C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Hugo Grotius ve Evrensel Hukuk Üzerine

Öncelikle vurgulanması gereken husus şu: savaş gerekçesi aramak uluslarası bir karın ağrısıdır, daha ciddi deyişle, uluslararası yasaların bir gereğidir. Uluslararası yasaların (hukukun) kökeninde Roma’nın ele geçirdiği topraklardaki, Roma vatandaşı olmayan tabilerine uyguladığı kavimler hukuku (lex gentium) vardır. Ancak modern uluslararası hukuk anlayışı 16-17. yüzyıllardaki uluslararası çatışmalardan ötürü geliştirilmiştir. Denizötesi savaşlar ile Fransa’daki din savaşlarının (1562-1598) yaşandığı bu dönemde uluslararası bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur, bu ihtiyacın temelinde Kutsal Kitap’ın (Eski ve Yeni Ahit) etik ilkeleri ile klasik pagan dünyasından kalma yasaların yeni çağın gereksinimlerini karşılayamaması yatar. Barok ve Aydınlanma döneminde ikinci Skolastisizmin İspanyol uzantıları ile düşünür Hugo Grotius’u takiben ilk uluslararası hukuk denemesi gerçekleşir. Ius ad bellum ve ius in bello yani sırasıyla “savaşma hakkı/gerekçesi” ve “savaştaki hak” olguları üzerinde yoğunlaşan bu ilk denemede özellikle de ius in bello‘ya 30 Yıl Savaşı (1618-1648) Avrupa’nın önemli bir kısmını yakıp yıktığında ihtiyaç duyulmuştur. Diğeri yani ius ad bellum ise daha çok Hollanda’daki Bağımsızlık Savaşı’na (1568-1648) paralel olarak yürütülen tartışmalarda şekil kazanmış olup felsefî temelini Fransız siyaset felsefecisi Jean Bodin’e borçludur.

 

Grotius açısından bakarsak, o gerek İspanya ile Hollanda arasındaki 80 Yıl Savaşı, gerekse Katolik ve Protestan Avrupalı uluslar arasındaki 30 Yıl Savaşı’nı görmüş ve irdelemiş biriydi, dolayısıyla savaş ve barış hukuku üzerine eğilmiş olması şaşırtıcı değildir. Bu konuyla ilgili, Cicero ve Augustinus’tan etkilendiği üç eser yazmıştır: Commentarius in Theses (Tezlerle ilgili yorumlar), De Iure Praedae (Ganimet hukuku üzerine) ve De Iure Belli ac Pacis (Savaş ve barış hukuku üzerine). De Iure Praedae‘da meşrû savaşın (adil savaş) adil savaş gerekçelerine dayanması gerektiği tezini savunur. Bu tezin temelinde savaş olgusunun kaçınılmaz olarak doğa yasasına ya da Kutsal Kitap’ın inanç sistemine aykırı olamayacağı varsayımı yatar. Grotius’a göre Tanrı kendimizi korumamızı ve yaşamımızı mümkün kılan her şeyi edinmemizi emreder, bununla birlikte saldırganları cezalandırmamızı ve aynı zamanda devleti korumamızı ister. O halde bazı savaşlar Tanrı’nın emri olarak başlar. Tanrı’nın emri de adalete uygun olduğuna göre, o halde bazı savaşlar adildir.

Burada önem arz eden bir detay var, o da Grotius’un Thomas Aquinas’ın “sadece komutanlık edecek olan savaş açabilir” düşüncesine karşı çıkarak “tek tek kişiler de kendi savaşlarını açabilir” düşüncesini savunmuş olmasıdır. Bunda doğayla birlikte Tanrı’yı temel yasakoyucu olarak belirlemesinin rolü büyüktür, zira doğa ve Tanrı önünde bireyler eşittir, haklarını aramaları da meşrûdur. Dört adil savaş gerekçesi/ilkesi vardır, Grotius’a göre:

İlki De Iure Praedae‘ın Prolegomena‘sındaki defensio sui yani “kendini koruma” ilkesidir, buna göre -yukarıda da söylediğimiz gibi- insanın kendini koruması Tanrı’nın emridir. Şunu da söylemek gerekiyor: Grotius’un “Tanrı’nın emri” demesi, “doğanın zorunluluğu” demesiyle aynıdır. Esasında kast ettiği şey insanın korunma/direnme hakkı olduğu değil doğası gereği, “kaçınılmaz olarak” kendisini koruma özelliğinin olmasıdır. Bu noktada “canlı doğduğu andan itibaren hazzın peşindedir, tatlı olana yumulur ve onu arar, oysa canını yakandan kaçar ve canı yandığında tepki gösterir” minvalindeki Epicurusçu düşünceye yakınsar.

Bununla birlikte Grotius devlete özel bir hak tanır: Hiçbir insan kendisinde doğal (Tanrı’nın emri) olarak bulunan kendini koruma özelliğini diğer insanlar üzerinde “sınırsız” bir biçimde hayata geçiremez, devlet “gerekli” yasağı koyar ve düzenlemeyi yapar. Renée Jeffery (Hugo Grotius in International Thought, Palgrave Macmillan, 2006, s.40) bunun Yahudi şeriatında, genel olarak Kutsal Kitap’ta ve ilk Hıristiyanların uygulamalarında isyan ve direnmenin olmamasıyla ilişkilendirir. Buna göre, devlet Tanrı’nın yeryüzündeki bir temsili olacaksa, o halde O’nun, sonunda ölüm dahi olsa, bir insana başka bir insan tarafından “aşırı” direnç gösterilmesine mani olma hakkı vardır, tıpkı Tanrı gibi: Bir Hıristiyanı tıpkı İsa gibi direnmeden hayatını teslim etmeye (adamaya) çağıran bu ilke, kurtuluşun “direnmeme”de olduğunu gösterir ve Hıristiyanı dayanıklılık gücüyle, başka deyişle imanıyla sınar. Oluşan tuhaflığın farkındayım, Grotius da farkında mıydı bilemiyorum (en azından farkında olduğuna dair bir emare sunmuyor eserinde), İsa ve onun insanlığın kurtuluşuyla sonuçlanan çarmıh mitiyle kurulmuş bu analoji bireylerden “direnme niteliğini” söker. Oysa yukarıda bunun “doğal” ve bir o kadar “Tanrı’nın emri” olduğunu söylemiştik. Renée Jeffery burada ziyadesiyle sivil toplumun öne çıktığını, dolayısıyla bireylerin sivil toplumun gereklerinden ötürü kendinde doğal ve “Tanrı’nın emri olarak” bulunan özellikten yani direnmekten vazgeçebileceğini söyler.

İkinci adil savaş ilkesi recuperatio iuris ac rerum ablatarum yani “çalınan hakların ve hakkın geri kazanılması”dır, buna göre insanın kendisinden çalınanı geri almak için savaşmaya hakkı vardır.

Üçüncü ilke damnorum et impensarum quae ex bello oriuntur repetitio yani “savaştan kaynaklanan zarar ve harcamaların geri ödenmesi”dir.

Dördüncü ilke punitio hostium yani “düşmanın cezalandırılması”dır, buna göre insanın kendisine zarar vermiş olan birini cezalandırma hakkı vardır. Bu haktan devletler arası hukuk anlayışıyla ilgili olarak, yukarıda bahsettiğimiz duruma özgü bir tuhaflık doğar. Grotius birinin (bir devletin, hatta bir Hıristiyan devletin) başka birine (başka bir devlete), kendi tabilerine kötü davrandığı gerekçesiyle savaş açma (onu cezalandırma) hakkı olduğundan söz eder. Ancak burada kritik olan şudur: Grotius günümüzde bir ya da birçok devlet grubunun (örneğin NATO şemsiyesi altında) yukarıdaki gerekçeyle bir devlete müdahale etmesi anlamına gelen İnsanî Müdahale’yi (Humanitarian intervention) kast etmez, zaten yaşadığı dönemde bu deneyimlenmemiştir. Grotius bu düşüncesiyle daha yüce bir gayeyi hedefler:

Bir devlet dünyadaki bütün insanlardan sorumludur, ülkenin sınırları bu sorumluluğu sınırlamaz ya da ortadan kaldırmaz, başka bir devlete bağlı olan insanların doğal ve Tanrı’nın emri olan niteliklerini korumak bir sorumluluktur. Elbette, yukarıdaki paragrafta beliren tuhaflık bu müdahalenin meşruiteti için de geçerlidir: Devletine tabi olan vatandaş direnç göstermemeliyse (isyan etmemeliyse), niçin başka bir devlet tarafından kurtarılsın? Bu da İsa’nın direnmeyi ortadan kaldıran teslimiyetçiliğe güdümlü kurtuluş anlayışına ters değil mi? Bir tiran altında çile çekmeyi, niçin başka bir devlet tarafından kurtarılmaya tercih etsinler ki? Bu problemin çözüldüğü başka bir düşüncesi daha vardır: Eğer bir Hıristiyan devlet kâfirlere eziyet ediyorsa, başka bir Hıristiyan devlet masum kâfirleri kurtarmak için askerî operasyon yapabilir, bu tümüyle doğal ve Tanrı’nın emridir.

Kâfir oldukları için, kurtarılacak olanların İsa’nın çilesini çekmelerine gerek yok, bu yüzden gönül rahatlığıyla kurtarılabilirler, nasıl mantık ama?

Bodin’in evrensellik anlayışından bahsedeceğimi söylemiştim ancak Grotius üzerine biraz daha konuşmak ve teolojik kimliğini deşmek istiyorum, zira değinilesi bulduğum bazı hususlar var.

Grotius teolojik bir kimliktir. Önceki yazıda da söylediğim gibi, Hıristiyanlık kabulü doğal hukuk anlayışını belirlemektedir. Bununla birlikte Hıristiyan olmayanları da doğal hukuka tabiler olarak görmesi, Hıristiyanlığı da aşan bir “doğal din” anlayışı geliştirdiğini gösteriyor olabilir mi? Bu, Hıristiyanlığın salt Hıristiyanlar için bağlayıcı olan evrenselliğinin de aşılması olarak okunabilir mi? Aradaki tek ortak noktanın tek yaratıcı güç olan Tanrı’nın koyduğu doğal yasalar olduğunu düşünüyorum.

Demem o ki, teolojik hukuk, Grotius’ta doğal hukuka dönüşmekle birlikte kapsamını genişletmiş sayılabilir. Bu noktada tespitime şu eleştiri getirilebilir: “Hıristiyan skolastik geleneği zaten tüm insanlığı kapsayan dinî bir yasanın idealini kurmamış mıydı?” Evet, kurmuştu. Hatta bunun izini ilk Kilise Babaları’nda da görmekteyiz. Apostolik Baba’lardan Ignatius Antiochus, Roma’lı Clemens ve Smyrna’lı Polycarpus kaçınılmaz olarak Tanrı’nın tüm ius civilis denemelerini aşan, ilahî bir yasa (ius divinum) dayattığının farkındaydı, bu bizatihi Hıristiyanlığın evrensel mesajının kaçınılmaz bir sonucuydu. Ancak Yeni Ahit‘i temel göstermek suretiyle Tanrı’nın koyduğu her ilkenin doğal olarak evrensel olduğu fikri ilkin Valentinus ve Basileides gibi gnostik yazarlarca savunulmuştur: Romalılar 2.14-15’te “kâfirlerin kalbine yazılı olan yasa”dan bahsedilir, işte bu da gnostikler kadar Grotius’a da ilham vermiş olabilir. Romalılar 2’de genel olarak sunulan Tanrı’nın “ayrım yapmaz” karakterine dikkat çekmek istiyorum. Tanrı ayrım yapmadan insanları birleştiriyorsa Hıristiyan inancına göre, bunun aynı zamanda doğal sınırları olmalı, zira tüm insanların bir tutulması kendinde adaleti ortadan kaldıran, etikopolitik açıdan sorunlu bir durumdur.

Buradaki Hıristiyan evrenselliğinin Avrupa’daki Hıristiyan uluslarının evrenselliği ve daha sonra Atlantik yakasındaki torunlarının da dahil olmasıyla kıtalar-arası bir Hıristiyan birliği olduğu düşünülmelidir. Renée Jeffery, önceki yazıda alıntıladığım eserinde (s.80) analizci Kent’in bu vurgusunu öne çıkarıyor: Hıristiyanlığın eskilerin etik hukuk felsefesiyle ilişkilendirdiği daha kesin hakikatler ile daha belirgin bir otoritenin, kendilerine özgü bir uluslar yasası inşa ettiğini belirtiyor. Özetle, denilen sonraki dönemin genel bağlamı içinde evrensel bir Hıristiyan yasası oluşmuşsa, onun sadece Hıristiyanları bağladığıdır. Oysa Grotius, yukarıda da söylediğim gibi, Hıristiyanları da aşan bir evrensel yasa fikri üzerinde durmuştur. Örneğin Grotius Portekiz bölgede ticarî tekelini dayatırken, Doğu Hintlilerin diğer uluslarla özgürce ticaret yapabilmesini savunmuştur. Bunun yanında A. Carter’ın da bildirdiği gibi, (The Political Theory of Global Citizenship, Routledge, s.28) dış uzay, Antartika ve Deniz Yasası gibi “insanlığın ortak mirası” anlayışının göstergesi olan deneyimlerde de Grotius’un evrenselliğinin bir etkisi vardır.

Bu etkinin teolojik gerekçelerle savaş çıkarma eğilimine vurduğu düşünsel darbeyi iyi kavramak gerekiyor. İspanyollar, Güney Amerika’ya, kâfirleri Hıristiyanlığa kazandırmak bahanesiyle,  koloni idaresini dayatırken Grotius farklı emperyal uygulamaların meşruiyetini tartışmaya açmış, Hıristiyanlığı kabul etmeyi reddeden insanlara karşı, salt bu nedenle savaş açılmasını meşrû görmediğini dile getirmişti. Dahası keşfedilen toprakta yaşayan yerli halkın haklarını koruma hakkının, “sahip” kimliğine kavuşan kaşif ulusa verilemeyeceğini savunarak boş toprağa dönük kolonyal sahipliği meşrû kılan terra nullius yani “kimseye ait olmayan toprak” doktrinine karşı çıkmıştır. A. Carter bu karşı çıkışın, aborjinlerin Avusturalya’daki 1990’larda görülen davalarda kendi haklarını ararken yeniden yankılandığını hatırlatıyor.

Sonuç itibariyle Grotiusçu evrensel hak, hukuk anlayışının Hıristiyanlık amaçlarını aşan bir evrensellik peşinde olduğunu söylemeliyiz. Bu evrenselliği sağlayansa insanoğlunun belki birlikte oluşturmadığı ama son kertede nüvesi herkeste ortak olmakla birlikte öğrenilebilir olan doğal aklıdır. Uluslararasındaki ilişkileri düzenleyen ortak yasalar olabileceği fikrine duyduğu inanç Grotius’u doğal olarak “doğal hukukçu”lar sınıfına sokar. Bu tür hukukçular insan-yapımı olan pozitif hukuku tümüyle reddetmez ama doğanın birleştiriciliğine yükledikleri anlam öylesine derindir ki, ister istemez insanların salt insan olarak doğmuş olmalarından kaynaklanan hakları olduğuna duydukları inanç zihinlerinde Tanrı’nın “ayrım yapmaz” karakteri gibi bir evrensel hukuk meydana getirir.

Bu hukuk küreselcidir, bu yüzden ulusların başka uluslara, ideolojinin başka ideolojilere üstünlüğünü reddeder ya da en azından zaman içinde bu üstünlüğün hor görülmesine düşünsel zemin oluşturur. Ortak aklın evrenselliği tanımını yapanlar sınıfında (batı yakasında) olduğu için elbette doğal olarak “tanımı yapanlar, çerçevesini belirleyenler”den olarak tarafgirliği vardır, ancak bu da onun, çağdaşı olan muhafazakârların kapalı, baskıcı ve tek-taraflı yayınlarından anlaşılan egemenlik düşüncesine karşı çıkışını değersiz kılmaz.

Muhafazakâr Selden, Grotius’un Mare Liberum‘una (Açık/Özgür Deniz) karşılık Mare Clausum‘u (Kapalı Deniz) yazmıştı, salt bu kitapların adından bile Grotius’un katkısına ilişkin bir ipucu edinebilirsiniz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 12/03/2017 by in Felsefe - bilim and tagged , , , , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: