C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Kadının Ataerkil Zihniyeti İçselleştirmesi (II)

Herbert Marcuse’un “Eros ve Uygarlık”ında (yazıdaki metinler için çev.: H. Marcuse, Eros ve Uygarlık: Freud Üzerine Felsefi Bir İnceleme, çev. Aziz Yardımlı, İdea Yay., İstanbul 1998) özgürlük ve kurtuluş temalarıyla ilişkilendirilir bu içselleştirme. Adım adım gidelim:
1. “…Eğer yönetimlerini sürdürmeyi istiyorlarsa, tüm küme üyeleri tabulara boyun eğmelidirler. Baskı şimdi ezenlerin kendilerinin yaşamına yayılır ve içgüdüsel erkelerinin bir bölümü ‘çalışma’ sürecinde yüceltme için hazır olur.” (sf.63)

***

Burada kaçınılmaz olarak ikili bir toplum tipinin oluştuğundan bahsediliyor. Bir ezen, bir de ezilen. Aslına bakarsanız ataerkil ya da anaerkil gibi belirlenimler de başlı başına bu ezen ve ezilen ikiliğine dayanıyor. Benim #16941853 no’lu entirideki “… şimdiki durumun geçmişten farklılığının bilinebilmesi için kıyas şart.” ve “… kıyas tanrı gibi bir şey. O olmadan hiçbir şey olmaz. Bütün belirlenimler, kabuller kıyasa dayanır; durumdaki çürümenin, yozlaşmanın, bozulmanın farkındalığını kıyasa borçluyuz.” deyişimle ilişkili. Kadın ve erkek imgeleri gibi, ezen ve ezilen imgeleri de durumun analizinin yapılabilmesini sağlıyor. Böyle olmasaydı ya da böyle olsaydı da, biz bunu böyle görememiş olsaydık; büyük ihtimalle küme üyelerinin boyunlarının hangi tabular karşısında kıldan ince olduğunu da çözemeyecektik. Dahası da var, insanoğlu bu ikili düşünce sisteminden mustarip olmasaydı, kutsallar düşüncesini de geliştiremeyecek, buna ek olarak Seneca’nın “yükselip kutsallara erişmeyen insan, bedence ne zavallıdır!” deyişinde de geçtiği üzere hayvanla ilkeller arasında bir yerde kalacaktı. Belki de kalmıştır. Evrim nazariyesinin bir ucundan tutup o insana, o “henüz korkularından kutsallar, idoller çıkaramamış” insana ulaşabiliriz. Korku, burada insanla, boyun eğeceği kutsal ikiliğinin başat tetikleyicisi. En nihayetinde bu gibi tetikleyiciler ikili mekanizmanın işlerliğini sağlıyor; gök gürlemesinden korkup mağaraya saklanan ilkel adamın zaman içinde hem gök gürültüsünü hem de mağarayı kutsallara yorması kendisiyle birlikte, asla kendisi gibi olmayan bir başka kudret yaratımı anlamına geliyor. Bu ilkin çevresinde gördüğü “erkek-kadın” veya “insan-hayvan” gibi belirlenimlerinden farklı, tümüyle tahayyül ve kavrama yeteneğiyle oluşturduğu bir ikili düzen. “Şu oldu, çünkü öncesinde şu oldu; bu ikisi arasında kutsal bir bağ var.” Bu çıkarımı olabildiğince ilkelleştirip bir ilkelin diline yamayın. Sonuç: Ben ve benim dışımda olan o kudret. O düzeni yaratıyor, ben de düzene uymalıyım (“Gök gürleyince mağaraya sığınmalıyım” gibi).
Ezen ve ezilen gibi, bunun başka şekilde okunması da mümkün. “Ezen”, ilk akla geldiğince karşıdakini tutup bastıran anlamında değil; düzene ayarı çeken, onu yoğuran ve ötekini buna mecbur bırakan anlamında. O hâlde ezen, yaratıcı (creator), yasa koyucu (rex), düzen yöneticisi (rector) olarak göğe yerleştirildiğine göre, mutlak bir şekilde delinemez olan bu düzende bir kümenin fertleri de (yukarıdaki anlamıyla) ezenin düzenine çalışmak zorundadır. Her şeyin başı kıyas olduğundan, ezenin altında ezildiğimi kavradığım andan itibaren yerimi de belirleyebilmiş oluyorum: “Tıpkı göğün altında gibi, onun kuralları altında yaşayan“. Bu zamanla kutsalların egemenliğinin çalışma gerektirecek bir işlenmesi anlamına gelir; fertler çalıştıkça düzenin parçası haline gelirler. İlk belirlenimden (ben ve kutsallar) diğer belirlenimler (bana benzeyip de, eylemleriyle tam olarak benim gibi olmayanlar vb.) doğar. Türk olmayı süper bir şey sanmak/@jimi the kewl entirisinde bahsettiğim “güvenli paylaşım” arzusuna benzer başka arzuların da tetiklemesiyle ezenin altında farklı kümeler farklı ışıklar, çareler ve kurtuluşlar sunmaya başlar. Örneğin erkek kümesi içine dahil olanlar için avlanma gücü, kadınlara üstünlüğün bir gerekçesine dönüşebilir; bu da medeniyetin izlediği seyre uygun olsa gerek. Önce avlanan bir erkek tipi vardır; daha sonra erkek gibi avlanmak zorunda kalan kadın ve en sonunda aradaki farkın git gide kapanması gerekliliği… Çünkü avlanmanın ertesinde bir de bölüşüm ve takas söz konusudur, ki bu da kadın-erkek ayrımını önemsemez. Kadın da erkek de materyalden yararlanmak durumundadır. İlk belirlenimden başka belirlenimler doğar demiştim; buna uygun olarak materyalin işlenişine, paylaşımına ve geri dönüşümüne ilişkin farklı sınıflar doğar. Bu sınıfların kendi aralarındaki temasları medeniyeti geliştiren unsur olur. Bu sınıflararası farklılığı ve teması atlayıp tekrar kadın-erkek durumuna dönüyoruz; bu aynı zamanda ataerkil ile anaerkil egemenlikleri arasındaki temasla da alâkalı.
2. “… Baba egemenliği kendi çıkarına kurar, ama bunu yaparken yaşı tarafından yaşambilimsel işlevi tarafından ve hepsinden çok başarısı tarafından aklanır. Öyle bir düzen yaratır ki, onsuz küme dolaysızca çözülecektir. Bu rolde, ilksel baba uygarlığın onlar altında ilerlediği sonraki egemen baba imgelerini önceden bildirir… İlksel babaerkil despotizm böylece etkili bir düzen oldu. Ama hordaya dayatılan örgütlenmenin etkililiği çok nazik ve buna göre babaerkil sindirmeye karşı nefret çok güçlü olmuş olmalıdır. Freud’un yorumunda bu nefret sürülen oğulların ayaklanmasında, babayı ortaklaşa öldürüp yemelerinde ve sonra kardeş klanın kurulmasında doruğuna varır, ve bu sonuncusu öldürülmüş babayı tanrılaştırır ve Freud’a göre, toplumsal ahlakı yaratan tabuları ve kısıtlamaları da getirir… Buna göre sağın bir anlamda uygarlık ancak kardeş klanda başlar… Baba bir tanrı olarak yaşamını sürdürür: Ona tapınarak günahkârlar tövbe ederler, öyle ki günah işlemeyi sürdürebilsinler… Aynı zamanda, klanın kadınları üzerindeki tabu öteki hordalar ile genişlemeye ve kaynaşmaya götürür; örgütlü eşeysellik daha büyük birimlerin oluşumunu başlatır ki, Freud bunu Eros’un uygarlık içindeki işlevi olarak görüyordu. Kadının rolünün kazandığı önem artar. ‘Babanın ölümü yoluyla boşalmış olan erkin büyükçe bir bölümü kadınlara geçti; anaerkil toplumun zamanı gelmişti.’ Öyle görünür ki, uygarlığa doğru gelişimin evrelerinde anaerkil dönemin ilksel ataerkil despotizm tarafından öncelenmesi freud’un önsavı için özseldir:
Geleneksel olarak anaerkillik ile birlikte bulunan düşük bir baskıcı egemenlik derecesi ve erotik özgürlük düzeyi Freud’un önsavında birincil ‘doğal’ koşullar olmaktan çok babaerkil despotizmin devrilmesinin sonuçları olarak görünürler. Uygarlığın gelişiminde özgürlükancak kurtuluş olarak olanaklı olur. Kurtuluş egemenliği izler—ve egemenliğin yeniden öne sürülmesine götürür. Anaerkillik ataerkil bir karşı-devrim tarafından yerinden atılır ve bu sonuncusu dinin kurumsallaşması ile pekiştirilir. Erkek tanrılar ilkin büyük ana-tanrıların yanısıra oğullar olarak ortaya çıkar, ama adım adım babanın özelliklerini üstlenirler; çoktanrıcılık tektanrıcılığa boyun eğer, ve sonra “gücü sınırsız olan tek ve biricik baba tanrı” geri döner. Yüce ve yüceltilmiş olarak, kökensel egemenlik bengi, kozmik ve iyi olur, ve bu biçimde uygarlık sürecini gözetir. İlksel babanın “tarihsel hakları” geri verilir.” (sf.61-63)

***

Dinin kurumsallaşması aslında tanrılaştırılan babanın kurumsallaşması anlamına geliyor. Bunu da tersten okumak mümkün. Robert Graves’in (The Greek Myths’te) çizdiği tabloyu izlersek eski çağlarda Avrupalıların tanrıları yoktu. Ulu tanrıça onlar için ölümsüzdü, değişmezdi ve her şeye gücü yetendi. Babalık nosyonu henüz dinî düşünceye eklemlenmemişti. Dünyada elbette bir dişi-eril zıtlığı ve yakınlaşması mevcuttu; ancak ulu tanrıça nezdinde bu ilişkiler ancak Tanrıça’nın zevk için birlikte olduğu erkeklerle olan temasında geçerliydi. Erkekler anaerkil topluma hükmeden kadından korkardı, ona tapar ve itaat ederlerdi; tanrıça’nın bir mağarada ya da kulübede göz kulak olduğu ocak, erkeklerin ilk sosyal merkezi, annelik de başlıca gizemleriydi. bu yüzden Yunanlar ilk kurbanlarını her daim ocak tanrıçası Hestia‘ya (bakirelikle ilişkilendirilir; krş. Vesta) sundular.
Bu, anaerkilmiş gibi duran ama erkeksi bir tasarımın ürünü olan ve sonunda erkeklerin sosyal ortamını düzenleyen bir tablodur. Korkulan ana Tanrıça’nın dişiliği yeryüzündeki kadınların yani karşı cinslerin de saygınlık kazanmasına neden olmamıştır. Sadece kutsallar nezdinde yüceltilen dişilik, yeryüzündeki yansımasında aynı saygınlığı elde edememiştir. Tasmalı erk/@jimi the kewl entirisinde “tasmalayarak erk’in yönünü değiştiren midir erk’in asıl sahibi, yoksa erk’in yönlendiği, ipleri alan yeni kişi mi?” diye sormuştum; burada tasarlayanın kudreti ezenin dişil kuvve olmasını arzulamış olmasıyla aslında ipleri elinde tutarak en üst egemen olmuştur. Tasarımcının tasarım yeteneğinin değeri, tasarımın sunduğu değerin üstüne çıkar. Asıl güç tasarlayabilende olsa gerektir. Robert Graves’in şu anaerkillikteki tasarımcı-erkek durumuna ilişkin söyledikleriyle açımlayayım: “Erkeklere anaerkil kanunlara karşı gelmedikleri sürece, avcılıkta, balıkçılıkta, belirli yiyecekleri toplamada, hayvan sürüleri ile meşgul olup onları korumanın yanı sıra, kabile topraklarını istilacılara karşı savunmaya yardım etmede güvenilirdi.” Bu da medeniyetin erkeksi kudrete olan ihtiyacıyla alâkalandırılabilir. Bu ihtiyaç, tasmalanmayı isteyen erk’in aslında, arzularını yerine getirmiş olmasından ötürü, erk olarak kalmaya devam ettiğini gösterir. Şekillendirici ve dölleyici erkek olduğu müddetçe de anaerkilliğin erklik anlamında bir değeri kalmamıştır.
Yitik cennet tasarımında olduğu gibi, bir en üst değer yaratılıp ona ulaşmanın arzusu hayatın temel gayesi yapılabilir. Eski anaerkilliğe duyulan özlem de, günümüz kadın hakları savunucuları için, inananlar için cennet tasarımı gibi, heyecan verici bir kimliğe bürünebilir. Oysa buradaki bütün belirlenimlerin ve objektif krıterlerin kabulünün erkeksi bir dünyanın elinden çıkma olduğu unutulmamalı. Anaerkil düzende, kimi kraliçelerin vekaletini üstlenen erkeklerin sahte meme takıp kadınmış gibi davranarak tahtta oturduğunu biliyoruz. Ancak bu onlardaki erkekliği tümden yok etmiyordu; tıpkı geyik avlarken ya da kabile savaşlarında dövüşürken, muhasara esnasında uyguladığı taktikler gibi bir şeydi. Erk’e yakışan erkekti. çünkü dövüşmek, mücadele etmek kudrete dayandığından erk, erkliğini hep erkeklikle beslemek zorunda kalmıştır.
Günümüzde kadın yöneticilerin ya da yönetici adaylarının hâl ve tavırları yanında kıyafetiyle, zihniyetiyle erkeğe yaklaşmak zorunda oluşunun nedeni bu olabilir. Kadınsı yönetici, gizli bir yasaya (ahlâkî, yöresel, dinsel, siyasî vs.) veya yazılı yönetmeliğe göre (pantolon ve gömlek erkeklere özgü müdür?), sanki arzulanmıyor gibidir. Bir kuruluşta ya da devlet kademesinde yükselen kadın, zaman içinde erkeksi hâl ve davranışlar içinde olmadığında, erk’liğine zarar geleceğini düşünmek durumundadır (iyi bir felsefeci, “kadın“dan ne anladığımızı da sorgular; “kadın nasıl olmalıdır, ki biz onu ideal olarak sunabilelim?” veya “standart bir kadın tipi belirlenebilir mi, ki yönetici kadınların o tipe uyup uyamayacağı tartışılabilsin?” gibi sorunlar da ele alınmalıdır). Bunu erk’in kendi niteliğiyle ilişkilendirmekle birlikte, yukarıda marcuse’un sunduğu “baba egemenliği kendi çıkarına kurar” düsturuyla da açıklayabiliriz. Genel hatlarıyla kadını aşağılayan bir oyun düşünün: Oyunun içinde bunun bir oyun olduğunu söyleyen bir yiğit kadın olsun, bu yiğit kadın, oyunun genel mesajının aktarılmasında kullanılan bir araç olmasından ötürü “kadınlığın bu oyuna vereceği tepki açısından” “olumlu” bir karakter midir, yoksa “olumsuz” mu? O kadına ne kadar “olumlu” diyebilirseniz, erkek egemen erk anlayışının hüküm sürdüğü bir dünyadaki kadının erkmiş gibi görünen suretine de o kadar kadınsı diyebilirsiniz. Kadının “kadın” olarak kalabilmesi, “yönetici kadın” olarak kalabilmesinden daha zormuş gibi duruyor (Merkel olayını anımsayınız: http://getir.net/hg8 ; http://getir.net/hg7 ; http://getir.net/hg9 ; ).

Yazımı son zamanlarda adet olduğu üzere Seneca’dan bir alıntıyla kapatıyorum. Seneca, döneminde kadınsı davranan erkeklerden şikâyetçiydi, çıtkırıldım olmalarını hazmedemiyordu (ona neyse).

“Invenit deliciarum dissolutio et tabes aliquid tenerius molliusque, quo pereat.”

Sefahat düşkünlüğü ve kadınsı incelme, kişinin kendisi için daha nazik, daha yumuşak bir yıkım bulmasıdır.”

(Seneca, Naturales Quaestiones 7.31.4)

Reklamlar

3 comments on “Kadının Ataerkil Zihniyeti İçselleştirmesi (II)

  1. Anonymous
    14/11/2009

    >korkunun baş eğdiremediği o güzel kadınlara..

  2. Geri bildirim: “Danıştay’a kadın başkan” Seksizme bir örnek daha… | jimi the kewl resmi blog! (C. Cengiz Çevik)

  3. Geri bildirim: Kadına karşı şiddet vs insanlığa karşı cinayet | jimi the kewl resmi blog! (C. Cengiz Çevik)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: