C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Stoacılık – Zombicilik

 

Stoacılığı zombicilik veya haşhaşçılık olarak görmemek gerekiyor.
W. B. Irvine’in şu ana kadar gördüğüm en iyi isme sahip kitabında (On Desire: Why We Want What We Want, Oxford University Press, 2006) Stoacı terimini yapısal olarak – kabaca incelemeye almış ve şöyle demişti: “Stoacılarla ilgili ilk bilmemiz gereken şey, onların ‘herhangi bir tepki belirtisi göstermeyen’ anlamında, ilk harfi küçük stoical olmadıklarıdır. Sözlüğe göre bir Stoacı (küçük harfle: stoic) ‘herhangi bir mutluluk, acı, keder vb. belirtileri göstermeyen’dir.’ Bu tanım bizi Stoacıların duygu anlamında zombi olduğu sonucuna götürür. Oysa daha derin bir araştırmayla görürüz ki, Stoacılar (s’si büyük olacak) zombi değildir, başka bir kimliktedir. Stoacılar arasında sayılan Rhodes‘li Posidonius şöyle tanımlanmıştır: Çok yönlü ve bilgili, tarihçi ve gezgin, yeryüzü çemberini hesaplamakla uğraşan ve gelgitlerle Ay’ın evreleri arasındaki bağlantıyı ispat eden biri.” (sf.239)
Gerçekten de stoical sıfatının İngilizcede içerdiği anlam “çektiği acılara karşın şikâyet etmeyen, sabırlı, metin, tepkisiz kalan” olmakla birlikte (Oxford Thesaurus: “long-suffering, uncomplaining, patient, forbearing, accepting, tolerant, resigned, phlegmatic, philosophical“) aslında bir yönüyle Stoa felsefesinin arzuladığı bilge tipinin karakterine de uyar. O karakterin mayasında zombilik vardır. Daha sonradan Hıristiyanlığa da miras bırakılan çile olgusunda da zombilik vardır; İsa aslında yürüyen ölü gibi bir şeydir.
Çektiği maddî, bedensel bir acı değildir; normal bir insanın etkilenmemesinin mümkün olmadığı bir durumda o Tanrı’nın krallığını müjdelemek adına diğer insanların günahlarının bedelini ödeme görevini üstlenmiştir. İsa şikâyetçi değildir, sabır timsalidir. Bu yüzden çile onda en anlamlı suretini insanlığa göstermiştir. Kendi çarmıhını taşıyan İsa‘yı düşününüz, Yahudilerin hakaretleri arasından çarmıha gerileceği yere giderken tepkisizdir, tam anlamıyla stoical‘dır.
Matta 10.38’de İsa “çarmıhını yüklenip ardımdan gelmeyen bana lâyık değildir.” derken ideal Hıristiyanlara model olarak stoical‘lığı önermiş olur yani dünyadan ve ondan kaynaklanan acılardan elini eteğini çekmiş olma hâlini. Jungçu terminolojiyle söylersek bu bir archetype (arşetip), Stoacılığın hıristiyanlığa mirası olan çilenin yaşama modeli. Peki, bütün bu şikâyetsizlik, katlanma arzusu ne için? Dinginlik için mi? Evet.
W. B. Irvine’in aynı eserinde bu Stoacılıktaki bu dinginlik şöyle aktarılıyor: “Stoacılar tarafından hedeflenen dinginlik (tranquilitas) uyuşturucuların (tranquilizers) sağladığı dinginlikten farklıdır. Seneca bu dinginliği şöyle tanımlamıştır: Biz Stoacıların aradığı şey, zihnin nasıl her daim yeğlenebilir ve kalıcı bir yol izleyebileceği; kendisine karşı iyi niyetli olabileceği; başına gelenleri neşeyle karşılayabileceği; bu neşe bölündüğünde nasıl hiç acı duymayacağı, aksine yeni durumu nasıl sakinlikle karşılayabileceğidir. (De Tranquilitate Animi 11.4)” (sf.240)
O hâlde anlıyoruz ki, daha sonrada Hıristiyanlığa miras bırakılan katlanmanın erdemi bizzat insanın kendisi içindir. Bir üst değer için kendini feda etme ritüelinden bahsetmiyoruz; aksine kendisi için kendisinden vazgeçmesi gereken sağlıklı bir muhayyile ürünüyle karşı karşıyayız. Acaba İsa’nın müjdelediği Tanrı’nın Krallığı nosyonunun zaman içinde insan’ın krallığı (Kutadgubilig 16’daki Francis Bacon’da Bilgi Anlayışı başlıklı makalemde bunu detaylı olarak incelemiştim) nosyonuna yenik düşmüş olmasının ardında da bu bilinç mi yatıyor? Ben tasarımı tanrılaştırıyor gibiyim, iyi ile kötünün ortak zemini tasarımcının tasarım yeteneği demiştim söz konusu başlıkta; acaba oradaki gibi burada da şekilce kendini küçümsüyormuş gibi görünmenin ardında da kendine hizmet etme’den kaynaklanan bir kendini yüceltme mi söz konusu?
Stoacılık bu düşünce tarzının müthiş göstergesi olmakla birlikte, Roma gibi yararcı mekanizmanın devletin ve düşünce gelenğinin her tarafına egemen olduğu bir ortamda altın çağını yaşamış olması da bu teoriyi destekleyebilir. Romalı zihninin, Yunan zihninden farkı estetikten ziyade işe yararlılıktan nasibini almış olmasıydı. Bunun gibi insanda estetik duyuştan ziyade, onu kendi dışındaki her şeye egemen kılacak yararcı bir mekanizmayı yüceltmiş olabilir. Bu şaşırtıcı değil.
Seneca bir yerde “depremden, sellerden korkuyorsan kendini çok önemsiyor olmalısın” diyordu; bu aslında yukarıda dediğim gibi insanı eylemce değersiz kılarken, son kertede onu dinginleştirmeyi hedeflediğinden “onu” değerli kılmaktadır. Aynı yaklaşımı daha kaba bir şekilde epicurus disiplininde görenler ise “insan hazları için yaşamamalı, hiçbir şey tesadüfî değil, bir üst tanrısallık var, ona uymamız lazım” demeden duramamıştı. Oysa beriki biçimce daha fazla insan yararını gözetiyor gibi dururken, aynı konuda öbüründen aşağı kalıyordu. Çünkü öbürü bunu bir üst tanrısallığa (mens universi) bağlayarak yapıyor, böylece karşısında eğilmiş olduğu tanrısal kudretin nezdinde kendi dingin egemenliğini ilan ediyordu. “İnsan değil mi, çiğ süt emmiş” deyip de kenara çekilemiyoruz, yine de ona bunu neyin düşündürdüğünü merak ediyoruz. İnsan böyle bir şey işte, kendini yok ederken bile kendini yüceltmekle meşgul.
Feuerbachçı söylemde ise karşımıza dikilen “kendiliğinde dünya bizsiz var olan bir dünyadır” önermesi aslında kendi içinde “insan doğadaki diğer şeylerden ne kadar farklıysa, insanın zihninde bulunan doğadaki diğer şeyler de aslında doğadaki şeylerden farklıdır” önermesini barındırır. Yani algımızdaki ile, algımız dışındaki obje aynı değildir. Kendimizi konumlandırdığımızı sandığımız yer de, aslında o “yer” olmayabilir. O hâlde biz Stoacılık veya diğer kardeş disiplinlerden hareketle kendimizi yok ederek, kendimizden vazgeçerek, şeyhlerin, azizlerin dokunulmazlığına kendimizi teslim ederek yücegönüllülük göstermiş olmayalım; aksine evrendeki yerimizi tam olarak belirleyip “işte ben burada hiçbir şey değilim” diyebilelim. Tabi ki demek istiyorsak, diyebilelim. Yoksa “herkes bunu desin, rahatlasın” gibi bir mesajım yok; denecekse bu denebilir demeye çalışıyorum. Gerçi siz ne demek istiyorsanız, onu deyin, benim dememe bakmayın.

İng. metin için kaynak: Elliott M. Simon, The myth of Sisyphus: Renaissance Theories of Human Perfectibility, Fairleigh Dickinson Univ Press, 2007, s.57, 

 

Reklamlar

9 comments on “Stoacılık – Zombicilik

  1. ayşegül yüksel
    07/10/2009

    >Ben kendi dilimce şunu demek isterim ki (umarım zengin ve tam anlatabilirim senin gibi çünkü "dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır" der Wittgenstein.Eğer değiştiremiyorsan, çözüme bir parça olamıyorsan ve katlanamıyorsan dingin de duramıyorsan şu haberdeki gibihttp://www.hurriyet.com.tr/gundem/12633334.asp"Dünya bensiz varolsun varsın" diyesi gelebilir insanın, çok kez denmiştir, evet acıdır ama olmuştur çok kez.sanki ;"Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır Yoktanda vardan da ötede bir Var vardır Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır Göğsümde sürgününü geri çağıran bir damar vardır Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır Sevgili En sevgili Ey sevgili UZATMA DÜNYA SÜRGÜNÜMÜ BENİMbile diyebilir bir Sezai Karakoç şiirindeki gibi : Öğretim görevlisinin son notu düşündürücü "beni affedin çok acı var dayanamıyorum""Why We Want What We Want" gerçekten güzel kitap ismiymiş:) Daha az acı bir dünya aranıyor ve bulunamıyor. -En büyük acı acıdan kaçmaya çalışırken ki acı- sanırım.(Deepnot içses) : Ben gidip ekşisözlük okuyayım iki gülerim. Felsefe gerçekten gül bahçesi vaadetmiyor ama yine gelirim okurum Kolay gelsin… :))like!+1

  2. jimi the kewl
    07/10/2009

    >Şiir çok güzel. Derin bir tefekkür alemine çekilen insanı düşünüyorum ben burada, o bile huzuru amaçladığı için bencillikten muaf değil. Evrendeki her şeyi kişileştirip, içini ruhla, canla doldurup kendimizi onların içinde bir can, bir ruh olarak görmemiz bir çözüm olabilir. Eski animist yaklaşımda bunu görürüz. Seneca diyor ki "quid maria inquietamus?" "neden denizleri de rahatsız etmeliyiz?" Adam denizi rahatsız etmemek gerektiğinden bahsediyor. İngilizce bilenler bilir, buradaki rahatsızlık bildiren fiilin İngilizcesi "disturb"tür; hani kapıya asarlar "do not disturb" / "Rahatsız etmeyin" diye. Denizin kapısına o yazı asılmış gibi bakıyor filozof; dinginleşmenin yolu senin dışındaki her şeyi canlı kılıp kendini bu bütünlüğün bir parçası olarak kabul etmende belki de. Dinginlik arzusu İlkçağ felsefe ekollerinin temel telâş nedenlerinden biridir. Her şey buraya varır gibidir.

  3. Eva
    08/10/2009

    >dönüp dönüp okuyorum bu yazıyı.

  4. Sophie
    08/10/2009

    >'Felsefe aşkını iticiliği,tatsız tutsuzluğu bakımından katolik papazlığına benzetebiliriz.'diyordu Ş.Teoman Duralı pazartesi günkü dersinde.Buna bakarak stoa felsefesini düşündüğümde senin yaklaşımını yerinde buluyorum.Nitekim Cicero da 'bütün yaşamı ölüme bir hazırlık(vita commentatio mortis)olarak görmüş,yaşanan bu dünyanın gökyüzüne ve artık ölmüş olanların topluluğuna giden yol(via est in caelum et in hunc coetum eorum qui iam vixerint)olduğunu belirterek devam etmişti.

  5. Anonymous
    08/10/2009

    >Jimi çok güzel bir yazı olmuş tebrik ederim. Ayşegül hanımın yorumuna da katılıyorum, insanların elinden gelen şeyler bazen tükeniyor, yapacak bir şey yoksa çekip gitmeyi de bilmeliyiz. Dünya sanki bizim etrafımızda dönüyormuş gibi davranamayız. Dünya biz olmasak da olacak, acı çektiriyorsa bizi istemiyor demektir. En iyisi o bizi kovmadan, pılıpırtıyı toplayıp gitmek. 🙂

  6. ayşegül yüksel
    08/10/2009

    >Ben gitmem! oturuyoduk. 🙂 Jimi var, okumak var az da olsa derin, zengin, duyarlı insanlar var. Sevgi, saygı, dostluk var ve en önemlisi gitmemek için çocuklar var dünyada düşünmemiz gereken…Teşekkürler atsız selam :)Çocuklar ve bu konular denince aklıma şu gelir benim hep nedense :66. SONEVazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni, Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez. Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini, Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz, Değil mi ki ayaklar altında insan onuru, O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış, Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru, Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş, Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın, Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene, Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın, Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen' e Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama, Seni yalnız komak var, o koyuyor adama. William SHAKESPEARE'den bu yana çok birşey değişmemiş …

  7. jimi the kewl
    09/10/2009

    >Derrida, "metin dışında hiçbir şey yoktur" diyor; galiba kelimeler var olduklarını dans ederek göstermeye çalışıyor. Katlanmanın erdeminden bahseden bir yazı ve yorumlardan adsızımız nasıl "pılıpırtıyı toplayıp gitmek" sonucunu çıkardı, şaşırmıyorum. Ayşegül, Shakespeare alıntını beğendim

  8. jimi the kewl
    09/10/2009

    >Sophie'nin bildirdiği Cicero alıntısı hem Stoa hem de Epicurus gözlüğüyle okunabilir. Epicurusçulardaki yaşamı "ölüme hazırlık" olarak görme temayülü, ziyadesiyle yaşlandıkça alınan hazzın azalmamasını sağlama niyetini içinde taşıyor. "Ölüm varsa ben yokum, o hâlde kederlenmeye gerek yok" diyorlar. Buna karşılık Stoacılar, ölümü bir çare ya da kendilerini varlığıyla yok eden bir düşman olarak görmüyorlar. Onu sadece küçümsüyorlar. "Ölümü önemsemek, kendimi önemsemek demektir; oysa ben kozmik aklın sadece bir parçasıyım" diyorlar.Bu tespitlerin nedeni şu: Çok büyük bir genellemeke yapmak istemiyorum ama genel olarak İlkçağ felsefe geleneğinin temelinde "ne yaparız da dinginliği sağlarız" telâşı vardır. Bu nedense İlkçağ düşüncesine ilişkin yapılan tespitlerde hep atlanır. Her ekol kendi düşüncesini, yaşama algılayışını sunmuş ve insanlara kendilerince alternatif bir dinginlik formülü vermiştir. O ilacı kullanırsınız, kullanmazsınız. Ama onunla intihar etmeye kalkmanız, o farklılık içeren düşüncelerin aksi yönünde tavır takındığınızı gösterir. Geçenlerde Uykusuz'da gördüğüm bir karikatür hoşuma gitti, yazının sonuna ekliyorum.

  9. Geri bildirim: Katılım Kabusu’nda: tamquam truncus stat | jimi the kewl resmi blog! (C. Cengiz Çevik)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: