C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>Evren’e Dair

>

Evrene dair her türlü düşünce temayülünü inceleyen herkes birçok ortak veya farklı yan bulabilir; bakış açıları farklı zeminlerden beslenerek insanları farklı düşünce alemlerine iter. Mesela kozmoloji açısından evreni incelemek, bir şekilde insanı dünyadan soğutur. Çünkü insan düşünden uyanmış olur. Günümüz insanı (burada kastım elbette ki konforlu yaşayan modern insandır), ilkel dinlerin egemenliğine boyun eğen yerlilerin evren ve doğa yaklaşımlarını unutmuş değildir. Hala ve hala moche uygarlığında olduğu gibi Güneş’i yaratıcı güç olarak görür, çoğu kere bunun farkında değildir ve hiçbir zaman bir sabah doğmayıp kendisini terk edeceğini düşünmez, ama yine de Güneş’i kendisi için var olan bir ısı ve ışık gücü olarak düşler; bunu farkında olmadan yapar. Çünkü bu düşünce, yani insanın kendisi dışındaki her şeyin bizzat kendisi için var olduğunu düşünme temayülü ilkel dinlerde, uygarlıklarda kalmamıştır. Farkında olmadığı, damarlarında gezinen kan gibi her an yalnız bırakmadığı bu düşünce üç büyük tek tanrılı dinin de ana konusu olmuştur. İnsan, yaratılmışların en yücesidir. Böyle durumdaki insan için, en nihayetinde iç içe girmiş sarmallardan oluşan büyük bir küre yaratıcı gücün, yani Tanrı’nın elindedir. Bu kürenin tam orta noktasında bir yuvarlak vardır: İşte o yuvarlak insanın kendisidir. Bu durumda şöyle bir kompozisyon çizilmiş oluyor: sarmalların en ortasındaki yuvarlak merkezdir; tıpkı sarmalların hepsini kapsayan en büyük yuvarlağın kendisi gibi yuvarlaktır, yani sarmallar bütününe benzer; merkez noktasında olduğu için de yaratıcı gücün merkez statüsünden pay almıştır. Bu söylemi islam ilahiyatında şöyle görebiliriz kimi yorumlarda: “her varlık tanrı’dan pay almıştır; insan ise tanrı’dan en değerli payı alan mahlukattır: yani düşünce/akıl” yani en nihayetinde aristoteles evreni/1‘de geçtiği gibi, merkez insan olduğunda, insana ait ne varsa temel değer haline gelmiş oluyor. O halde insanın yaşadığı yer yani dünya da mukaddestir. “Dünyada önceden üstün güç tarafından belirlenmiş akıllı bir düzen vardır” düşüncesi bu yüzden rahatlatıcıdır insan için; en temelde imanlı insanın, çileci dahi olsa, dünyada huzuru yakalamış olması; kendisini düşünen bir sistemin içinde yaşadığını ve hatta öldükten sonra da imanından ötürü sonsuz mutluluğa ulaşacağını kabullenmiş olmasına bağlıdır. Bir nevi kendisini rahata alan, güvenli bir dayanakla geleceğe bakabilen insan için dünya hem manalıdır, hem de manalı kalmak durumundadır: Çünkü o sadece bir araçtır, sonsuz mutluluğa ve kutluluğa ulaşan bir araç. O halde evren, her türlü acının da ilahi bir boyutunun bulunabileceği, rahatlatıcı bir yerdir. Çünkü merkez, insan kimliğiyle kendisinindir.

hiristiyanlıkta kilise, hem aristoteles hem de ptolemaios’un dünya merkezli evren temayülünü, dünyayı tanrı’nın yarattığı en yüce değer olan insanın mekanı olması açısından mukaddes gördüğünden, kabullenmişti. sadece ilkellerde kalmamış bir kabul durumudur buradaki, açık. insanı insan kılan dinler, düşünüşler hep o’nu temel alır. insan, insan kimliğiyle evrenin kendisi için yaratılmış olduğunu düşündükçe rahatlar. buna mukabil evrenin kendisi için yaratılmamış olduğunu anladığında ya da önüne dünyanın diğer gezegenler gibi, fiziki boyutuyla ezelden ebediyete mekanik devinimlerle sınırlı, sıradan bir cisim olduğuna dair kitaplar düştüğünde rahatı kaçar. çünkü sadece yaşarken huzura kavuştuğu, her şeyin kendisi için olduğuna dair kabulü sarsılmakla kalmamış, öldükten sonra ebediyete uzanacağını düşündüğü merdivenler de buhar olup uçmuştur. bu, hazin bir yitiriş demek. yaşamın hiçleşmesi, dünyanın ve evrenin salt fiziki açıdan bir değer taşımasıyla birlikte, insanın kendisinin de değersizleşmesi demek. herhangi bir hayvanın ya da bitkinin canlılığını asla düşünmemiştir; öldükten sonra da hiçbir değerinin olmadığını; toprağa, suya, havaya karışıp bir şekilde yaratıcı kudretin özünden kopmuş kendisininkine göre daha değersiz bir parça olarak dünyeviliğini sürdüreceğini sanmıştır: ama artık kendisiyle birlikte, bütün sevdiklerinin ve hatta sevmediklerinin de sadece dünyevilikleri, maddi yaşamdaki mekanik tükenişleri, birer hayvan veya bitki gibi değersizleşmeleri acı bir tokattır. bu tokat, insanı kendine getiriyor; ama bazen gerçekleri duymak istemeyiz; çünkü huzur veren düşten uyanmak istemeyiz. düş, insanın tek mutluluk kaynağı olmuşsa, o insan için uyanıklık bir mana ifade eder mi?

tanrinin evrene mudahale etmesinin mantiksizligi/@jimi the kewl entirimde bu konuya değinmiştim; bir yerde insanın ana gündem konusu tanrı’nın evrene müdahalesi değildir. artık insan, kendi müdahalesini anlamlandırmakla meşguldur. renaissance’ta, 1543’te (kimi tarihçilere göre n. copernicus’un de orbium’u yayınladığı bu tarih “bilim devrimi”nin [scientific revolution] başlangıç tarihidir: o. gingerich, j. machlachan, nicolaus copernicus: making the earth planet, p.108, oxford university press, 2005), aristoteles‘inorganon‘una karşılık novum organum‘da, macchiavelli‘nin devlet gücünde, hep o arayışı görürüz. evrene müdahale etmek istiyor insan; niçin? çünkü ilkel çağlardan bu yana damarlarına kadar nüfuz eden, onu hatta o kılan “merkezlilik” düşüncesi artık yüzyıllar, binyıllar öncesine göre zayıflamaya başladı. doğayı kontrol arzusu belki arttı, belki eskisine göre daha müsrif ve açgözlü; ama en nihayetinde bilimsel verilerin ışığında evrenin bütünü düşünüldüğünde dünyadaki bit kadar bile hacim kaplamadığını gördükçe; en başından beri bahsettiğim o huzuru artık ister istemez elinden kaçırıyor. 1543’te dünyanın merkez olmadığını belki kabullenmekte zorlandı; ama artık 2008’de bunu sine qua non bir hakikat olarak belleğine kazıdı; aksini düşünemez bile!

bir exodus ve bir de genesis ama henüz bilmiyoruz nasıl. ibn tufeyl, hay ibn yakzan’da şöyle diyordu: “sakın hiç kimsenin kalbinden geçmeyen bu durumu tanımlama, niteleme sevdasına kapılma. düşün ki, insanın kalbine gelen şeylerin bile bir çoğunu tanımlamak, nitelemek mümkün olmuyor. böyleyken, kalpten geçmesi mümkün olmayan kalbin bulunduğu dünyanın dışında ve bu dünyada bulunanların eşi ve benzeri olmadığı şeyleri tanımlamak nasıl mümkün olabilir?” o halde çıkış ve yeniden kuruluş için ben henüz bilmediğim, bildiğim zaman da o güne kadarki kalbimde, zihnimde taşıdığım kadarıyla tanımlayamayacağım bir alemi düşlemek için uykuya dalsam; düşün kendisini görsem bile anlayamam, anlasam da uyandığımda anlatamam!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 13/09/2008 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: