C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Ekmek & Çile

Ekmek

Ekmek ve şarap bütünlüğü hıristiyan teolojisinin İsa’ya ilişkin icat ettiği en sağlam analojilerden biri. Bu bütünlüğün ekmek kanadının, İsa’dan evvelki serüveninde, hayattaki maddenin temsili olması açısından ayrıca önemi var (#9965923). Ekmek bir sembol; en temel beslenme ve buna bağlı olarak hayatta kalabilmenin sembolü. İsa’nın bedeninin ekmek gibi görülmesi, İsa’dan yeme algısını tetikler ancak beni alegorideki yüce manaların keşfi açısından daha da heyecanlandıran yine İsa’yla ilgili olmak üzere şeytan ile İsa’nın son kez karşılaşmasında (Last Temptation: Son sına[n]ma) dile gelen “insan sadece ekmekle yaşayamaz” sözüdür. Burada bahsedilen ekmek ise “ekmek ve şarap”taki misyonun tam tersini içerir.

Kabaca anlatırsam, İsa şeytan tarafından sınanmak için çöle götürülür (Matta 4.1); orada 40 gün-gece oruç tutar ve sonunda delicesine acıkır (Matta 4.2). Yok olmak üzeredir; zira insan beslenmediğinde yok olmaya yazgılı bir güdüktür. Şeytan bunu bilir ve İsa’ya “Madem Tanrı’nın oğlu’sun, söyle şu taşlar ekmek olsun, yersin!” der (Matta 4.3). İsa da sınandığının farkında olsun ya da olmasın, içinden gelen en dürüst cevabı vererek 40 günlük açlığının sesini dindirir: “İnsan sadece ekmekle yaşayamaz, Tanrı’nın kelâmıyla yaşar!” (Matta 4.4) Böylece maddî açıdan aç kalmayı, manevî açıdan doymayla eşitlemiş olur. Hüseyin Hatemi‘ye sorarsanız, din de tam anlamıyla işte bu “ekmekle yetinememe” sorunudur (Yeni Şafak, 2 Aralık 2007; H. Hatemi, Yarin Gönlü Sırçadır, sf.434, Lamure Yay. 2008. Ayrıca Krş. Yeni Şafak, 28 Mayıs 2007). O hâlde buradaki ekmek, “ekmek (beden) ve şarap (kan) = İsa” eşitliğindeki ekmekten çok farklı bir kimliğe bürünür. Contemptus mundi‘yi çağrıştıran bir imge olarak kalmak durumundadır. Dünyayı küçümsemiş, yaşamdan vazgeçmiş, ölmeye yazgılı olduğunu hayatının her anına yansıtmış ve sonunda ekmek olması muhtemel taşlara sırtını çevirmiş.

İlk hikâyede ekmek “şarap ve ekmek”teki hâliyle İsa’nın maddî yönü ise, ikinci hikâyede ise şeytanın onu sınarken tercih olarak sunduğu maddî nimetse; İsa’nın büyük öğüdü olan “kendinizden vazgeçiniz” ifadesi de tam anlamıyla ortaya çıkmış olur. İsa, maddeyi kendisiyle reddediyor. Johann Peter Lange’ın Gospel yorumuna bakarsak İsa, yeryüzündeki ekmeği, göklerdeki (cennetteki) ekmek için reddetmiştir; böylece çileciliğin de önü açılmıştır (J. P. Lange, The Gospel According to Matthew, p.88, pub by. Charles Scribner & Co., New York, 1865).

Şimdi tasarımı başa saralım. Öyle bir tasarımımız olsun ki, manevî açlığın giderilebilmesi için sunulan alternatifin yüceliği insanın en vazgeçemeyeceği, belki de elinde bile olmadığı hakikatini de yadsıyacak ölçüde olsun. İnsanın hayvanî tarafı olan dünyaya bağlılık ve rutin bir seyir izleyen hayatını idame ettirme telâşı her şeyden evvel beslenmeyi gerekli görür. Beslenmesi gereken kişinin, onu hor görmesi ölüme her an hazır olduğunun ve kendisini başka bir iç besinle doyurduğunun göstergesidir. İsa’yı ekmekle yaşatmayan, ona bağımlı kılmayan tasarım bu kadar açık bir şekilde önerilen yeni düzenin esiri olmak durumundadır.

Öyle bir imge seçilmiştir ki, inananlar için başka hiçbir şey isevî heyecanı bu denli coşturamaz. Ekmeğin insan için kıyas kabul etmez değeri, tanrısal kelâmın içerdiği değerin altına yerleştirildiğinden hipnoz unsuru açıkça kendini belli eder. İnananlar uyuştrulmuş gibi ölümü beklemeye başlarlar. Tasarlanan budur; peki, bu tasarım ne işe yarayacak? İnsanları tümden yaşamdan soğutmak kimin işine gelir ki? Ekmeğin bile doyurmadığı bir insan tasarlanıyor, neden doğarken ölmedik o hâlde? Buna neden aramak bile aslında ekmeği küçümseyenlerin ekmeğine yağ sürer. Nadide bir kapanış! (http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=16949679)

Çile

Dasein‘dan design‘a yani benlik‘ten tasarım‘a tuhaf bir köprü gibi çile. Bir insan ne kadar çilelenirse çilelensin, en nihayetinde bunu karşı tarafa aktaramaz. Aktarılan sadece sözcükler olur, idea yani düşün, sahibinde bakî kalır. Çilenin bir düşün aktivitesi ya da neticesi olması da mümkün. O da düşünülürken sözcüklerle anlamlandırılıyor. Köprünün çile olması, bana kalırsa çile’nin de öyle ilk katlanıl(m)ası durumundaki gibi kalması anlamına geliyor. Ondan geçmek ile geçmemek aynı şey. Kimse sizin çile’nizden/köprünüzden geçemez; tanıklığı kaldırabilir tarafı yok çilenin. Herkes kendi çilesinden bir karşı yakaya geçer; hâl böyle olunca dasein‘dan design‘a insan sözcükleriyle baş başadır, sonucunu çıkarmak kolaylaşır. Sadece sözcükler kalır. J. Derrida için ise geride kalan başkadır.

“… Bir tanıklığın değeri hiçbir zaman bir bilgi veya kesinlik değeriyle uzlaştırılamayacaktır, bu imkânsızdır ve yapılmaması da gerekir. Biri diğerine asla indirgenemeyecektir, bu imkânsızdır ve indirgememek gerekir. İşte, bana göre kalan, şahidi olmayan bir çilenin mutlak yalnızlığıdır.” (Çile’nin son bölümü, paragrafı)

Tam ters bir ilaç kullanmak gerek çile için. Aslında o bir hastalık değil, başlı başına bir gam yükü. Gam yükünün de hastalık olduğunu söyleyemiyoruz, hastalıkmış gibi kabul ederek bir ters tasarım yaratmaya girişiyoruz. Sabahı getiren Lucifer ile akşamı getiren Hesperus yıldızları gibi, herbirine bir taşıyıcılık anlamı yüklüyoruz; bunun gibi, çile‘nin de bu yakaya bir taşıyıcısı olduğuna göre, öbür yakaya götüren bir karşıt-taşıyıcısı daha olmalı. Kendisi başlı başına köprüyse, çile‘yi taşıyan da çile‘yle taşınan da kendisi olmuş olur. Bunun çaresi (belki çare doğru bir kelime değil, en azından “durumun tersine dönmesi” diyebiliriz, “çile durumundan çıkılması” ya da) bunu ümit etmemek olabilir. Umudunu hepten yitiren Medea’nın furia‘lara özgü deli kuvveti de bu farkındalıktan kaynaklanıyordu:

Qui nil potest sperare, desperet nihil” “hiçbir şeyi ümit edemeyen, hiçbir şeyden ümitsizliğe kapılmaz” (Seneca, Medea 163) Bu tasarımı kaleme alan filozof başka bir yerde ise şöyle söylüyordu: “Si uultis nihil timere, cogitate omnia esse metuenda…” “Hiçbir şeyden korkmak istemiyorsanız, her şeyden endişe duyulması gerektiğini düşününüz…” (Seneca, Naturales Quaestiones 6.2.3)

Burada ikili fiil grupları çile‘nin kapsama alanına sızar: 1) Sperare (ümit etmek) ve Desperare (ümitsizliğe düşmek), 2) Timere (korkmak) ve esse metuend– (endişe duyulması gerekliliği). Çile kilidini (eğer o bir kilitse) açan anahtar, noktanın ya da çizginin ötesine taşıp, noktadan ya da çizgiden önceki âlemin bütün olarak resmini görebilmektir. Bu da tanıklık kaldırabilir bir şey değilmiş gibi duruyor, çile gibi bu da tek kişiliktir.

(http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=16918260)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: