C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>Aristoteles Evreni

>

İnsan ve evren; insan ve insan; aslına bakılırsa insanın ilk seslenişinin bizim bugün anladığımız sistematikte olmasa da soru şeklinde olduğunu düşünüyorum: mesela “hö?” gibi; yani bir diğer insanla iletişime ihtiyaç duyduğu için geçen insanın bir şeyi istemesi veyahut isteneni karşılarken, “bu mu?” mahiyetinde sorulamaya (uyduruk bir tabir) girişmesi ve en nihayetinde bilgiye ulaşması ya da ulaşmak için çaba sarf etmiş olması. en başından beri insanların bilgilenmek için sarf ettikleri bu çabanın makro aleme yönelik olanını daha sistematik ve daha bilinçli oluşunu düşünürsek, aristoteles evreni de (aristoteles’in evren anlayışı) doğal olarak düşün tarihinin, bugün anladığımız manada “bilimsel” araştırmaların, gelip geçici kabuller ve akiyomlar, hipotezler bütününün genesisinde yer alır. neredeyse her sahada “baba”lığı yunan düşünürlere atfeden dünyanın (bu dünya salt genel kabulün modern dünyasıyla sınırlı değil, modern öncesi kabul edilen roma’da cicero, yunan herodotos’u “pater historiae” olarak görüyordu: de legibus i.5: “quamquam et apud herodotum patrem historiae” http://www.thelatinlibrary.com/cicero/leg1.shtml#5) bilimin babası olarak da aristoteles’i seçmiş olmasında zaten bu “sistemli düşünüş” önemli rol oynar. mantığı formülleştiren odur. geliştirdiği mantık dizgesi çok sonraki dönemlerde bile aşılamayacak denli ileri bir düzeye sahiptir. hatta modern çağlarda onun dizgesiyle baş edebilecek kadar güçlü bir dizge koyabilen sistemli örnekler sadece iki tanedir: birincisi francis bacon’ınkidir; o kendi tümevarım yöntemiyle (ona göre gözlem ve deneylerin sağladığı sonuçlar toplanıp düzenlenerek tümevarım uygulamasına geçilir) aristoteles’in tikel bir olaydan genel bir sonuç çıkarmaya yönelik tutumunu yeriyordu. ikinci örnek ise matematikçilerin günümüze kadar ulaşan mantığıdır. [1] aristoteles’e dönersek, bilimsel doğruyu tam olarak karakterize ettiğini söyleyebiliriz; bilimsel bir önerme oluşturabilmek için, durumu şu ya da bu şekilde ortaya koymak yeterli değildir; onun başka türlü olamayacağının da kanıtlanması gerek.
Bu gereklilik hali Aristoteles’in fizik açısından yani yapı ve hareket bilimi açısından Demokritos’un atomcu ve mekanik kuramına karşıt olarak sunduğu tezlerde de kendini gösterecektir. Demokritos, özdeği pasif ve devinimsiz olarak algılıyordu; boş uzay, atomlar nedeniyle reddedilmektedir; ve uzam bir kuşatılmış ve kuşatılan yapı arasında sınır olarak ifade edilmiştir. Eğer bir şey, başka bir şey ile bağlantılı değilse uzayın içinde değil demektir; böylece sabit yıldızların ötesinde uzay yoktur çünkü onları sınırlayacak hiçbir yapı bulunmamaktadır; dünya sonludur ve bir bütün olarak hareket etmez, yalnızca parçalarında değişiklikler meydana gelir. Uzay, hareketten yoksun olarak algılanamadığına ve tanrı hareket etmediğine göre, tanrı uzayda değildir. Aristoteles’e göre doğa edilgin değil, dinamiktir. Evren sonsuzdur. Bunun çıkış noktası ya da son bulmasından söz edilemez. Dünya merkezde bulunmaktadır. Peki bu merkez neresidir? Evrenin en aşağı katmanıdır. [3]

aristoteles’e göre yıldızlar küresi, daha doğrusu bu kürenin dış yüzeyi tüm evreni kapsıyordu. kürenin içindeki her noktada bir tür madde vardı. aristoteles evreninde hiçbir oyuk ya da boşluk olamazdı. kürenin dışında hiçbir şey yoktu; hiçbir madde, hiçbir boşluk, hiçbir şey. aristoteles biliminde madde ve uzay bir aradaydı; aynı görüngünün iki yönüydüler; boşluk denen şey saçmadır. bu yaklaşım sonucunda aristoteles sonlu büyüklüğünü ve tekliğini açıklamanın üstesinden gelmiş olur. madde ve uzay birlikte sona erecektir; insanın evreni sınırlamak için bir duvar tasarlayıp sonra da bu duvarı neyin sınırladığını sorması gereksizdir.[4] gökyüzü üzerine‘de (lat. de caelo : http://en.wikipedia.org/wiki/on_the_heavens) şöyle der:

“öyleyse… göğün ötesinde herhangi bir cisimsel kütle olmadığı, buna olguların olanak vermediği de ortadadır. dünya, bütünlüğü içinde, eldeki maddenin tam toplamından oluşur… ve şimdi birden dünya olmadığı, hiçbir zaman olmamış olduğu ve olamayacağı sonucuna varabiliriz. bu dünya tek, bir başına ve bütündür. ayrıca, … göğün ardında ne yer, ne de boşluk olmadığı da açıktır; çünkü bütün yerlerde kütlenin varlığı olanaklıdır; boşluğun tanımı da şimdi cisim içermiyor olsa bile, içerebilen şeydir…” [5] yani buradan çıkarılacak sonuç açıktır: aristoteles’in evreni’nde hiçbir şey dışarıda kalmaz. kendisi için gerekli tüm unsurları içerir, kendine yeter niteliktedir. beri yandan onun evren modelinde fiziksel, somut varlıklar her tarafı sarmıştır. aristoteles evreni, ne biçimce ne de fizik yasaları gereğince homojenik veya isotropik bir yapıdır. aristoteles fiziğine göre dünyevi objeler; ateş, hava ve su gibi temel elementlere uygun konumlara doru çizgisel bir şekilde yol alır.sadece dünya değil, her türlü göksel cisim fizikidir. günlük dönüşlerini gerçekleştiren küreler için fiziksellikten başka gerçeklik düşünülemez. [6]

evren dolu olduğu için, tüm küreler birbirine değiyor ve kürelerin art arda diğerlerine sürtünmesi tüm sistemin işlemesini sağlıyordu. yıldızlar küresi en yakın iç komşusunu, satürn’ü devindiren tek merkezli yedi kabuktan en dıştakini devindirmekteydi. bu kabuk da satürn takımındaki bir sonraki iç komşusunu işletmekte ve bu, devinim sonunda ay’ı taşıyan takım içindeki en alt kabuğa aktarılıncaya kadar sürmekteydi. [7] bir makinenin içindeki fiziki varlığı kesin olan dişlilerin uyumu, aristoteles’in evreninde, fiziki varlığı kesin olan dişliler yerine geçen göksel cisimlerin uyumuna dönüşüyordu. aslında burada tabi açık bir şekilde bilimin babasının en başından beri sistemli düşünmüş olmasının sonucunu görüyoruz. evreni boşluğa yer bırakmayan bir nitelikte düşünen aristoteles için böylesine birbirine bağlı, birbirini devindiren gezegenler bütününü düşünmek zor değildi. işte bilgi seviciliğinden (philossophia) bilgiyi sistemli bir şekilde düşünüp, kullanmaya (scio– ens = scientia) geçişin müthiş bir örneğiyle karşı karşıyayız. ancak unutulmamalı ki, aristoteles’in babalığı da astronomide doğal olarak bir yere kadar etkisini göstermiştir. gerçi insanlığın düşün tarihi için hiç de azımsanmayacak bir etki bırakmıştır aristoteles evren kabulü, ptolemaios köprüsüyle copernicus’a kadar canlı gelmiştir, her ne kadar ptolemaios’un kendisinin aristoteles’in mekanik kabullerine inanıp inanmadığı ek kesin değil idiyse de. öyle ki thomas s. kuhn’un açıkça belirttiği gibi aristoteles’in gezegenler arasında kurduğu mekanik bağlantı sayesinde aristoteles sonrasında gökbilimle uğraşanlar her bir gezegen küresinin ve buna bağlı olarak da bir bütün olarak evrenin gerçek boyutunu hesaplamaya girişebildiler. örneğin arap gökbilimci el fergani‘nin (ebu’l-abbas ahmed ibn muhammed ibn kahir el-fergani) usulü ilm-in-nücum’daki hesabına göre ay küresinin dış yüzeyi evrenin merkezinden 64 1/6 dünya yarıçapı, merkür’ün küresinin dış yüzeyi merkezden 167, mars’ınki 8867, jupiter’inki 14405, satürn’ünki de 20110 dünya yarıçapı kadar uzaklıktaydı. el fergani dünya’nın yarıçapını 3250 roma mili olarak verdiğinden yıldızlar küresini dünya’dan 75 milyon milden fazla bir uzaklığa yerleştiriyordu. [8]

aristoteles evren’inin doğal olarak bir de theologia açısından değerlendirilişi söz konusu; ki bu hakikaten de hiristiyan theologia’sındaki “insan merkezli dünya” temayülü doğal olarak aristoteles evreni’ndeki “dünya merkezli evren” kabulünün de benimsenmesini gerektiriyordu. thomas s. kuhn’un deyimiyle “aristoteles kozmolojisinin ortaçağ hiristiyan dünyasındaki revizyonuna göre, evrenin bu ufacık merkez çekirdeği, geriye kalan her şeyin kendisi için yaratılmış olduğu çekirdektir. burası insanın yaşadığı yerdir.” [9] ancak hiristiyan düşünürlerinin yani en başta kilise’nin aristoteles’i benimsemesi kolay olmamıştır. nasıl olabilirdi ki? çoğu çağdaş düşünüre göre modern tabirinin kendisi bile pagan çağından ayrılan hiristiyan çağını gösterirken, hiristiyanların bu kopuşta, tıpkı yahudilerin mısır’dan kaçarken mısır altınlarını beraberlerinde götürmeleri gibi eski yunan ve roma’nın bilgilerini yanlarına alan hiristiyanlar için yine de kopuşun bir değeri yok muydu? hele ki aziz augustinus gibi, hiristiyanlık theologia’sının çok büyük bir kilise babasının, yunanların tabiriyle physici yani doğa araştırıcılarına, fizikçilere karşı tutumu (ki kendisi yunan ve roma kaynaklarını okumuş, değerlendirmiş onları kendi sahaları kapsamında hayranlıkla övmüş ancak itikad ve iman esaslarından ötürü onları yerin dibine batırmıştır) ortadayken:

“öyleyse, bize dinle ilgili olarak neye inandığımız sorusu sorulduğunda, yunanların physici adını verdiği kişilerin yaptıkları gibi, şeylerin doğasının derinliklerini yoklamak zorunlu değildir; ayrıca hiristiyanların elementlerin gücü ve sayısı – gökcisimlerinin devinimi, düzeni, tutulmaları; göklerin biçimi; hayvanların, bitkilerin, taşların, pınarların, ırmakların, dağların türleri ve doğaları; kronoloji ve uzaklıklar; gelmekte olan fırtınaların belirtileri; filozofların bulduğu ya da bulmayı düşlediği binlerce başka şeyin gücü ve sayısı – konusunda cahil olmasın diye tetikte olmasına gerek yoktur.” [10]

Örneğin IV. yy.’ın başlarında imparator Constantinus’un oğlunun özel eğitmeni olan lactantius tanrı’sına sadık bir hiristiyan kimliğiylede ira dei‘de epikurosçu ve stoacı düşüncelere saldırırken, de opificio dei‘in iii. cildinde filozofların yanlış bilgeliğini eleştiriyor ve bu kitabın bir bölümünü küresel dünya kavramıyla alay etmeye ayırıyordu. ona göre insanların baş aşağı durduğu bir bölge olmasının bir saçmalık, göklerin dünya’nın altında olmasının olanaksız olduğunu göstermek yeterliydi. zaten ona göre felsefenin kendisi falsa sapientia idi yani “yanlış bilgelik”, zira bu kadar çok felsefe okulu neredeyse hiçbir konuda anlaşamıyordu. o halde bu yollar tanrı’ya götürmezdi ona göre; yani bunların hepsi “bağlanış” falsa religio idi, yani “yanlış din/bağlanış”. [11]

altıncı yüzyılın ortalarına doğru iskenderiyeli bir rahip olan kosmas, pagan sistemini öncelikle incil’den türetilen ayrıntılı bir hiristiyan kozmolojisiyle değiştirebiliyordu. onun evreni tanrı’nın musa’ya çölde kurulmasını emrettiği çardak biçimindeydi. eski yolculuk sandıkları gibi düz bir tabanı, dik kenarları ve yarı silindirik bir çatısı vardı. tanrı’nın ayaklarını uzattığı bir tabure olan dünya , genişliğinin iki katı uzunluğu olan dikdörtgen şeklinde bir düzlemdi ve evrenin düz tabanı üzerinde duruyordu. güneş, geceleri dünya’nın altında yolculuk yapmıyor, dünya’nın güney bölgelerine göre daha yüksek olan en kuzeydeki bölgelerinin ardına gizleniyordu. bütün bunların yanında şunun altını çizmeliyiz, lactantius ve kosmas gibilerin kozmolojileri, görüşleri hiçbir zaman resmi kilise öğretisi olmamıştır.[12] thomas s. kuhn’un buradaki yorumu çok önemlidir: “…kutsal kitap’ın yüzeysel bir biçimde okunmasından devşirilen bu kozmolojiler hiçbir zaman resmiyet kazanmamış olsalar da bir şeyi temsil ediyorlardı. bunlar, karanlık çağları belirleyen dünyevi bilginin çöküşünü belirgin bir biçimde görmemizi ve böylece daha sonraki hiristiyan bilginlerinin, xi. ve xii. yy.’da eskiçağ bilgisi yeniden keşfedildiğinde kapıldıkları şaşkınlığı ve huşuyu anlamamıza yardımcı olurlar.”[13]

aristoteles, ptolemaios ve diğer yunan düşünürleri, kozmolojik görüşleriyle kutsal kitap arasındaki uyuşmazlık nedeniyle iv. yy.’dan itibaren papazların saldırılarıyla karşılaşmıştı. bu uyuşmazlıklar xii. ve xiii. yy.’da da sürmüştü. 1210 yılında paris’te il meclisi, aristoteles fiziği ve metafiziğinin öğretilmesini yasaklamıştı. 1215 yılında iv. laterano konseyi, daha sınırlı olsa da buna benzer bir aristoteles karşıtı ferman yayınladı. bütün bu engellemelere papa tarafından gelen kısıtlamalar da eklenmişti, ancak bunlar yetersizdi. zira yeni hiristiyan biliminde evren görüşü ağırlıklı olarak aristotelesçiydi. yani kısıtlamalara uyan yoktu. örneğin azizthomas aquinas göksel devinimlerin kusursuzluğunu ve uygunluğunu (aristoteles’in mekanik sistemini anımsayın) anlatıyordu:

“öyleyse, gökleri oluşturan maddenin, kendi doğası gereği değişebilir nesnenin en temel türü olması ve doğasının özü bakımından değişmeyen nesnelere en yakın oluşu nedeniyle, doğuştan ve bozulmadan etkilenmediği açıktır. göklerin yalnızca en az mutlak değişime tabi olmasının nedeni budur. geçirdikleri tek değişim devinimdir ve bu değişim, kendilerine özgü doğalarını hiçbir biçimde değiştirmez. üstelik, tabi olabilecekleri devinimler arasında devinimleri çemberseldir ve çembersel devinim, bir bütün olarak küre yer değiştirmediği için, en az değişim getiren devinimdir.” [14]

şimdilik burada bırakayım, thomas aquinas’ın nezdinde hiristiyan theologia’sının aristoteles evreni’yle uzlaşımına dair daha ayrıntılı yaklaşımlara bir sonraki entiride devam edeyim.

notlar:

[1] f. thilly, yunan ve ortaçağ felsefesi, sf.150, izdüşüm yay. 3. basım 2002.
[2] f. thilly, sf.165, 2002.
[3] ioan p. culianu, eros and magic in the renaissance, tr. m. cook, p.204, university of chicago press, 1987.
[4] thomas s. kuhn, kopernik devrimi, sf.140-141, imge kitabevi, 1. baskı 2007.
[5] t. s. kuhn, a.g.e., sf.141; aristoteles, on the heavens, p.91, tr. w.k.c. guthrie, loeb classical library, cambridge: harvard university press, 1939; aristoteles, gökyüzü üzerine, çev. saffet babür, dost kitabevi yayınları, 1997.
[6] john frederick hawley, katherine a. holcomb, foundations of modern cosmology, p.153, oxford university press, 1998.
[7] t. s. kuhn, a.g.e., sf.142.
[8] t. s. kuhn, a.g.e., sf.144-145; http://www.atominsan.com/elfergani.php ; http://www.genelfizik.com/fergani.htm .
[9] t. s. kuhn, a.g.e., sf.145.
[10] st. augustine, works, ed. marcus dods, edinburg: clark, ix, 180-181, 1871-1877; t. s. kuhn, a.g.e., sf.184.
[11] oxford, m f wiles, e j yarnold, p m parvis, papers presented at the thirteenth international conference on patristic studies 1999, p.527, peeters publishers 2001.
[12] t. s. kuhn, a.g.e., sf.185-186.
[13] t. s. kuhn, a.g.e., sf.186.
[14] thomas aauinas, commentaria in libros aristotelis de caelo et mundo, sancti thomae aquinatis… opera omnia, iii, roma: s.c. de propaganda fide, 1886; t. s. kuhn, a.g.e., sf.188


Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 13/09/2008 by in Eskiçağ üzerine, Felsefe - bilim, Genel and tagged , , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: