Dr. C. Cengiz Çevik (Klasik Filolog) – Blog

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümü, Dr.

Pilot kalem ile ateizmi çökertmek üzerine atayistçe bir değerlendirme

Önce videosunu izleyelim:

Videoda yaradılışçılardan sık duyduğumuz bir argüman tekrarlanıyor. Literatürde Teleological argument (ya da design argument) olarak bilinen bu argüman (Dawkins’in Tanrı Yanılgısı‘nda “Tasarımdan kanıt” olarak çevrilmiş) a posteriori yani “nihaî durumdan” hareketlenir, dolayısıyla mevcut duruma bakarak onun yaradılışçı perspektifteki neden-sonuç ilişkisine dayalı bir şekilde ilahî bir irade tarafından “tasarlanmış” olduğu varsayımını kabul eder.  Farklı versiyonları bulunan bu argümanla ilkin ortaokulda karşılaşmıştım, benim versiyonun savunucusu din dersi öğretmeniydi ve verdiği örnek (ki bu argümanı ortalama bir zekaya sahip olup, yine ortalama bir eğitim sürecinden geçmiş birine bile ancak örnek yoluyla anlatabilirler) şöyle bir şeydi: “Bir yerde bir köprü gördün, o köprünün kendi başına oluştuğunu sana söylesem inanır mısın? İnanmazsın elbette. O halde bu dünyanın kendi başına oluşamayacağına niçin inanmıyorsun?”

Gerek videodaki, gerek benim çocukken karşılaştığım örnekteki (gerekse diğer versiyonlardaki) temel problem argümanın a posteriori kimliğinin “temelde” ad infinitum (sonsuza dek -uzanan-) nitelikli sağlam bir zemine dayanmıyor oluşudur. Özü aktarayım önce, sonra açıklayayım: Mevcut durumdan geriye doğru bakarak, mevcut durumu nedensel perspeftifte açıklamak adına, bu nedensel perspektifin son durağının bir yaratıcının yoktan tasarımı olduğunu savunursanız, -bunu geçerli / doğru bir mantık ve muhakeme yöntemi olarak belirlediğinize göre-  o tasarım anına da a posteriori bakmanız gerekir, başka deyişle tasarımın da tasarımı, onun da tasarımı, onun da, onun da… İşte bu ad infinitum yani “sonsuza dek” süren bir a posteriori mantığı anlamına gelir, ki teolojilerinden bildiğimiz üzere Hıristiyan ve İslam bakış açısına göre Tanrı’nın “ol” demesi tasarımın ilk noktası olduğu ve hatta Tanrı’nın kendisi bir “ezelî ve ebedî” olduğu için, a posteriori mantığı ad infinitum yürütülemez demektir.

Yukarıda bu argümanın literatürde “Teleological argument” olarak bilindiğinden bahsetmiştim. Kavram olarak baktığımızda, Teleology (Latincesi teleologia) Yunancadaki τέλος ile λογια’nın birleşiminden oluşmuştur, “Neden mantığı” ya da “Neden bilimi” olarak Türkçeleştirilebilir. Teleoloji (Yaygın Türkçesi budur) isminden de anlaşılabileceği gibi, nihaî nedenlerin ve gayelerin incelendiği bir alandır, bu yüzden evrendeki tasarımın kanıtlarına ve doğadaki amaç durumuna bakar. Wolf’un aynı minvaldeki 1728 tarihli tanımıyla:

Datur‥præter eas alia adhuc philosophiæ naturalis pars, quæ fines rerum explicat, nomine adhuc destituta, etsi amplissima sit et utilissima. Dici posset Teleologia.

İçeriği bize teleolojinin doğa felsefesinin bir bölümü / alt-sahası olduğunu gösteriyor; -Wolf’un tanımından hareketle- fines rerum‘u inceleyen bu alt-sahada çalışanlar kaçınılmaz olarak doğal olgulara bakmak ve onları analiz etmek zorundadır. Tanımdaki finis terimi (çoğulu fines) burada ele aldığımız teleolojik kanıtın, yukarıda bahsettiğimiz temel problemini açık eden bir anlam genişliğine sahiptir. Finis her şeyden önce, τέλος gibi “sınır” anlamındadır, yani teleoloji aslında “nesnelerin sınırlarını” göz önünde tutarak bir inceleme yapar. Nesnelerdeki neden ve gaye durumu, onların sınırlılıklarından kaynaklanır, başka deyişle. Bir teleolojik argümanla yaratıcının varlığını savunanlar, aslında bir sınırlılık paradigması (παράδειγµα) yani “temel şablon”u üzerine bir argüman inşa etmiş olur. Tanrı’yı sınırlar elverdiği ölçüde, “nedenselleştirmiş” olurlar. Dahası, yukarıda değindiğimiz gibi, bunu da sadece bir noktaya kadar yürütülebilir bir mantık yöntemiyle yaparlar, zira aynı a posteriori mantık yöntemini kullanarak Tanrı’nın da, kendisinden daha büyük [?] bir tasarımcı elinde şekillendiğini savunmaları ve bu savunma tarzının da, yine yukarıda belirttiğimiz gibi, ad infinitum olması gerekir.

Videodaki örnek üzerinden söylersek: “Pilot kalem sanatlıdır” (“sanatlı” ile kalemin tasarlanmışlığı kast ediliyor), dolayısıyla onu yapan bir sanatçı olmalıdır. Burada argümanın başlangıç noktası pilot kalemin nihaî durumudur, dolayısıyla kullanılan paradigmatik perspektif pilot kalemin nihaî durumunu bir finis olarak kabul etmiş haldedir. Bu perspektifin kökeni eskidir, Platon’a kadar uzanır. Ortaçağ’da İbn-i Rüşd ve Thomas Aquinas tarafından da savunulan bu argüman türü 90’lardan itibaren Yeni-Yaradılışçılar ile Akıllı Tasarım’cılar tarafından farklı dillerde ve tarzlarda canlandırılmıştır.

Yaradılışçıların paradigmatik perspektifi salt a posteriori kimliği üzerinden değil, aynı zamanda -yine bu çerçevede değerlendirilebilirliği bulunduğu ölçüde- doğal (doğadaki) olguların doğal olmayan bir tasarım unsuruna bağlanması noktasında da yara alabilir. Zira neticede teleolojik argüman evrende bir düzen olduğu varsayımına dayanır, ki böyle olduğu için de, evrendeki düzenin bir tasarlayıcısı olduğu sonucuna varır. Burada tuhaf ve mantıksız olansa, argümanın birinci aşamasında evrendeki düzenin, ikinci aşamasında ise bu düzenin tasarlayıcısının yine a posteriori olarak nihaî durumdan hareketle tespit edilmiş olmasıdır. Başka deyişle, şu an olan ve olmakta olan bir şeyin mutlaka “düzen”le (düzenin bir parçası olarak) açıklanabilir bir şey olduğu varsayılır, oysa buradaki problem “düzen” olarak okunan unsurun neden-sonuç zinciri çerçevesinde açıklanması isteniyorsa (amaçlanıyorsa) argüman “doğal” bir nihaî sonuçtan a posteriori olarak hareketlendiği için, yine doğal bir neden-sonuç zinciri içinde anlamlı olması gerekir. Burada “düzen”in tanımı üzerine büyük bir problem ortaya çıkar, kaos ya da düzen teorilerine hiç girmeden (zira klasik agnostisizmde karşımıza çıkan şu soruyu sormadan bu değerlendirmeyi yapamayacağımı düşünüyorum: “Evrende bir düzen ya da kaos olduğunu anlayabilmek için, evrenin dışından ona bakmam gerekmez mi?”), salt düzeni doğal olgudan hareketle tanımlayıp son kertede onu “doğaüstü” bir yapıya dayandırmanın bu argümanın ruhuna ters olduğunu belirtmek istiyorum, zira hiçbir doğal nedene dayanmadığı halde a priori olarak kabul edilen bir ilk tasarlayıcı varsayılır ve “doğal” olgulardan oluştuğu söylenen düzen bu doğal nedene dayanmayan ve dolayısıyla kendisi de doğal olmayan bu tasarlayıcının tasarımı olarak okunur. Burada bir problem yok mu?

Dawkins “Nihai Boeing 747” başlığını koyduğu bölümde bu argümanın Tanrı’nın varlığını değil, aksine yokluğunu kanıtlamaya daha uygun olduğunu söyler. Bu, benim bir önceki paragrafın sonunda söylemeye çalıştığım şeyle aynıdır. Örnek üzerinden söylersem, teleolojik argüman aslında bir olasılık argümanıdır ve neticede Tanrı’nın “tasarımcı kimliğiyle” var olma olasılığının, var olmama olasılığından daha fazla olduğunu, yukarıda bildirdiğimiz gibi, doğal olguların oluşumu üzerinden göstermeye çalışır. Bir maymunun daktilonun tuşlarına rastgele basarak bir Shakespeare eseri yazması olasılığı yok mudu? Kesinlikle var ama çok düşük bir olasılık bu. İşte bu teleolojik argüman da böyle bir olasılık kıyası üzerine inşa edilmiş durumda. Bu argümana niçin Nihai Boeing 747 dendiğini Dawkins şöyle açıklıyor:

“Bu başlık Fred Hoyle’un, bir Boeing 747 ve bir araç hurdalığı konusundaki gülünç benzetmesinden ileri gelir. Hoyle’un bunu kendisinin bizzat yazıp yazmadığından emin değilim ama bu, yakın meslektaşı Chandra Wickramasinghe tarafından ona atfedilmiştir ve muhtemelen doğrudur. Hoyle der ki, Dünya üzerinde yaşamın kendiliğinden başlayabilmesi olasılığı, bir hurdalığın altını üstüne getiren bir kasırganın rastlantı eseri bir Boeing 747’nin parçalarını (uçak çalışacak şekilde) birleştirebilmesi olasılığından daha yüksek değildir.” (Tanrı Yanılgısı, s.144)

Dawkins’in devamında da bildirdiği gibi,  burada kast edilen şey “tam olarak işleyen bir at, böcek ya da devekuşunu, onların parçalarını hurdalıkta rasgele karıştırarak elde etme ihtimalinin düşüklüğüdür. Bu özetle yaradılışçının en sevdiği kanıttır ve bu kanıt sadece doğal seçilimin ilk maddesini anlamayan birisi (doğal seçilimin bir şans teorisi olduğunu zanneden birisi tarafından, ki bu teori şans teorisinin tam tersidir) tarafından ortaya atılabilir.” (A.e.) Yaradılışçı demeye getiriyor ki, evrende öyle doğal olgular var ki, bunlar en ufak bir sapma ya da farklılık sonunda bile meydana gelmeyebilirdi. Bu doğal ve makul bir sonuçtur, tabi ki ilgili neden-sonuç ilişkisinin kendisini de “doğal”lıkla sınırlayabildiğiniz ölçüde.

Yukarıda bahsettiğimiz yaradılışçının sınırlı paradigmatik perspektifini Dawkins uzayda evlerini özleyen astronotların ‘Sadece Dünya’nın şu anda ilkbaharı yaşadığını düşünebiliyorum’ deyişiyle örnekler, oysa bu apaçık şekilde bir kuzey yarımküre şovenizmidir (A.e., s.146). Buradaki problem yaradılışçının oluşum sürecini bir ana, bir kereye indirgemesinden kaynaklanır, bu aynı zamanda, videodaki örnek üzerinden söylersek, pilot kalemi yapan kişinin (fabrikadaki makinenin?) onu hiçbir öncül madde ve olgular bir araya gelmeden (onları bir araya getirmeden), bir kerede yapması gibidir. Yaradılışçının teolojinin “ol” emriyle böyle bir yaklaşım sergilemesi şaşırtıcı değildir. Dawkins bu durumu doğal seçilim açısından şu şekilde karşılıyor:

“Doğal seçilimi (şans ve tasarımın daha oyunun başında elendiği) olasılıksızlık sorunu için başarılı bir çözüm yapan şey nedir? Yanıt doğal seçilimin olasılıksızlık sorununu küçük parçalara ayıran birikimli bir süreç olmasıdır. Bu küçük parçaların hepsi azıcık olasılıksızdır, fakat çok fazla değillerdir. Bu azıcık olasılıksız olaylar büyük miktarlarda üst üste bindiğinde, birikim sürecinin son ürünü çok ama çok olasılıksızdır, aslında o kadar olasılıksızdır ki, şans eseri oluşabilmenin menzilinin çok ötesine geçmiştir. Yaradılışçının bıktırıcı biçimde geri dönüştürdüğü iddiasının konusunu oluşturan son ürünler bunlardır. Yaradılışçı esas noktayı tamamen ıskalar çünkü istatiksel olasılıksızlık oluşumunu bir kerede oluşmuş, tek bir olay olarak görmekte ısrar eder. Birikimin gücünü anlayamaz.” (A.e., s.146)

Peki, birikimin gücünü anlamış olup evrenin kendisinin ve yeryüzündeki her şeyin bir evrim sürecinde bugünkü duruma geldiğini kabul eden bir yaradılışçı yine de son kertede Tanrı’nın varlığını savunabilir mi? Elbette savunabilir. Ancak benim bu tür “bilime meraklı yaradılışçılar” tarafından çıkartılan tartışmalarda hep takıldığım nokta, başından beri söylediğim gibi, kullanılan mantık yönteminin, bilimdeki yöntemi tutarlı kullanma gereğine ters bir şekilde, keyfî olmasıdır. Beni rahatsız eden bu, yoksa herhangi bir bilim görünümlü safsata (literatürde pseudo-science deniyor) olmadan da Tanrı’nın varlığına inanılabilir, ben inanmasam da, birtakım psikolojik ve hatta sosyo-kültürel ihtiyaçlardan ötürü inanılabileceğini düşünüyorum. Bkz. Tevfik Fikret, “İnanmak İhtiyacı”. Bu noktada, “senin tanımladığın Tanrı’nın niçin garajımdaki ejder olmadığını bana ister teleolojik, ister ontolojik olsun, herhangi bir kanıtla gösterebilir misin?” diye sorma hakkımı da saklı tutarım, o ayrı. (“Tanrı daha büyüğü düşünülemeyen, ezelî bir varlık olmalı” o halde niçin “Tanrı garajımdaki daha büyüğü düşünülemeyen, ezelî bir ejderdir” diyemeyeyim?)

Yeri gelmişken, şöyle bir değinip geçeyim: Geçenlerde “Fizik ve Biyoloji Ahlakı Açıklayamaz” başlıklı başka bir tartışma programı videosu gördüm. Özetle “fizik ve biyoloji ahlakı açıklayamaz ama din açıklar” sonucuna varılıyordu, totolojinin böylesi! Ben yaradılışçının zeki çevik ve ahlaklısını severim.

addendum@ 26.3.2013, öğle saatleri:

Şöyle bir eleştiri geldi: “Mantık yürütme / muhakemenin belli bir noktada kesilmesi onun yanlış olduğunu mu gösterir? Yanılıyorsunuz falan filan…”

Bu soru görecelilik esasına göre olayı muğlâk kılıyor. Ressamların ve grafikçilerin iyi bildiği lineaar perspective’i (“çizgisel / doğrusal  bakış açısı”) düşünün: Yolun -resme bakan kişi olarak size göre- başlangıç kısmı, resmin yukarısına doğru uzanan yolun ufukta görünen son kısmı ise daha dardır (tercihen üçgenin tepesi gibi, noktaya dönüşür). Muhakeme yolunuz buradaki göreceli daralma gibi olabilir elbette, ancak gerçekte yani resmin resmettiği nesnel yapıda böyle bir daralma yoktur, dolayısıyla muhakemenizin, paradigmatik perspektifin sınırlılığından ötürü daralıyor gibi görünmüş olmasının olgunun kendisiyle hiçbir alakası yoktur, sorun sizin gözlerinizde ve göreceli görünümün doğasındadır.

Yazımda muhakemenin bir noktada kesilmiş olmasının keyfîliğinin can sıktığını dile getirmeye çalışıyorum, zira pilot kalem ya da diğer örnekler evrenin (ve parçalarının) oluşumunda sarsılmaz bir tutarlılık ve süregidim olduğunu kanıtlamaya çalışıyor aslında. Ben de diyorum ki, “doğal / düzenli evren” ve onun yaratıcısı (ya da Aristoteles’teki “İlk devindirici”) bağlamında tutarlılığı savunmak kendi içinde büyük bir çelişki doğuruyor, zira yaradılışçıların sık dile getirdiği “bilim her şeyi açıklayamıyor” argümanı burada kendisini “hiçbir şey kendi başına / tesadüfen oluşmaz” şeklinde kendini gösteriyor, problem ise daha olayın temelinde bulunuyor: Bilimi her şeyi açıklayamadığı için, ilk / her şeyin kendi başına, tesadüfen oluştuğunu savunan bir açıklama metodu olarak görelim (ki doğru değil), yaradılışçının bu tespitinin ardından gelen ikinci tespit “her şeyi Tanrı yarattı” oluyor. Beşka deyişle evrenin oluşumunda rastgeleliği kabul etmeyen bir zihin, onu ancak bir Tanrı’nın yaratabileceğini düşünüyor, burada bir problem yok mu?

Credo quia absurdum diyene lafım olmaz, olur da burada olmaz. Başka bir tartışmada onunla da yüzleşebilirim ama önce şu pilot kalemciler devre-dışı kalsın hele.

One comment on “Pilot kalem ile ateizmi çökertmek üzerine atayistçe bir değerlendirme

  1. Artin
    27/03/2013

    Yaratiliscilardan cektigimizi kimseden cekmedik su hayatta. Sevdigim sozlerden biri de Neil deGrasse Tyson’a ait. Soyle der :

    “Does it mean, if you don’t understand something, and the community of physicists don’t understand it, that means God did it? Is that how you want to play this game? Because if it is, here’s a list of things in the past that the physicists at the time didn’t understand [and now we do understand] […]. If that’s how you want to invoke your evidence for God, then God is an ever-receding pocket of scientific ignorance that’s getting smaller and smaller and smaller as time moves on – so just be ready for that to happen, if that’s how you want to come at the problem.”

    Cevremde de bilimle ugrasmasina ragmen (evet ragmen!) fanatiklik derecesinde yaratilisci olanlar var malesef. “bu mukemmel sistem kendi kendine olusmus olabilir mi?”, “hucre, boyle boyle yapacagini nereden biliyor?”, “x mekanizmasinin tesaduf(!!) eseri olusmasi mumkun mu” vb. tonla bilim disi soru ve bos lafla muhattap oluyorum. Onume biyoloji kitabi acip “God made all of this” diyen bile oldu.

    Irwin Yalom’un bir sozu vardi. Su an bulamadim. “Din ve Psikiyatri” adli kitapta geciyor olmasi lazim. Sanirim cesitli konusmalarindan derleme bir kitap. Mealen ” bir seyi aciklayamamamiz onun tanri oldugu anlamina gelmez. Binlerce insanin onu tanri kabul etmesi, onu tanri yapmaz.” gibi bir sey diyordu. Kitap yanimda degil. Keske olsaydi. Zaten okuyali 6-7 sene oluyor.

    Neyse Tyson ile actik, Tyson ile kapatalim : “The good thing about science is that it’s true whether or not you believe in it.”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: