C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

En büyük günah


Bazen içinizden gelir bazen içinizden taşar, tıpkı “en büyük günah” kavramının insan için içerdiği mana gibi: Kimi zaman insani tutkular bütününe cuk diye uyar, kimi zaman da ondan taşarak bir frankeştayn gibi başına bela olur. şöyle düşünüyorum, insanın başta yakın çevresi olmak üzere, tüm doğayı anlamlandırma çabası en nihayetinde kendisini hem doğanın içinde hem de dışında görmesine sebep olmuştur: Yani bir nevi insan doğadaki her şeyin bir merkez etrafında devindiği (sonlu veya sonsuz bir şekilde, fark etmez) kabulüne saplanınca, bu deveranlar bütününün merkezi olarak da kendisini görme eğilimine otomatikman düşmüştür.

Hal böyle olunca sokaktaki köpeklerin, ormandaki baykuşların, sansarların, tilkilerin, dağdaki ayıların, keçilerin gerek duymadığı bir ritüeller zeminine dönüştürmüştür dünyayı. Çünkü merkez insan için temelde bu merkezliliğin sürmesi kaçınılmaz bir varlık sorunudur. Varlığının teminatı buradadır. O halde öyle bir çekince/sakınca üretebilmelidir ki, torunları, torunlarının torunları ve başkalarının torunlarıyla, torunlarının torunları hep bir merkez olma içgüdüsüyle yaşamı anlamlandırmaya devam edebilsin; çağlar birbirini kovaladaıkça trajik bir biçimde egemenliğinin görünen dış kabuğu değişse de, temelde hep aynı hezeyanın merkezi olabilmeyi başarsın.

Din insan içindir; insanın merkezliliğinin fundamental tutumlara yol açtığı durumlarda aynı zamanda “insan da din içindir” önermesi yapılabilir. Birbiri için var olan iki sevgili gibi, sürekli birbirlerinin “aşırı” varlıklarından mutluluk ve huzur duyarlar. Birbirlerine tam uyduklarını kabul ederler, gözleri kör olur; gayeye, hedefe yönelik her çaba güzel ve idealdir; tam tersi gayeye, hedefe yönelik her çaba ise şeytanidir, cennetten düşürücüdür. Bu açıdan bakıldığında en büyük günah için “her dinde intihardır” diyemeyiz. Çünkü ölüm basit araçlardan biridir; kimi dinler için günah yönü vardır ancak ondaki ışıyla, “dini kabulünü anlamsızlaştırma veyahut yeni bir hale/vecheye sokma” tutumundaki aydınlık bir değildir. Şüphesiz ki, ikincisinde çok büyük ithamlar ve korkutmalar vardır; burada dinsel söylem haklıdır, çünkü yukarıda söz ettiğim gibi iyi için de kötü için de hedefe ve gayeye yöneltmiştir insanı; yolu bellidir yordamı bellidir, insan sözünü vermiştir. Bu sözün bozulması, var olan dini dinlikten çıkarma çabası en nihayetinde insanın sorunudur. Örneklemek gerekirse, İslam‘da en büyük günah Allah’a şirk koşmaktır. (Farzana Hassan Shahid, Prophecy and the Fundamentalist Quest: An Integrative Study of Christian and Muslim Apocalyptic Religion, s.18, pub. Mcfarland, 2008; John L. Esposito, Darrell J. Fasching, Todd Thornton Lewis, Todd Lewis, World Religions Today, s.519, Oxford University Press US, 2002; Buhari, Edeb, c.l; A. Akbulut, İslam Dini Esasları, sf.303, Anadolu Üniversitesi yay., 5. baskı 2006) insana tanınan mühlet boyunca, insanın merkez konumunu başta söylediğim gibi tehlikeye atmak demek, torunları, torunların torunlarını da dinsel bağlılık açısından zorlamak demektir. Neye zorlamak? İnsanın itikadıyla temellendirdiği inanç yapısının gerektirdiği sözleri bozmaya zorlamak. Din bunu çeşitli şekillerde garanti altına almaya çalışır; örneğin intihar etmenin cezası da büyüktür, ancak din bu günahın üzerine kurulmamıştır. Aslına bakarsanız, tek tanrılı dinlerin günah üzerine kurulmuş olmaları, başlı başına “en büyük günah” problemini ortadan kaldırır mı kaldırmaz mı bilmiyorum, ancak şunu ortaya koyar ki insanın yasak meyveyle olan imtihanı en büyük günahıdır.

Eğer tek tanrılı dinle olan anlaşmanızı bozmadıysanız, şuna inanmak durumundasınız: İnsan günah üzerine kurulu bir yaşama mahkum kılınmıştır. Bunu sağlamasına göre, bütün yaratılmışların içinde tanrısal kudrete şüpheyle yaklaşan tek varlık olan (tıpkı Pers mitolojisinde kötülüğün simgesinin “şüphe” olması gibi) şeytanın bir ölçüde akletmesi ve bu tutumu sonucunda cennetten kovulması gibi, insanda aklediş yetisindeki müthiş cevherden ötürü tanrı tarafından her daim kovulmaya yatkındır. Contemptus mundi‘nin en büyük sonucunun privatio Dei olmasının sebebi bu yüzdendir. O halde insanın Hıristiyan kabulünde mustarip olacağı en büyük ceza “tanrısızlık“tır. şüphe edici küçük şeytanlara tuhaf gibi görünecek olan bir husus da “yeryüzündeki” bu en büyük günahtan insanı uzak tutacak olan yine bu günahı belirleyen tanrı’nın kendi ışığıdır. Aziz Anselmus şöyle diyordu:

“Seni nasıl arayacağımı öğret bana; seni aradığım zaman kendini görünür kıl bana. Eğer bana öğretmezsen, kendini göstermezsen seni arayamam da bulamam da.” (Anselmus, Proslogium i: “fateor, domine, et gratias ago, quia creasti in me hanc ‘imaginem tuam’, ut tui memor te cogitem, te amem. sed sic est abolita attritione vitiorum, sic offuscata fumo peccatorum, ut non possit facere, ad quod facta est, nisi tu renoves et reformes eam.”)

Daha evvelinde Aziz Augustinus bilimleri ve tanrı’nın bilinmesini ayırarak ikisinin de tanrı’ya bağlanmasını mutluluk açısından şöyle savunuyordu:

“Ey tanrım, ey hakikatin Tanrı’sı, senin gözüne girebilmek için bu şeyleri (bilimleri) bilmek yeterli midir? bütün bilimleri bilmesine rağmen seni bilmeyen insana ne yazık; bilimlerden haberi bile olmayan ama seni tanıyan insana ne mutlu! hem bilimleri bilen hem de seni tanıyan insan, mutluluğunu bilimlere değil de sana borçludur; seni bir Tanrı olarak yücelterek sana şükrediyorsa, boş düşünceler içinde kendini kaybetmiyorsa o vakit mutluluğu sadece senden gelecektir.” (Augustinus, Confessiones v.4: “numquid, domine deus veritatis, quisquis novit ista, iam placet tibi? infelix enim homo qui scit illa omnia, te autem nescit; beatus autem qui te scit, etiamsi illa nesciat. qui vero et te et illa novit, non propter illa beatior, sed propter te solum beatus est, si cognoscens te sicut te glorificet et gratias agat, et non evanescat in cogitationibus suis.”)

Biri mutluluk mu dedi? Hem de Tanrı’dan kaynaklanan mutluluk?

Aziz Augustinus yine şöyle itiraf ediyor:

“Tanrım nasıl oluyor da seni arıyorum böyle! Çünkü tanrım seni aradığımda aslında mutlu yaşamı aramış oluyorum. Ruhumun yaşaması için seni arayacağım. Çünkü bedenim ruhum sayesinde, ruhum da senin sayende yaşıyor” (Augustinus, Confessiones x.20: “quomodo ergo te quaero, domine? cum enim te deum meum quaero, vitam beatam quaero. quaeram te, ut vivat anima mea. vivit enim corpus meum de anima mea, et vivit anima mea de te.”)

Böyle düşünen bir ferdin aslında maddi bir fert olmadığı, insanlıktan çıkmadığı ölçüde ise tanrısızlıktan mustarip olmadığı açıktır. Çünkü burada idealize edilen insan arayışında hedefini belirlemek durumundadır; tanrısal esinini tanrı’nın bulunuşunda arıyor. Kaçınılmaz bir son.

Simone Weil, o muhteşem şiirselliğiyle entirimizin de sonuna noktayı koyuyor:

“Prometheus, insanları çok sevdiği için çarmıha gerilen tanrı. Hippolytos, çok temiz olmasından ve tanrıların çok sevilmesinden dolayı cezalandırılan insan. Bu, cezayı zorunlu kılan, insansalla tanrısalın birbirine yaklaşmasıdır… Varlığımızın içinde tanrı parçalanmıştır.” (S. Weil, La pesanteur et la grâce)


Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: