C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>Kadının Ataerkil Zihniyeti İçselleştirmesi ( I )

>

Evvelce yapmadığım bir şeyi yapacağım: Bir yazı dizisi! KonumuzKadının Ataerkil Zihniyeti İçselleştirmesi” Birkaç yazıdan oluşan bu diziyi evvelce ekşi sözlük’te yayınlamış, bir hayli mesaj almıştım. Şimdi ilk yazıyı yeniden düzenlerken gördüğüm kadarıyla bu durum şaşırtıcı değil. Doyurucu bir tema olacağını düşünüyorum. Başlayalım.

I.

İki büyük Fransız düşünürü var biri Luce Irigaray, diğeri Manique Schneider. İkisi de kadının erkek egemen dili yani başlıktaki ifadesiyle söylersek “ataerkil zihniyeti” içselleştirmiş olması üzerinde durmuştur. İlk düşünür için temel çıkış noktası dilin asla cinsiyetsiz olamayacağıdır. Hâl böyle olunca, tarihte çok belirgin bir şekilde görülen erkek egemen âlemin tahayyül gücünün baskınlığı da kendi dilini erkeksi ya da erkeğin temel ihtiyaçlarına dönük bir dil yaratacaktır, yaratmıştır. Böyle bir düşünce sistemindeki “kadınları ezme” temayülünün kaçınılmaz bir netice olarak değerlendirilmesi gerekiyor. Erkek egemense, egemen dil de erkekten çıkma olur. Luce Irigaray’in Raoul Mortley ile yapmış olduğu meşhur söyleşide de bildirdiği gibi en temel örnek, batı medeniyetinin (temel) yapı-taşları olan Latincede ve Yunancada da olduğu üzere, kadınlı-erkekli bir grup için kullanılan çoğul ifadenin mutlaka eril olmasıdır. Örneğin 9 kadın ve 1 erkekten oluşan 10 kişilik bir grup düşünelim; bu gruptan bahsederken kullanacağımız “onlar” işaret ifadesi (zamir veya zarf) eril yani (Lat.) illi, ei, ii, ipsi (masculinum pluralis) olur, illae, eae, ipsae (feminum pluralis) olmaz. Yani grubun içinde bir erkeğin bile olması, çoğunluğun işaretinin eril olması için yeterlidir. Bunu Luce Irigaray şöyle açıklıyor:

“… Çoğullarda kullanılan imler, yalnızca erkeksi ilişkilerin içerilmesi koşuluyla, eril olarak korunabilir; bu da, kamu düzeyindeki değiştokuşların yalnızca eril değiştokuşlar olduğuna işaret eder. Tıpkı değiştokuş tarzı, imge ve temsil dizgesi gibi, dilsel düzgü de eril özneler için üretilmiştir. Tanrı bu yüzden babadır; bir oğul sahibidir ve bunun için işlevi annelikle sınırlanmış bir kadını kullanır.”
(R. Mortley, Fransız Düşünürleriyle Söyleşiler, sf.93, İmge Kitabevi, 2000 : bunun devamı için bkz. #16833918)

Çoğulun cinsiyetinden hareketle yapılabilecek böyle bir değerlendirmede sadece toplumsal açıdan değiştokuşta erkeklerin üstünlüğü değil aynı zamanda başka türlü düşünülmesi mümkün olmayan bir yapı da göze çarpar. Başta türlü olması düşünülemeyecek, hatta kötü bir şekilde karşılanacak bir zorunluluğu düşününüz. Biz bunu Yunan tragedyasında örneklendirebiliriz. Tümüyle erkeği dışlayan, sadece “kadınlar grubu” olması açısından “ipsae“, “illae” ya da “eae” olabilecek “Amazon kadınları“nın aynı zamanda Medea nezdinde ateşli Yunan seyircisine yuhalatıldığını biliyoruz. Onları eril bir grup haline getirmeye yetkin 1 erkekten bile yoksun olan “Amazon kadınları” figürü tümüyle erkeği dışlayan yapısıyla bir kötü model olarak sunulur. Barbarlığın bu denli dişil örnekle sunumu, zaman içinde medeniyetin gelişmesi için de eril gücün başka türlü bir tahayyül yeteneğine sahip olamayacağını gösterir. Ben Luce Irigaray’ın şu yaklaşımını işte bu çözümle okumak istiyorum, Irigaray şöyle diyor:

Eril cinsin -sözcüklerin cinsinin- olumlu yananlamı ataerkilin kuruluşunun etkisine, özellikle de tanrısallığın erkeklere tahsis edilmesine bağlıdır. Bu önemsiz bir sorun değildir. Çok önemli sorunlardan biridir. Tanrısal güç olmadan erkekler anne ile kız çocuk arasındaki ilişkiyi ve bunun doğa ile toplumdaki sonuçlarını ortadan kaldıramayacaktı. Ama erkek, kendisine görünmez bir baba -bir baba dili- sağlamakla, tanrı haline gelir. Erkek bir söz olarak Tanrı olur ve bir söz olarak teni meydana getirir. Üreme sürecindeki gücü doğrudan doğruya görülemeyen döl, dilsel düzgü aracılığıyla logos biçimini alır.” (a.g.e., sf.95)

Irigaray yananlamlardaki eril ile dişil arasındaki eşitsizliği örneklerken Güneş ile Ay kelimesini karşılaştırıyor. Örneğin Güneş, le soleil, yani erildir. Ay, la lune yani dişildir. Güneş bizim kültürlerimizde yaşam kaynağı olarak tasarlanmıştır, Ay ise belirsiz (a.g.e., sf.95). Ayrıca bkz. moche/@jimi the kewl. Latincede de Güneş yani sol eril, luna yani Ay dişildir. Dahası Yunan-Roma mitolojisindeki Ay’la ilişkilendirilip “Ay tanrıçası” olarak görülen Diana doğum, regl gibi kadınsı kavramların sembolü olmakla birlikte gece yapılan büyülerin kutsal tanrıçası olarak da görülmüştür.

Antikçağda büyücülük ciddi bir meseledir salt kötü karşılandığını iddia edemeyiz, beri yandan kehanetçiliğe de karışıp hem din hem de devlet nezdinde resmîleşmiş bir yönü de vardır ancak genel hatlarıyla olumsuz bir iş olarak sayılır. Zaten büyüdeki “gece yapılabilirlik” animist bir ruha uygun bir şekilde Ay’la ilişkilendirilmiştir. Bu da dişillikteki muammanın insan zihninde uyandırdığı karanlık imgesine uyar. ‘Karanlıkta bütün renkler bir araya gelir‘ diyordu Bacon; kast ettiği iyi ile kötünün, kuru ile yaşın karanlıkta karışabileceği, birbirinden ayrıştırılamayabileceği idi. Buna karşılık aydınlık, nizam ve ona bağlı olarak terakki anlamına gelir; iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı gündüz gözüyle ayırt edebilme yetisi, insanlık tarihinin bir dönemine bir isim kazandırmıştır: enlightenment yani aydınlanma. İsimdeki light yani ışık, aslında Güneş’in ışığıdır; burada dişil muammanın sembolize ettiği geceden kurtulma vardır. Gündüz gözüyle iyiyle doğruyu, kötüyle yanlıştan ayırabilme yetisine sahip olma vardır. Nitekim Latincede nox yani gece de dişil bir isim olup beri yandan “belirsizlik” anlamında da kullanılmıştır. Ancak bu durum kadınları hepten karamsarlığa itmesin. Örneğin lux yani enlightment‘taki light‘ın (ışık) karşılığı olarak kullanılan isim dişil olmakla birlikte “umut ışığı” anlamında da kullanılmıştır. Hatta kendisinden türeyen “lamba” anlamındaki lucerna da (yapıca da apaçık: 1. çekimden isimlere mensup) dişildir.

Burada kafaları karıştıracak, bir nevi komplo teorisi olarak değerlendirilebilecek bir durum söz konusu: lucifer/@jimi the kewl entirisinde detaylıca işlemiştim, yine dişil olan lux‘tan gelen “ışığı/sabahı getiren yıldız” olarak bilinen lucifer, her ne kadar erilse de, aşkın tanrıçası Venus’un de karşılığı olarak, bildiğimiz gibi, sonradan şeytan anlamında kullanılarak kötücül hale getirilmiştir. Bu da yananlamlardaki eşitsizlikle ilgili olarak hem olumlu hem de olumsuz bir biçimde değerlendirilebilir. Ben sadece bu da aklınızda bulunsun istedim, yoksa lucifer‘i de dişil Venus‘e bağlamadım.

Bunlar basit karşılaştırmalar aslında. Elbette dillerde eril olup da kötü anlamda, dişil olup da iyi anlamda kullanılan birçok yapıya rastlayabilirsiniz. Buradaki gece ile gündüz (Ay ile Güneş) karşılaştırmaları aslında sadece bir fikir verebilir, kişiyi bu konuya çekmede etkin olabilir. Elimizde daha sağlam mitos veriler var; örneğin Pandora hikâyesi ya da Havva’nın Adem karşısındaki durumu gibi. Pandora (pandora/@jimi the kewl) ve Havva (#10861537; #14110326) hikâyesinde kadının ne denli ikincil bir yaratımın ürünü olduğu apaçık ortadadır. Bu da gelişen medeniyetin ne gibi bir tasarıma mahkum olduğunun göstergesi. Böyle bir durumda din (kutsallar) dili ister istemez medeniyetin arzularına, ihtiyaçlarına göre şekillenmiş oluyor; ya da tam tersi, medeniyetin arzuları ve ihtiyaçları, din diline göre şekillenmiş oluyor. Her iki durumda da kadının ataerkil zihniyeti kabulü, bir nevi onun içinde barınabilme telâşından kaynaklanır. Mitolojinin geri-zekâlı çizdiği Epimetheus’un (zaten öyle olduğu için hataya sebep olacak; verilen mesaj şu: Bu hatayı ancak bir gerizekâlı yapabilirdi), aynı yapı tarafından ileri-zekâlı çizilen Prometheus (verilen mesaj şu: kadının tehlikelerine ilişkin böyle bir uyarıyı ancak öngörü sahibi biri yapabilirdi) tarafından uyarılmış olmasına rağmen Pandora’nın yani kadının evrendeki varlığını sağlayan kutuyu açarak zekâca “gerilik” sergilemiş olması ve böylece salt erkeklerin mutlu mesut, tasasız yaşadığı diyalektikten yoksun Altın Çağı’nın kapanıp daha düşük olan Gümüş Çağı’nın başlaması açıkça kadının gündüz/Güneş’in nizamına karşılık gece/Ay muammasını temsil ettiğini gösterir.

Aynı durum Adem ile Havva hikâyesinde de geçerlidir: Adem tanrı tarafından cennet bahçesine yerleştirilmiştir; bu tasasız, sevine-coşa bir yaşama tarzıdır. Kadının yine Adem’in kemiklerinden yaratılmasıyla bu “Altın Çağ”ın bozulma evresine girdiğini görüyoruz, böylece yine kadın diyalektiğin bir unsuru olarak sonsuz mutluluğun, aydınlığın önüne set çekmiş olur. Gece olmadan gündüzün anlamı var mı? Bu diyalektik düşünmenin gereğidir; ancak insan diyalektik düşünmeye yazgılı değildir, aksi yönde tahayyül gücünü geliştirmiştir.

İnsanın (bu erkektir) kadın olmadan (dikkat: kadın olmadan da insan erkekti, erkek de insandı) var olduğuna ve bir cennet ortamında yaşadığına ilişkin hikâyeler zinciri kadını sadece ikincil değil, aynı zamanda kötücül de kılar. Hesiodos’un Theogonia’sında çizilen asıl tasvir çok önemli, erkek zaten yaşıyordu, kadına ihtiyacı yoktu. Bilâkis kadınsız bu yaşamı cennete özgüydü; ne zaman ki kadın belası, bir geri-zekâlı modeli olan Epimetheus’un hatasıyla yeryüzüne geldi, böylece erkek şimdiki yani bizlerle eş değerde olan “insan“a dönüşmüş oldu. Çünkü şu anki insan tragedyanın insanıdır, Pandora öncesinin değil.

Biz erkekler Havva’nın yaratılmadığı dönemdeki Adem gibi cennet bahçesinde değiliz, oradan kadının da yönlendirmesiyle, diyalektikle düşürüldük. Böylece şimdiki insana döndük. Mitoloji geçmişe yani köklerimize ilişkin abartılı aktarımlar da bulunabilir, ama asla yalan söylemez, mutlaka bir yerinden imgeleri realiteye sığıştırır. “Hakikat birdi, cahiller onu çoğalttı” söylemindekine benzer bir, genişledikçe, arttıkça, zıttıyla kaim oldukça değerini kaybeden bir medeniyetin portresi çiziliyor. Böyle bir durumda kadının ataerkil zihniyet önünde en basit şekliyle “yaşayabilmek için” oyunu kuralına göre oynama refleksini göstermesi gerekir. Hatta Adem’in yaratılması veya Pandora’nın gönderilmesi gibi hikâyelerin tasarlandığı yüzyıllardan çok çok sonra bile bu öylesine medeniyetin genlerine işlemiştir ki, bugün üzerine kafa yormayan (erkek olsun, kadın olsun) hiç kimse neyi ne kadar içselleştirdiğinin bile farkında değildir. Benim homo insipiens dediğim, sorgulayabilecekken sorgulamamayı tercih eden kafanın ideolojiler ve dinler karşısındaki uyku durumu da zaten bu tarz öz-bilinç yitiminden oluşan içselleştirmelerden oluşuyor.
Reklamlar

2 comments on “>Kadının Ataerkil Zihniyeti İçselleştirmesi ( I )

  1. Geri bildirim: “Danıştay’a kadın başkan” Seksizme bir örnek daha… | jimi the kewl resmi blog! (C. Cengiz Çevik)

  2. Geri bildirim: Kadına karşı şiddet vs insanlığa karşı cinayet | jimi the kewl resmi blog! (C. Cengiz Çevik)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: