış durumda. Bu, belki yüzyıllardır böyle olabilir, hep dediğim gibi evrimin kendisi mukadder olabilir, hiç önemi yok, önemli olan insana yabancı olmayan hiçbir şeyin bana da yabancı olmadığı. Bu yüzden bütün oruç savunuları gibi alaylarının da gerzekçe olduğunu düşünüyorum.

Liber est autem qui servitutem suam effugit.”
(Sadece) kendine köleliğinden kaçabilen özgürdür.”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 16/08/2010 by in Eskiçağ üzerine, Felsefe - bilim and tagged , , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: