Dr. C. Cengiz Çevik (Klasik Filolog) – Blog

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümü, Dr.

“Dicuntur” ve Academia Kuşkuculuğu

“Akademi”, “Akademik” ve “Akademisyen” kelimelerini bilerek duyanların aklına önce başka yazarlardan bol alıntının yapıldığı metinler ve konuşmalar gelir ya da belki de gelmelidir, zira “Akademi’deki akademik bir çalışmada akademisyen savunduğu görüşü neden-sonuç ilişkisi bağlamında ilgili kaynaklara bağlamak / dayandırmak zorundadır.” Bu bağlama / dayandırma sürecinde kullanılan yöntem alıntı yapmaktır. Alıntının en basit hali de “x der ki…”dir.

Başlıktaki dicuntur Latincede ilkin “söylemek” anlamındaki dicere fiilinin edilgen çatı, şimdiki zaman üçüncü çoğul kişi halidir yani “söyleniyorlar”. Söylenen şey soyut anlamlı olduğundan, özne halinde tekil kullanılırsa dicuntur‘u “(x) söyleniyor” şeklinde çevirmek mümkündür.

İlk paragrafta bahsettiğim “akadem-” gövdesi Yunancadaki ἀκαδήµεια ya da ἀκαδηµία’dan geliyor, bu da Platon’un Atina’da kurduğu okulun adı. İkinci paragrafta bahsettiğim dicuntur ifadesi ise geç dönemde (Roma hakimiyeti döneminde), özellikle de Cicero’nun metinlerinde işte bu okula özgü olan “akademik” alıntı kültürünün bir parçasıydı: “Stoacılar tarafından bu sözler söyleniyor…” Elbette başka alıntıyı gösteren fiiller de var elbette, ancak daha sonra dicuntur bütün “akademik” alıntı kültürünü ifade eden fiil olarak kabul edilmiştir.

Bu dicuntur‘dan hareketle, Academia’nın felsefe tartışmalarının yaşandığı bir ortamda hakem rolünü üstlendiği ve felsefe teorilerini nesnel ölçütler bağlamında değerlendirdiği söylenebilir: “Epicurusçlar böyle diyor, Stoacılar şöyle diyor…” ifadeleri “Epicurusçulara göre doğru olan bu, Stoacılara göre doğru olan şu…” şeklinde okunabilir. Socratesçi daimî araştırma ve soru sorma anlayışı Academia’nın temel düsturudur, dolayısıyla “Epicurusçlar böyle diyor, Stoacılar şöyle diyor…” ifadeleri üzerine yapılan  akademik değerlendirme aslında  söz konusu ifadelere -apriori olarak- kuşkuyla yaklaşılması gerektiği kabulüne dayanır. (Bunun günümüzdeki üniversiteleri / akademileri için de geçerli olması gerektiği aşikar.) Wittgenstein’ın “amacı olmayan bir kuşku, bir kuşku bile değildir” deyişini hatırlayalım ve Academia’da da bir kuşku nedeni arayalım. Bulacağımız tek kuşku nedeni, doğrunun kendisidir.

Görüşleri karşılaştırarak doğruyu arayan kafalardan birisi de Cicero’dur. İ.Ö.45’te kaleme aldığı diyalog tarzındaki Academica adlı eser (Eserin uzun adını “Academica Philosophia” olarak düşünürsek, Türkçesi “Academiacı Felsefe” olabilir) farklı felsefe ekollerinin epistemolojiyle ve hakikatin öğrenilip öğrenilemeyeceğiyle ilgili çıkarımlarını içerir. Ayrıca Cicero bu eserinde Socrates’in ölümünden sonraki bu ekollerin gelişim tarihinden söz eder. Cicero’nun Academia kuşkuculuğunu yansıtan bu eserinde hangi ekolün daha ikna edici ya da haklı olduğunu seçmek okuyucuya bırakılmıştır.

R. W. Sharples’ın Stoics, Epicureans and Sceptics‘in bir yerinde bildirdiği gibi, Cicero’nun rakip görüşleri tarafsız bir şekilde dinleyen Academia kuşkuculuğu ile avukat ve hatip kimliği arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu kabul edebiliriz. Bu noktada Academia ekolünün Eski ve Yeni olmak üzere ikiye ayrıldığını, burada bahsettiğimiz kuşkuculuğun ise Eski Academia’da da bulunmakla birlikte, asıl Yeni Academia’nın belirleyici niteliğini oluşturduğunu söylemek gerekir.

Aristoteles’in Nichomachusçu Etik’te bildirdiği gibi, Platon biçimler teorisiyle birlikte ideal biçimleri yaşanan dünyadan soyutlamış ve dolayısıyla (Eski) Academia’nın, yaşanan dünyaya ilişkin daha ikna edici çıkarımlarda bulunan diğer felsefe ekolleri karşısında etkinliğini kaybetmesine neden olmuştur (1090a-1097a). Academia’nın yeniden doğuşu (ve “Yeni” adını alışı) Arcesilaus’un İ.Ö.268-242’te bu okulun başına geçmesiyle gerçekleşmiştir. (Bkz. Platon sonrasında Roma dönemine kadarki Yunan felsefe okulları kronolojisi)

Kısaca söylemek gerekirse, Yeni Academia Platon’un biçimler kuramını değil, Socrates’in kuşkuculuğunu ilke edinmiştir. M. Morford’un da bildirdiği gibi (The Roman Philosophers, s.38-39), Arcesilaus (ve onun izinden giden Carneades) herhangi bir şey hakkında objektif bir kesinliğin olamayacağını ve bir filozofun gerçeği bulmak için onay tehirine başvurması gerektiğini savunmuştur. O halde Cicero’nun daha sonra De Natura Deorum 1.6’da Academia kuşkuculuğunu “ışık saçan ve adeta <dünyevî> unsurlar üzerindeki geceyi dağıtan” (lucem eriperet et quasi noctem quandam rebus offunderet) bir anlayış olarak gördüğünü de hatırlarsak, Academica ile başlayan ya da su yüzüne çıkan kuşkucu kimliğinin zaman içinde ağırlık kazandığını söyleyebiliriz.

Farklı görüşleri dinleyerek bir karar veren Academia kuşkuculuğunu benimsemiş olanlar sorumluluğu sırtlarından atmış ve adına artık bilim dediğimiz organizasyona bireysel tercihlerini aşan bir katkıda bulunmuş olur. Araştırma yöntemini, kıyası ve en nihayetinde nesnel yargıları belirleyen ölçütlerin evrenselliği konusu tartışmalı olmakla birlikte, üzerinde anlaştığımız ölçütler de çoktur, bu konuya hiç girmiyorum. Belki sonra bahsedebileceğim bir konu var, sadece çıtlatayım:

Dicuntur ile öne çıkan Academia kuşkuculuğu ya da Pyrrhoncu has, daimî kuşkuculuk kendi başına eudaimonia yani mutluluk hedefi güdebilir mi? Pyrrhoncu kuşkuculuğun böyle bir hedefi olduğunu Empiricus’ta okuyoruz. Cicero’nun yukarıda bahsettiğim “geceyi dağıtma” niteliğindeki Academia kuşkuculuğunu düşünürsek, kutlu kılınanın bizatihi “aydınlanma” fikrinin kendisi olduğunu düşünebiliriz, peki niçin? Salt aydınlanma ya da doğruyu kıyas ve tasım yoluyla ortaya çıkarmak için kuşkulanma niçin mutluluk veren bir güdü olsun? Cennet vaadi olmasa, iyi ya da aza kanaat getiren mutlu bir insan “olamayacak” olan biri için cennet vaadi iyi bir ilk devindirici demektir, peki akademik kafanın ilk devindiricisi ne? Ya da bireysel vaatleri aşan tümüyle evrensel ve kolektif bir vaat var mı? Varsa da, o da bir nevi uyuşturucu mudur?

Jean_BotteroBir kitap tanıtarak gitmek istiyorum. Gılgamış Destanı’nı biliyorsunuz, en eski yazılı destanlardan biri ya da en azından batı dünyasının keşfedebildiği “en eski yazılı destanlardan biri.” Jean Bottéro orjinal metni Akkadcadan çevirmiş, metin YKY’den Orhan Suda çevirisiyle ve “Gılgamış Destanı. Ölmek İstemeyen Büyük İnsan” başlığıyla çıktı (ilk baskı 2005, bende 2011 tarihli 4. baskısı var ). Meraklılarına tavsiye ediyorum, çünkü her şeyden önce tabletlerden satır satır okunmuş, tabletler hakkında bilgi verilmiş ve eksik kısımlar da dahil olmak üzere yorumlanmış, orjinaline uygun bir biçimde şiir şeklinde yayınlanmış. Başında geniş bir önsözü ve metin boyunca dipnotları bulunuyor. Türkçedeki diğer Gılgamış’ların hiçbiri bu çalışmanın yanına yaklaşamaz, çeviren Orhan Suda’yı ve YKY’yi kutluyorum.

Niçin bu kitabı tanıttım? Akademisyenin Gılgamış’la bir ilgisi var belki, bilemiyorum.

“Niçin dolaşıp duruyorsun

Gılgamış?

Asla bulamayacaksın

Aradığın sonsuz hayatı!” (B/I:5′, s.262)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 29/12/2012 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , , , , , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: