C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>Atilla Erdemli, İnsan ya da Trajik Olan

>

atilla erdemli hoca ‘nın navisalvia 2004 ‘deki konuşması. benim için pek mühimdir pek…

trajik olanın ne olduğu ve ‘insanın tek trajik varlık olması üstüne
söylenmiş ve söylenebilecek pek çok söz vardır. ortaya koyulmuş söylemlerin her biri, örtük ya da açıkça dile getirilmiş bir “trajik olan” anlayışına dayanmaktadır. “trajik olan nedir?” diye sorulduğunda, anlatılanlar bir ölçüde ayni yörüngede dolaşmaktadır. ben de aynı soruna yöneldiğimde, başka bir sorudan hareket etmeyi denedim.

trajik olmayan nedir?

bunun için ilkin okuduklarıma, aklımda kalmış bilgilere, yakınıma, yöreme bakınıp durmadım. doğrudan kendime girdim ve sordum: “bende trajik olmayan ne var?”
uzun uzun kendimi yoklamalarım, tartmalarım, hani bilinen deyişle “doluya koymalarım, boşa koymalarım” sonunda, bende trajik olmayan bir şey bulamadım: her şeyim trajikti; trajik olan her yanıma sinmişti. kartezyen bir ayıklamayla birkaç günüm geçti ve sonunda trajik olmayan bir şey bulduğum düşüncesiyle sevindim. bulduğum trajik olmayan şey, yaşıyor olmamdı. yaşamak değil, yaşıyor olmaktı trajik olmayan. bir devinim içindeydim; sıkıntıları, acıları olsa da zaman zaman gereğinden fazla bedeller de ödesem, kendimi somutlaştırmaya, olabildiğince yetkinlestirmeye ugraşiyordum. ayrıca seviyordum: doğayı, dağları, dag ciceklerini, bulutları, insanları. tanıdığım, tanimadiğim herhangi bir ‘insan’a hiçbir karşılık beklemeden, ya yardım ederek ya düşünceyle ya da davranışla, kısacası bir biçimde dokunmayi seviyordum. bununla mutlu oluyordum. yaşıyordum ve yaşıyor olmak trajik degildi.

sorunu yanıtlamış olmanın rahatlığıyla tam gevşiyordum ki, aynı konuya ilişkin iki yazim karşıma dikiliverdi. her ikisinin de konusu ‘ölüm’dü. her iki yazida da savladiğim temel yargilardan biri soyleydi: yaşama süreci gercekte bir ölme surecidir. yaşıyorum dediğimiz sırada bile ölüyorduk. bu düşünce pek bir herakleitosçuydu ama ben bunları savunmuştum ve bugün de düsüncem degismis degil. şimdi su sırada, ‘trajik’ olan üstüne ben konusurken ve sizler de beni dinlerken dahi hep birlikte ölmekteyiz. yasiyor olmak daha ilk basta, daha temelinde, kurulusunda, doğuşunda lojik ve ontolojik olarak trajikti.
varsin, “yasiyor olmak” trajik olsun! geride sevgi vardi ve orada daha saglam bir seyler bulma umudum oldukca yüksekti. daha oteye gidemeden durdum. bir baska soruyla hesaplaşmam gerekiyordu.


neden sevgide umudum boyle yüksek de kin, nefret ve öç alma duygularında, intikam isteginde, kisaca kotülükte boyle bir umudum yoktu? her insan bir bicimde kotuluk yapar; yapmiyorsa o insan degildir. akilla dokunup, yonlendirilmis bir öç. duygusunun tatminini düsünün; ne büyük bir hazdir o! w. shakespeare’in titus andronicus’undaki aaron gibi kötülüğün en saf, en yücelmis bicimi halinde de olsa oyle ki, kendisine kotuluk yapilirken bile haz duyan bir insani dusundüğümde, neden hemen trajik olan aklıma geliyordu? bunu, insanin binyillar boyunca sürüp gelen bir kabulünün kosullandirmasi olarak düşündüm. evreni tanrı yaratmisti; ister demiourgos aracılığıyla olsun, ister en yüksek form uyarınca olsun, ister bir ve zorunlu olan varlığın türümü (emanatio) ile ortaya cikmis, olsun, ister bir idenin zaman ve uzama açılarak kendisine yabancılaşmasından sonra kendisine dönüş süreci olsun, ister nebüloz biçiminde yogunlasmis hidrojenin büyük bir patlama ile boşluğu dolduruşu olsun; hepsinde, evren de dünyamız da iyi ve güzeldi. (çünkü tanrı olmak ile kötü olmak ayrı özelliklerdi: ‘iyi ve güzel olan’ da ancak iyi ve güzel bir evren yaratırdı. bu dünyada iyi ve güzel olmayanlar gelip geçiciydi. yani özü gereği dünyamız trajik degildi. burada bir

durumu vurgulamak istiyorum: ben dünyamızın ve evrenin trajik olup olmadığını irdelemiyorum; ‘insan yaşamının trajik olup olmadığı üstüne düşünüyorum. dünya ve evren varlik yapisi geregi dengeli, uyumlu ve düzenli olabilir. ancak insan, varlik yapisi geregi dengeli, uyumlu ve düzenli midir? yanit evet ise aaron ya da ona benzeyenler hatta her birimizin içinde bir ölçüde aaron neden var? trajik olan insandir. neden?


bu soruna, yani insanin varlik yapisi ile trajik olusu sorununa girmeden once, yukarda biraktiğim ‘sevgi’ konusunu tamamlamak istiyorum. sevgi kin ve nefret gibi degil; ‘sevgi’ saf olmayi, halis olmayi ister. sevgiyi, kendisi disindaki hemen her sey bozar, çarpitir ve giderek yozlastinr. sevgi yalnizca akilla uyusur ve dogru calisan, dogru yonlendirilmis bir akilla bütünlestiğin de evrensel boyutlara ulasabilir. platon’un symposion dialogunda, diotima’ya anlattirdiği sevgi ile spinoza’nm amor dei intellektualis’i arasinda ozü geregi pek bir ayrılık yoktur. dogru calişan, dogru yonlendirilmis bir akilla birlesen halis bir sevgiyle insan trajik olani asar. bütün bunları düşünürken, “sevgi yasamanin içindedir ve yaşama dışında bir sevgi yoktur.” yargisini paranteze almistim. ilk saglam belirlemeyi yapabilmek için başka türlü düsünmeye olanak yoktu. demek ki, belli bir yasama tavrı içinde, sevgi trajik olani aşabiliyordu. ne var ki, bu belli yasama tavrı, dünyadan biraz elini çekmeye dayanmaktaydi. dünya dediğimiz olagan günlük yasamada da akilla seven insanlar vardi ve bunlar gerçekten yapiciyaratici bir süreç içindeydiler.


boylelerini tanıyınca, bir durum tüm çiplakliğiyla ortaya geliyordu: olagan yaşamada akillica veya akilla sevmeyi artiran, güçlendiren, kamçilayan zaman zaman aklın sevgiye kattiği irili ufaklı kuskular, acmazlar ve kaygilardi. ayrı deyisle, akil sevgiyi guvensizlikle kiskirtiyor, sevgi de bu durumda akla simsiki sariliyor ve boylece hem kendisi güçleniyor hem de akılla daha cok bütünlesiyordu. eğer bu kücük kiskirtmaları olmasa, aklın elindeki sevgi eriyip gidebilirdi. eğer bu küçük kiskirtmalar akildan gelmezse, yani bireyin sevgisi dogru isleyen, dogru yonlenmis bir akilla bütunlesmemisse; kuşkular, guvensizlikler günlük yasamadan gelirse, sevgi, ya nefrete ya da aşka dönüsmekteydi. ayrı deyisle, sevgi trajik olmaktaydi. oyleyse sevgi bir basina bir kuvvet degildi;mutlaka dogru amaçları bulunan ve iyi isleyen akilla yonlendirilmesi gerekmekteydi. sevgi, ne olacagi bilinince gücünü yitirir. sevginin önünde daima bilinmezlik, bosluk bulunması gerekir. sevgi bilinmeze atilmaktir, bilinmezi bilinir kılarak yasamaktır.


farketmek, en güvendiğimiz dallann çatirdayarak kopmak üzere olduğunu farketmek, trajik olan buysa eğer ben onu yaşıyordum. farketmeseydim eğer, ‘akıl’ ve ‘sevgi’, ‘sevgi’ ve ‘akil’ arasinda şürsel bir yasamanin insani costuran güzelliklerini anlatmak için ugrasiyor ve ortaya koyabildiklerimle estetik bir sarhosluğu yasiyor olabilirdim. farketmeseydim ne kadar mutlu olacaktım.
trajik olmayan’i farkederek bulamadiğima gore, farketmeyerek bulma olanagim var mi? mantik olarak boyle bir girisim olanaksiz. farketmediğim bir seyi bulamam. soyle yaklasirsam sanirim daha dogru olur: farketmeden yasayan birinin yasamasina baktiğimizda, trajik olup olmadiğini gorebiliriz.
bunun için ilkin antik çag’a gidip hesiodos’a kulak verdim:

eskiden insanogulları bu dünyada dertlerden, kaygilardan uzak yaşarlardi
bilmezlerdi ölüm getiren hastahlıkları
(hesiodos, işler ve gunler. 145)

olympos’ta oturan ölümsüzler yaratti
ölümlü insanların soyunu altından
o zamanlar kronos’un gokleri tuttuğu zamanlardı
tanrılar gibi yaşiyordu insanlar
kaygisiz, rahat, acisiz, dertsiz
belalı ihtiyarlik çökmüyordu üstlerine
kolları bacakları her zaman dipdiri sevinip coşuyorlardı gamsiz şolenlerde tath uykuya dalar gibi ölüyorlardi dunyanın varı yogu onlarındi
(hesiodos, işler ve gunler: 146)


mitolojide insanların, daha insan olmadan once boyle yasadiği kabul ediliyordu: acisiz, sikintisiz, kaygisiz, korkusuz, dertsiz, sevine cosa bir yasama. boyle bir yasamayi gerqekte her insan zaman zaman tasarlar, kurgular, düsler. insanların cennet tasariminda bu kurgulamanin onemli payi bulunmaktadir. burada tasarlanan, trajedinin de trajik olanın da dislandiği bir yasama bicimidir. her türlü kapali yasama düzeni trajik olani dislar. kapalı toplum yapilari, kalıplasmis yasama anlayisları gibi, her türlü soruna belli yanitlarinin hazir bulunduğu bu ortamlara herhangi bir kusku duymadan kapilanlar, aydinlatilmiş bir dünyada yasadikları sanisiyla, rahat etmekte, huzur duymakta ve mutlu olmaktadirlar. bu, platon’un devlet’in 7. kitabinda (platon, devlet; 514518) anlattiği, magaradaki insanların yasamidir. bir benzetmeyle soylersek, bu yasam bir tür yaslılar koyü gibidir. burada yapilan, trajik olanin ortadan kaldırılmasi degil, yalnizca paranteze alınmaya, dondurulmaya çalisilmasidir. sozgelimi kutsal kitaplara bakalim. orada her sorunun yaniti verilmistir. gerçi “iradei cüziye” olarak insan bireyinin özgünlüğü ve buna baglı ozgür davranisi kabul edilmisse de, o iradenin neyi secerse iyi, neyi secerse kotü olacagi da gosterilmistir. orada bilinmez olan da vardir; fakat o kaderdir ve bilinmemesi gerekir. insan kendisine gosterilen iyi olanlar uyarınca yaşadiğinda, kader ne denli olumsuz gelismelerle örülmuş olursa olsun, bir yerde mutlaka iyiden yana olacaktir. bu nedenle kader saygiyla karsilanir. bu tavirla, trajik olan yine yasama dısına itilmeye çalışılır. oysa onemli olan ‘insan’in kaderini tanimaya, çozümlemeye, anlamaya, kaderiyle karsi karsiya durmaya calışmasıdır. oidipous ornegindeki gibi, kader onu içine almis olsa bile, insanca tavir, kaderiyle karsi karsiya durmaktir.

tarihi boyunca ‘insan’in trajik olan karsisinda genel olarak iki tavri gorülmüstür: trajik olanla hesaplasan, ugrasan ve trajik olani dislamaya, dondurmaya çalisan tavir. ilk tavir bir akilli cesaret ister. (çunkü orada bir bilinmeyene acilmaktadir insan. antik çag ege uygarliklarinda felsefenin baslayisi boyle bir cesarete dayanmaktaydi ve bu donemdeki felsefe, baştan sona trajik olandir. orada büyük çogunluk, sunulmus bulunan bilgiler, kurulmus olan yasama duzeni uyarınca olagan bir süreci yasayip giderlerken; filozoflar evrenin, dünyanın, insanın ozünü, olusunu, yasamanın genelgeçer temellerini, evrensel değerleri, bu değerler uyarınca bireysel ve toplumsal yasamayi soran, arastiran ve yeniden yaratmaya calisan bitmez tükenmez bir arayis, bir çaba içindeydiler. mitoslara karsın baslayan ve gelisen bu cabalar, büyük genisliklerine ve yarattiklan essiz renklilige karsın, sonunda hiristiyan dini ile sona erdiler. ister birey olsun, ister bir donem ya da cag, onu büyük yapan, yasamanın ozüyle ilgili bir seyleri somutlastirabilmeleri ve onu insanlıgın gündemine tasiyacak calismaları gerceklestirebilmeleridir. insanın ozünü bir yaniyla somutlastirmak, yasamayi bir yaniyla aydınlatmaktir. antik çag ege uygarlıklarında yaklasik bin yillik sürecte hepsinin sayisi bini geçneyen bilim adamları, filozoflar, tiyatro yazarları, sairler, mimarlar, heykeltraslar insan gercegi, insanın ozü ile ugrastilar; onu tanimaya, bilmeye, dile getirmeye çalıstilar. tüm çabalar, her türlü çesitliliği ve renkliliği içinde insanın trajik olan ozünü betimlemekten oteye gitmedi. o donem insani, trajik olan karsisında temel tavnni ‘arınma istegi’ olarak dile getirmekteydi. arınmak ve mutlu olmak, yasamayi yonetiyordu. ortaya koyulan tüm ahlak ogretileri bu iki kavrama dayanmaktaydi: arınmak ve mutlu olmak. bilgi, erdem ve digerleri bu iki kavram yoresinde yer alıyordu. bunu en iyi dile getiren aristoteles oldu. ona gore, bize yasamayi veren tragedyaydi. tragedya, insana kendisini, kendi ozünü gosteren bir aynaydi. insan onu gorüp tanidiktan sonra, ondan arınma ve mutlu olma olanagini elde ediyordu. antik çag’i büyük yapan, kendi trajik özünü farkedip, onunla sisyphos ornegindeki gibi sürekli ugrasmasi, onu aşmaya çabalamasidir. ilkin bu ozün nasil varolduğunu bilmeye çalışır. şimdi hesiodos’un sozlerine yeniden bakalim.


mitolojilerinde insan için iki yasama kabul ederler: insanın insan olmadan onceki yasami ve insan olduktan sonraki yasami. insanin insan olmadan onceki yasamasında trajik olan ortaya cikmamistir. ayn deyisle, denildiği gibi, bu donemde insan insan olmamistir. insanın onceki donemindeki bu yaşamini hesiodos’un dilinden dinlemistik. insanin insan olmasi için kendisini farketmesi gerekir. bunun için de o donemde birbirini tamamlayan iki sürecin gerçeklesmesi gerekmektedir. bunlardan biri platon’un protagoras dialogunda (platon, protagoras: 320 e322) anlattiği gibi, prometheus’un insana, yapici ve yaratici güç olan ‘ates’i vermesidir. boylece insan kendi yaratici gücünü farketmis ve bagimli degil, kendisi olarak yasama olanagini elde etmistir. bu durum, bütün yetkeler gibi olympos tanrilanni da rahatsiz edince, insana, kendisini bir baska bakimdan farketmesini saglayacak pandora ya da ‘kadin’i gondermislerdi. boylece insan insan olmustu ve geri donüsü yoktu: artik kendisi olarak yasamim sürdürmek zorundaydi. bu nasil olacakti? ilkin yine platon’a bakalim: protagoras dialogunda anlatilan insan olan insanin varlık yapisi, biyoloji biliminin verileri ışığında max scheler, arnold gehlen gibi 20. yy. düsünurlerinin saptamalarına cok yakindir. once tannlar vardir. kronos’un goklere egemen olduğu donemde olümlülerin, yani canlı varlıkların, ozellikle de hayvanların ve insanin yaratilmasına sira gelmiştir. tanrılar bunun için prometheus ile epimetheus’u gorevlendirirler. hayvanlara dagitilacak yasama ozellikleri belli sayidadir. birine kuvvet verilir, birine hiz, kimine keskin tirnaklar verilir, kimine post, kimine de kürk, kimine kanat verilir, kimine iri govde. bu oyle dagitilir ki, her hay van payini aldiktan sonra aralarında bir denge olusur. ne var ki, bu sirada insana yasamasi için bir seyler verilmesi unutulmustur. insanın bu dünyada yasamini sürdürebilecegi hic.bir kuvveti, gücü yoktur. insan ozelliksiz bir varlik olarak dünyada bulunamaz ve yasayamaz; çünkü her hayvanın cok iyi donatilmasina karsin insan yalinayak, kürksüz, silahsiz, cirilciplak kalmistir. bunun üzerine prometheus, tannlardan (athena ve hephaistos) sanatların bilgisi olan ‘ates’i calar ve insana verir.


varlik yapisi bakimindan insan diger canlilara karsın, gerek kendi içindeki ve gerekse de disindaki dogada uyumsuzdur. trajik olanin en onemli kaynagi bu uyumsuzluktur. her canlı bir cevrenin ürünu, parçasi, öğesi olarak dogduğu için, cevresiyle ve dolayisiyle doga ile uyumludur. hayvan bireyi, tıpkı kapalı bir sistem, yasama baglami içinde ona uymus olmanin verdiği huzurla yasayanlar gibidir. insan ise bir dogal cevreye degil, bir yapay cevreye, toplumsal cevreye dogar. doga bakimindan insan tam bir uyumsuzdur. doga insana, yasayabilmesi için kusun kanadi, baliğin yüzgeci, aslanin pencesi vb türden dogal hicbir olanak tanimamistir (kant, dunya yurttaşlıgı amacina yonelik bir tarih düsuncesi; 3. onerme). doga kendisine uyumsuz olana yasama hakki tanimaz. dogal duzen, ayiklanmaya dayanir; ancak güclüler yasarlar ve türu sürdururler, gücsuzler ayiklanirlar. bu durum karsisinda insan tam anlamiyla gücsüzdür. o yitip gitmemek için alet yapar, dogaya direnir ve varliğini, yasamasini surdürur. diger yandan, insan obür canlılarla karşilaştınldiğinda; bakimi, egitimi, kendi yapici yaratici benliğini bulmasi bakimindan en çok emek isteyen ve yetismesi en uzun süren canlidir. insan doga tarafindan yalniz birakilmiş, gelisimi en uzun suren ve buyuk belirsizliklerle karsi karsiya bulunan bir varliktir. trajik olan aranirsa, bu ozellikleri tasiyan bir varliktan baska nerede bulunabilir? insanin dogusu trajik olanin dogusudur.


trajik olan, yasamanin açildiği yerde bulunmaktadir. yasamanın özü trajik olandir; çunku yasamanin ozu belirsiz, bilinmez, kestirilmez olan karsisinda duyulan gerilim ile o büyük akisa atilmak, o büyuk akisi kucaklamak, kulaçlamak ve bilinmezi bilinir, karanliği aydinlik kilmaya çalısmaktir. bu cesaret isidir ve ancak kahramanca yasayanlar tarafindan gerçeklestirilebilir. nietzsche, “yaşamaya sirtini donmuş bilim adamlanm kapi dişarı etmek gerekir” derken, yaratici soluğunu yitirmis bilim adamlarını kastediyordu. bilimi kabuklastirmis, çekildiği bu kabuğun içnde ünlu, unvanlı, alımlı, çalımlı yasayan, kabuğun dısına çikmayi bilimdisi sayan, buna dayanamayan, kendisini üretecekken kendisini tüketen, bir orta çag adami gibi yasarken kendisini aydin sanan insandir bu nietzsche’nin sozünü ettiği. o, yaratıcılıgın en büyük destegi olan bilimsel cesaretlerini yitirmis insandir. yapici ve yaratici bir yasamanin, bilgi kadar cesarete de ihtiyaci vardir. bu deneme cesaretidir, bu yanilma cesaretidir, bu aydinliga ulasma cesaretidir, bu trajik olana açık olma cesaretidir ve saniyorum insanin varolus için baska bir cesarete de ihtiyaci yoktur.


nietzsche ‘trajik olan’i, insanin dogayla degil, insanin insanla iliskisi bakimindan ele alır. tan kizilliği’nda bunu soyle anlatir: “insanlar ahlaksallaşıyorahlaksal oldukları için degil! ahlaka boyun egme, bir hükümdara boyun egme gibi kölece ya da magrur ya da çıkarcı ya da teslimiyetçi ya da budala bir heyecan ya da du$üncesizlik ya da mutsuzluk eylemi biçiminde olabilir. bu tur boyun egme aslında ahlaksal degil.” (nietzsche, tan kizilliği, 2. bolüm, 97. düsünce). trajik olan’i ahlaka siğinarak dondurmaya calısanların içine düstukleri kokusmadir bu. bireyler istedikleri kadar ahlaki savunsunlar; kokusmanın bulunduğu yerde ahlak olamaz. nietzsche gercekte ‘ahlak’i savunmaktadir; fakat bugünkü durumuyla riyakar, iki yüzlü, içi bosaltilmis, gosteris duskünu, ahlaksizliklarin, namussuzluklarin, asagilik davranislarin, rezil isteklerin, igrenc girisimlerin kabuğu durumuna sokulmus bir ahlak degil. boyle bir ahlak ahlaksizliğin ta kendisidir. nietzsche iyi ile kotu’nun otesinde’yi yazdiği siralarda karalama defteri’ne su notu düsmustu: “şimdiye dek gelip geçmiş bütün ahlaklılığın mirasçisi olmak istiyoruz. bütün işimiz gücumuz yalnızca ahlakliliktir; ama şimdiye dek süregelelen biçimine karşı gelen ahlaklılık (xiii, 125). neden mi kafa özgürlüğünü seviyorum? bu şimdiye dek süregelen ahlakliliktan çikan bir son olduğu için. her $eye kar$ı (yerlesmiş, bugüne dek süregelen) idealizm ve dindarlıga karşi savasmada bile adil olmak. . . dogru davranmak; her şeye karsi sevgiyle dolu bir anlayi$ gostermek, her şeyin değerini, haklılıgını, zorunluluğunu bulup, ortaya çıkartmada iyiyi istemek.” (xiii, 245/5)


bütün bunları yapacak bir tek kisi vardir: filozof. filozof, cagi karsisinda sorumlu, onu elestiren, onunla ugrasan, uyumla uyumsuzluk, asirilikla düzen ve ölcü arasında dengeyi arayan insandir. bu insanin bu yasami ‘trajik’ bir yasamadir.
trajik ya da filozofca yaşama, yani bir yanda kendisini ozgur insan olarak duyan, diger yanda mutlak yazginin baskisini duyan yasama. ona gore ‘varlik’ bu yaşamadan dogmaktadir: varlik, ozgurlukle yazgi arasindaki gerginlikte ve bu gerginlikten varılan dengededir. tipki antik çag tragedyalarında, apollon ile dionysos gerginliğinde olduğu gibi. gercekte tragedyanın kendisi trajiktir, tipki yasamanın kendisinin de trajik olusu gibi. orada insanin yapabilecegi bir tek davranis vardir: erdemli olmak. yani, kendisini günün gelişen tek yanlı entellektüalizmlerinden kurtaran; salt dogru olanın pesinde kosan degil, tarihin sürukleyici gücüne karsi duran, bas kaldiran, gelisen, aydınlanan insan.
insan boyle kendine ozgü, kendine yaraşan, yakisan yasamayi, hayvan türlerinde goruldüğü gibi dogustan getirmez. eğer boyle olsaydı insan trajik bir varlik degil, kosullu, bagimlı bir varlik olurdu. ‘trajik olan’ yalnızca ‘ozgür olanın ozelliğidir ve bu ozellikler de dünyamizda yalnızca insanda bulunur. nietzsche, insanın yasamayi ogrenmesi gerektiğini dusünürken, onun bu ozelliğini gözönünde bulundurmus olsa gerek. ancak yasamayi ogrenenler yasamanın özü olan büyük gücü, yani canliliği ellerinde tutmayi becerebilir ve ancak o zaman bu gücle yasama istenci somutlasma olanagi bulabilir. hayvanlar ancak türe ozgü olarak güçlüdürler. hiçbir hayvan aynca güclü olmayi istemez. insan ister. insanin sahip olduğu istencin en yogunlastiği alan yasama’dir. nietzsche’ye gore yasama istenci ile güç istenci birbinnin içinde erir. insan boylece yaşamdan dogaya ve dogadan evrene uzanir. çünkü yasama gibi, doganın da evrenin de ozu güçtür, kuvvettir. insan ancak o kuvvetten pay aldikca kendisini asar. bu dionysosca yasamadir: devinen, gelisen, coskulu, atilimli, erginlenen insanin yasamidir bu. bu, yasamanın durmaksizin büyük atilimini yapmasidir. boylesine bir yasamada, kendi trajedisine sahip cikanla onu dislayan, ona sirtini donen ayni sayilamaz boyle bir yasamada miskinle, tembelle, kendisini aldatanla, eylemsizle; yapici yaratici atilimlar içinde olani, sirasinda yanilani, sürçeni, aldanani fakat yine de kalkip atilani ayni tutan bir esitlikci ahlak, olsa olsa bir köle ahlaki olabilir. nietzsche’ye gore dionysos’u yok sayan bir ahlak, ahlak olamaz.


nietzsche 20. yy.’ın başında öldüğünde, insanlık, barbarlignii örten maskelerinin pek cogunu henüz cikartmamişti. iki dünya savaşına, gaz odalarından atom bombasina degin bircok yontemle gercekleştirilen toplu öldürmelere, bu iki savasın dogaya ve insana getirdiği yikimlara ve 20. yy. boyunca sürüp 21. yy.’a atlayan bolgesel savaslarda, bu yikimlarin onlara, yirmilere katlanısına; insan yasamini ayakta tutan değerlerin paramparca edilisine, barbarliğin en uygar giysiler içinde siritarak ortaya cikişina tanik olmamişti. eğer insani asagilayan bütün bu olaylara nietzsche tanik olsaydi, sanıyorum “tanrı öldü!” diye bagirmazdi; “öldürün şu yeni tanrıyı! yok edin şu yeni dinin mabetlerini! tutuklayin müritlerini!” diye haykirirdi. o haykırırken, öldürülmesini istediği yeni tanrı, tutuklanmasini istediği müritleri ile ona en trajik cezayi verirdi: dünya barış odülü.


ödülü kabul etse de etmese de sonuc değişmezdi. müritler büyük ibadetlerine donerlerdi; yani, sabahları erkenden uyanirlar; hemen giyinip işlerine kostururlar; akşama dek arılar gibi calisirlar; akşam biraz dinlence, sonra dogru eve; tv’de haberler, tv’de filmler, tv’de reklamlar. gazete basliklarıyla konusulur, koşe yazarlarıyla düsunülür, reklamlarla begenilir, kredi kartlarıyla alısveris yapilir; sabahları erkenden kalkilir, ise kosulur, çalişilir, kazanılır, sahip olunur, yeniden calisilir, yeniden kazanilir, yeniden sahip olunur; boylece yedikce acikircasina yaşanir ve sonunda yeni dinin sadik ve mutlu bir müridi olarak, bedeli onceden kredi kartiyla ödenmis güzel bir mezar tasinin sahibi olunur. yeni tanrı ‘para’dir, yeni din ‘ekonomi’dir; dinin merkezleri cokuluslu şirketler, müritleri ise homo economicuslardir. homo economicus profanlaşmiş bir insandir. o, trajik olani dislamiş, ozel bir trajediyi yaşamaktadir; bir profan trajedisini yani dionysos ile apollon’u kalite bir barda bulusturmus,, güzel hanimlar arasında egzotik içkilerini yudumlarken, birbirlerine entellektüel düzeyli fikralar anlatarak, zamani keyifle geçirmelerini saglamaktadir. bu dünyada daha baska ne istenir? 21. yy.’a yakişan da budur zaten.

kimdir bu homo economicus? o biziz. o her birimizde. ona karsi çıktıgımız zamanlarda bile içten içe ona ozeniriz. onu yenmek istediğimiz kadar onu ozleriz. o biziz. biz, yani su 21. yy.’ın basındaki insan.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 23/12/2007 by in Eskiçağ üzerine, Felsefe - bilim, Genel and tagged , .
%d blogcu bunu beğendi: