C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Soyut Düşünce

Soyut düşünce denince aklıma hemen avaritia kavramı geliyor. Bunun nedeni “açgözlülüğünün kurbanı oldu” gibi kavram kişileştirmesine eski çağ metinlerinde sık rastlıyor oluşumuzdur. Ancak bu Türkçede ifade ettiğimiz örneğin “açgözlülüğünün kurbanı oldu” cümlesindekine benzer şekilde yine öznenin hükümranlığında bir kişileştirilmiş kavram olmuyor. Soyut kavram bizzatihi bu kişileştirmeyi hak etmiş, o buna lâyıkmış gibi düşünüldüğünden ötürü “açgözlülüğünün kurbanı oldu“nun eski çağcası mantalite olarak açgözlülük durumunun kendisini güçlü bir yapıya dönüştürüyor. Hâl böyle olunca kavram tanrılaştırmaları ya da kavramlaştırılan tanrılar (örneğin talih/fortuna gibi) olduklarından daha fazla saygınlık kazanıyor ya da nefret topluyor.

Türkçede “açgözlülüğünün kurbanı oldu” dediğimizde biz aslında biliriz ki, söz konusu “kurban” aslında “kurban” olmayabilirdi, zira açgözlülük kavram olarak da pratik olarak da aşılabilir bir şeydir. Oysa Latincede avaritia‘ya denk düşen açgözlülüğün tıpkı talih/fortuna kişileştirmesinde olduğu gibi insan üzerinde bir gücü olduğu düşünülmüştür. Örneğin Seneca “urgens avaritia” diyor bir metninde yani “(insanları) zorlayan açgözlülük“, oysa Türkçedeki “zorlayan açgözlülük” ifadesinin kendisi bile kişinin cibilliyetsizliğini ya da dirayetsizliğini gösterirken (çünkü açgözlülük lâyıkıyla kişileşmiş olmuyor), Latincede bu “urgens“le (zorlayan) ifade edilmekle birlikte doğrudan açgözlülüğün kendisi güç sahibi kılınmış oluyor. Bu farklılığın nedeni nunc est resurgendi locus‘ta bahsettiğim ölçüde kutsallığın bu dünyada etrafa serpilmiş olduğu düşüncesinin Romalılar arasında inancın bir parçası olması ve bunun da dile yansımasıdır.
Eski çağ politeizminin sadece etraftaki ota, böceğe, dağa taşa değil aynı zamanda soyut kavramlara da iyi veya kötü kutsallıklar ve değer atfedebilmiş olmasının nedeni, o kavramların sürekli içinde bulunulan yaşamda deneyimlenmesi mümkün soyut duygu ve düşüncelere denk geliyor oluşudur. Denilebilir ki, monoteist zihinlerin yaşam alanında da bu tarz bir denk gelme yok mu? Evet var, ancak eski çağ politeizminin soyut düşünce anlayışı ile beri yandakinin anlayışı bir değil. Örneğin radix omnium malorum (açgözlülük bütün kötülüklerin kaynağıdır) dendiğinde açgözlülük anaymış da kötülükler etrafa saçılan evlatlarıymış gibi düşünülür. Kavramla ifade ettiği eylemler örtülü olsun ya da olmasın öyle iç içedir ki, söz konusu eylemin belirli toplum yasaları önündeki durumu da söz konusu olsa, bizzat kavramın kendisi ön plana çıkar. Açgözlülüğe dayanan kötü eylem yargı önünde açgözlülüğün neticesi olarak görülür. Elbette o suçtur, yanlıştır, cezalandırılmalıdır; ancak önce onun açgözlülükten beslendiği akla gelir. Çünkü düşünce tarzı pratik eylemlerde bile ilkin soyut bir düzlemde işler.
Burada çizilen karakterinden ötürü avaritia‘daki kaçınılası açgözlülük idraki, kaçınılası zina idrakinden farklı işler. “Avaritia mı? Ha onu tanırım, o felâket bir şeydir, ham yapar” gibi düşünülür. Seslenilen kişi avaritia‘nın öznesi değil, bizzat soyut düşüncenin kendisidir. Biri size vaizlik ettiğinde “aman evladım açgözlülükten uzak dur” dediğinde, sizin ondan uzak durabilecek yetkinlikte bir zihne sahip olduğunuz düşünülmüş olur. Oysa Roma’daki etik duyuşlardan birinde olduğu gibi “aman evladım açgözlülüğün esiri olma sakın” dendiğinde, Romalı zihin bunu “hm evet avaritia benim üzerimde güç sahibi olabilir gardımı alayım” diye düşünür. Bu yüzden söz konusu çağda soyut kavramların neredeyse tamamına yakını belli ulvî güçlerin temsili olarak görülmüştür. Avaritia bu tarz bir insan istencine external/dışsal müdahale edebilirliğinden ötürü kötülürken, kafalardan geçen aslî önlem fikri başka birtakım değerli soyut güçlerin yitirilebileceği fikrine dayanır.
Bu şekilde adı konmamış bir karşıtların uyumu düşüncesi hakim olunca, ister istemez insan istenci aciz kılınmış olur. Bunu Eros ile Psykhe hikâyesiyle de teyit edebiliriz sanıyorum. Psykhe ruhsa, ki öyle, yine “tutkulu istek” anlamındaki himeros ve “özlem” anlamındaki pethos‘la arkadaşlık kuran şehvetin ve aşkın simgesi Eros ile Psykhe arasındaki ilişki aslında insan ruhunun/zihninin tıpkı avaritia‘da olduğu gibi türlü soyut kavramların öpücükleri altında kaldığını gösterir. Eros şehvetin, Psykhe ruhun simgesi. her gece karanlıkta çöken şehvet, gün ağarmasıyla yiter. Ruh istese odayı terk eder ama etmiyor. Çünkü Eros’ta tanrısal bir çekicilik var. Oysa bu hikâyenin başında Eros’un annesi Aphrodite, Psykhe’yi kıskandığı için oğlunu ona musallat etmişti. Şimdi ise gelinen noktada Aphrodite kıskançlığı da Eros şehveti de insanın kendi tercihiyle oluşmuş gibi duran türlü durumların aslında görünmez bir soyut düşüncenin etkisinde olduğunu düşündürebilir, antikçağ zihninde bunu görebiliyoruz.
Pierre Derlon’un adını “Büyücüler ve Efsuncular Arasında” diye çevirebileceğimiz eserinde soyut düşüncenin egemen olduğu bir mistisizmin farkındalık yitimi anlamında insan yaşamından çekilmesini, salt insanın kendisine yabancılaşması olarak algılar. şöyle diyor:
Çünkü insan, kendi mekanizmasını harekete geçiren bir makinedir. O durugörüye ya da acılarını hafifletebilme yeteneğine sahip olabilirse de bunun farkında değildir. Dahası hem bir makine hem de bir teknisyen olduğunu bilmediğinden giderek doğadan uzaklaşır ve yapay kavramlardan yardım umar. Bu yapaylık onu ağır ağır mahvederken doğal yasaları ve yaşam denen hareketi yeniden keşfedip belirleyebilen birine rastladığında, ona büyücü der.”
Bu tarz büyücülerin ya da psi yetenekli paragnost’ların çok eskilerde çok daha fazla ve güçlü olduğunu, zaman içinde soyut düşünce kabiliyetini yitiren insanoğlunun doğal olarak bu tarz insanları da kaybettiğini düşünebiliriz. Müzikal yetilerini ve bilincini yitirmiş kişilerin melodilerle karşılaştığında, bu duruma anlam verememesi gibi bir şey. Belki de etrafta psi yetileri dolaşıyor, biz farkında değiliz. Talih yanar-döner diyor mesela, ondan domuz gribiymiş gibi bahsediyor. Adı konmamış nice hastalığın sonradan adlanarak var edilmesi gibi. Ad koyma bir nevi var etme anlamını taşıyor. Aslında değişen bir şey olmamasına rağmen biz soyut düşünme yeteneğimizin ve onun karşısında duran bizim taktığımız maskeyi değiştiriyoruz. İlgi ve ihtiyaçlara göre farklı soyut düşünme tipleri de icat ediyor olabiliriz. Bunların hepsi spekülasyon.
Rosemary Brown diye bir kadın var, iddiasına göre Franz Liszt her gece ona görünüp öte dünyadan bestelerini sunuyormuş. Bizimki de piyanoyla çalıp bu eserleri “Ölümsüz” kılıyormuş. Birileri bizimle maytap geçiyor sanki. kafasına tuğla düşüp ölenler var. Bazı şeyler basit, somut düşünceye saplanıp kalmışları da anlamadan geçmiyorum. Tuğla yahu bildiğin tuğla, kafana düşünce ölüyorsun. İstediğin kadar avaritia olsun, Eros olsun. Bir tuğla kadar her şey.

Bunu ilkin ekşi için yazdımi evet:
http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=18736502

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: