C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>Foto-sophia / Philo-ğraf (2) "Cıvk!"

>

Foto-sophia / Philo-ğraf (2)
CIVK

http://www.avcisayfamiz.com/

bir. Fotoğraf koyup üzerine konuşmanın kolay olmasının nedeni, konuşurken çok boyutlu, renkli düşünebiliyor olmamızdır. Aslına bakarsanız şu saatte blogun bana ne kadar yabancılaştığı üzerine bir şeyler yazacaktım. Çok boyutlu ve renkli düşünebilmemi sağlayan bir fotoğrafla karşılaşınca, “yabancılaşma” durumunun aslında kendisine yabancılaştığımı düşündüm. Üç kurşun ve üç kuş gibi. Aslında ben de diğerleri gibi, kendi yaşamımda tek kurşun ve tek benmişim gibi hissettim. Herkes için tek bir renkli kurşun yeterli. Kurşununuzun rengi de size kalmış; istediğiniz gibi seçebilirsiniz. Yeşil, kırmızı, mavi, bordo, siyah, turkuaz… Herkes için o tek kurşun, onu yaşamdan alıp götüren, yabancılaştıran renkli mi renkli bir kurşun. Kurşun dursun diye yapılmış bir şey değil, 9 adlı animasyonun bir sahnesinde geçiyordu, koca mermiye bakıp “bazı şeyler yerinde durmalı” minvalinde bir söz ediyordu küçük kahraman; onun gibi, kurşun bu fotoğraftaki kuşların üzerine, öyle dursunlar diye icat edilmedikleri kanıtlansın diye konuyor. Bu bizim yaşamımızda da geçerli. İnsanlar avcılar ve avlar olmak üzere ikiye ayrılmıyorlarsa da; yaşamlarının bir bölümünde avcı da olabilirler, av da. Kutsal cycle / devir, insanların bir dönem için av, bir dönem için ise avcı olmalarına neden olabilir. Meselenin talihsizliği ya da katlanıldığında erdemleşen trajikliği buradan kaynaklanıyor; siz ne zaman av veya ne zaman avcı olacağınızı, önceden kestiremediğiniz için ava giderken avlanabilir, avlanmak için çırılçıplak soyunduğunuzda avlayabilirsiniz. Avcılar bir araya gelmişler; bir site kurmuşlar ve yukarıdaki gibi fotoğrafları, yani avladıkları hayvanların fotoğraflarını kıvançla birbirleriyle paylaşıyor ve bir onur belgesi olarak dünyaya haykırıyorlar: Ava giderken avladık!

iki. “Ava giderken avlanma” deyiminin gerçekleşmediğini, aksine her şeyin yolunda gittiğini, yüklendikleri sorumluluğu güvenle yerine getirdiklerini vurguluyorlar bu gibi fotoğraflarla. İnsanın doğayla ilişkisi ilk gözünü açtığından bu yana böyle değil; doğaya her gidişinde, kendisi için dışsal olan her canlıyla temasında, onlarla bütünleşerek yaşamsallığına kavuştuğu anları da oldu. Bu anlar bin yıldır, iki bin yıldır, üç bin yıldır… Fark etmez; bir an için olsaydı, bir saniye olsaydı bile bu anlamlıydı. Nitekim insanın bir şeyin kıymetini bilmesi için ondan bir yudum alması bile yeterlidir. Litrelerce içen insan ile bir yudum alan insan arasında bir fark yok. Doyum meselesi değil bu. Tadına varma, onu anlama, ondan içme meselesi bu. Doğadaki canlıların herbiri kendine has bir “doğadan içme” ritüelini yerine getiriyor. Bu ölene kadar sürüyor. Kimisi 1 gün yaşıyor, kimisi yaşamsallığını güvence altına alacağı suya varıncaya değin, kumsalda ölüyor, 3 saniye, 5 saniye, 1 saat, 3 saat fark etmez. Yaşamsallığını güvence altına alma çabası doğuştan geliyor. O an kaplumbağa yavrusu, yumurtadan çıktığı an olduğunu biliyormuşçasına yaşamsallığına akmak istiyor. Yeni doğan insan yavrusu için de bu geçerli; ağlamak aslında tepki vermek anlamına geliyor, neye tepki vermek? Doğduğuna tepki vermek. “Sonsuz uykusuna yattı” veya “Ebedî istirahatına çekildi” derler ya ölenler için; bunun nedeni ölümün sessizlik, doğumun ise seslilikle ilişkilendirilmiş olmasıdır. Yaşayan için “ebedî” değilse de, bir süreliğine ses çıkarma, yaşadığını belli etme, tepki verme yasası işler. Aksi hâlde verilecek sıfat bellidir: “Yaşayan ölü”. İngilizcede stoical, Latincede stoicus sıfatı tam bunu karşılar. Yaşamsal olan etkilere tepki vermeyene stoicus yani “tepkisiz/kaygısız” denir. Nedir o yaşam etkiler, örnekleyebilir miyiz? Mesela fotoğraftaki kuşları ele alalım. Fotoğrafta üzerlerine yatırılan kurşunları ilk yedikleri an bir ses çıkarmışlardır: “Cıvk!” Belki tek hece, belki bir kaç kurşunda vuruldular; belki öncesinde bir kurşun sıyırdı onları, o an acı çektiler, bağırdılar. İşte yaşamsal tepki budur, çekilen acıya ses vermek! Vermiyorsanız, siz stoical/stoicus’sunuz, demektir. Kolu bükülen bilgenin “yapma kırarsın” deyip, başka tepki göstermemesi gibi, yaşamsallığı ertelemek ise burada çok sık işlediğimiz gibi, “bilgelik” sayılıyor. Kızı ölüyor adamın, ama dingin kalmayı başarıyor. Karısı ölüyor, yine dingin. Bacağını kesiyorlar, fazla sigara içmiş; ama o tepki vermiyor. Yürüyemiyor, zor nefes alıyor, başı ağrıyor ama sessiz ve derinlikle bakıyor pencereden dışarı. Çünkü yaşamsallığını bilinçli bir şekilde ertelemiş durumda; o “cıvk!” sesini çıkarmamak için yaşıyor. Yaşadığını bile anlamasına gerek yok, tepki vermiyor oluşu, ona yetiyor. O, bunun bile farkında olmayabilir. En nihayetinde yaşamsallığının bilincinde olmayan için de yaşamsallık dert edilecek mesele değildir.

üç. Spinoza diyor ki, insanın kendi doğası, onu iyi olduğunu düşündüğü şeye iter, kötü olduğunu düşündüğü şeyden sakındırır. Bu fotoğrafa bakıp avcıların “kötü insan”lar olduğunu düşünmeye hakkınız yok; kuşlarla empati kurmak, duyarlı biri için, avcılarla empati kurmaktan daha kolay. Ama avcı da, ava bunun en nihayetinde iyi bir şey olduğunu düşünerek gitti. Kuş nasıl yaşamsallığını “cıvk!” ile gösteriyorsa, avcı da tüfeğiyle doğaya gitmeyi yaşamsallığının bir parçası olarak görüyor. Onun doğası, onu avcı kıldı. Kuşun doğası da kuşu kuş kıldı. Bu satırların okuyucusu ve yazarı, ne kılındıysa, o doğasından kaynaklanıyor. İçinde bulunduğumuz her türlü tahakküm bile aslında bir ölçüde bizim kendi “kılma”larımızın birer neticesi. Ava gitmeyenin, avı da olmaz. Bunun gibi, doğası tarafından ittirilmeyenin, ittirilerek yapılmış eylemi de olmaz. Oysa ben, her eylemimizin bir ittirilme neticesi olduğunu düşünüyorum. Sürekli ittiriliyoruz. Sürekli itirilmek zorundayız; ya dahili ya harici; ya iyiye, ya kötüye; ya acıya, ya hazza… mutlaka bir şeye itiliyoruz. Yaşamsallığımızın ardında ittirilmek (etki) ve bizim ona verdiğimiz tepki var. Yaşamsallığına karşı telâşsız kalabilenler, yaşamsallığını telâş üzerine kuranları hiç anlayamaz. Bunda şaşılacak bir şey yok, avdan nefret edenler, yukarıdaki fotoğrafa bakıp da bu kuşları vurup üzerine bir de bu şekilde anı ölümsüzleştiren avcıları anlayabiliyor mu? Mümkünatı yok. Bir şeyi anlayabilmemiz için, ondaki yaşamsallığı kavramamız gerek. Bunun için de sevmeden önce tanımayı, nefret etmeden önce de anlamayı becermek gerek.

dört. “Objects certainly are not permanent; as they vanish, does your mind vanish, also, and become like hair on a tortoise, or a horn on a rabbit?” The Surangama Sutra

beş. “Şüphesiz nesneler daimî değil; onlar yok oldukça, senin de zihnin yok olmuyor mu; ve bir kaplumbağada tüy ya da bir tavşanda boynuz gibi olmuyor mu?”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 16/11/2009 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , , , , , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: