C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

The Grey

Karlı ve mücadeleli filmleri severim, ucuz bir giriş yaptığımın farkındayım ancak tam hissettiğimi söylemek istedim.

Siz de karlı ve mücadeleli filmleri seviyorsanız, Joe Carnahan‘ın The Grey‘ini izleyebilirsiniz.

(Filmi izlemek isteyenler için felaket spoyler barındırabilir, emin değilim!)

İşin içinde mücadele varsa elbette ölme riski de vardır, ölme riski varsa ölüm-kalımın hiç de derin olması gerekmeyen düşünce dünyamızdaki nihaî varış noktası olan “bu dünyanın anlamı ne ki?” sorusu da var demektir. Film de aslında bu yüzeysel soru menbaından besleniyor.  Filmin kahramanı olan kurt öldürücü Ottway (ki kendisini Liam Neeson canlandırıyor) kurtlarla olan mücadelesinde, tümüyle sevgisiz olmasa da, bazen asabileşen ancak şiire de düşkün olan babasının yazdığı dörtlüğü yaşam-mücadele felsefesi edinip filmin sonunda onun içinde kayboluyor, bize düşense “adam şiir gibi yaşadı beyler!” demek düşüyor.

Liam Neeson’ı, tümüyle Clint Eastwood izleyeceğiz diye asıldığımız filmlerden olan The Dead Pool ile tanımış, sonra Rob Roy ile kendisine gıcık gitmiştim (alternatif ifadeler: “gıcık kapmıştım”, “gıcık almıştım”, “gıcık duymuştum”). Nell gibi gıcığın gıcığı filmle gıcıklığı taçlandırmış, Batman Begins ile kendisinden özür dilemiştim. İçinde Almanya’daki gurbetçilerimize (hepsi bizim mi?) ait bolca atraksiyonun bulunduğu Unknown ile “ne yapıyor bu adam ya?” demiştim. The Grey’de ise, başta söylediğim gibi karlı ve mücadeleli yapı zaten beni kendisine çektiğinden, kim oynuyormuş diye bakmadım ama film bittikten sonra düşündüm de, Liam Neeson filme yakışmış, inançlı mı inançsız mı (dindar nesilden mi, değil mi) olduğu konusunda sır vermeyen, pek sevdiği karısını (nikah yoksa dostu da olabilir?!) kaybettikten sonra (nasıl kaybettiğini filmin sonunda anlıyorsunuz) yaşamının geri kalan kısmını kurtları öldürerek tüketmeye adamış olan, manen tükenmiş ama her an madden bir tokat yapıştırabilecekmiş ya da saklı enerjili bir bünyeye sahip olup her an kurtlarla ilgili bilgece bir kelâm edebilecekmiş gibi duran Ottway’e yakışıyor adam. Başkası olsaymış, “yok, Liam Neeson olsa daha iyi olurdu” demeyiz elbette, isim-surat uyumunu ancak birinde yakaladığımızda fark etmemiz gibi bir şey bu, hani deriz ya Serkan’a “sende tam Serkan tipi var, başka isim yakışmazmış, tam ismini bulmuşsun”, öyle bir şey işte.

Filmde mücadeleli filmlerin klasik karın ağrıları da var.

En öeh dedirteni, efendime söyleyeyim, böyle tehlike altındaki bir grup elemanın içinden bir tanesi sivrilince, içlerinden huysuz ve en erken ölecek olan birinin ona gıcık kapması ve “hey adamım seni kim lider seçti ha!?” demesi,  işte bu olguya bu filmde de rastlıyoruz, allahtan işler biraz daha değişik seyrediyor da, eleman erken ölmüyor.

Maceracılar arasında kadın olmaması, doğal olarak sevişmesiz bir koşuşturmayı doğuruyor. Bilirsiniz ki, mücadeleli filmlerde, zor anlardan vakit kaldığında, bir sevişme olur, hatta o hengamede aşk-ihtiras da yaşanır, kıskanan falan da olur. Hiç sevmem böylesini. Neyse ki bu filmde yok böyle bir şey. Sadece koşuşturma, kurtlarla-çakallarla, ölüm-kalımla ilgili bilgece laflar falan var.

Ama karlı ve mücadeleli dedik diye The Thing gibi bir şey beklemeyin ama idare eder, yeşil elma soyun yanına, iyi gider.

Filmde Ottway’in babasının yazdığı ve filmdeki olayı özetleyen dörtlük şu:

Once more into the fray

Into the last good fight I’ll ever know.

Live or die on this day

Live or die on this day.

Şiirdeki fray kelimesi bilerek seçilmiş anlaşılan, zira OED‘e göre ilk anlamı “korku hissi”, ikinci anlamı “saldırı”, üçüncü anlamı “kavgadan, boğuşmadan ya da gürültüden duyulan rahatsızlık” Kahramanımız filmin bir yerinde tükenmişliği dorukta yaşadığından mıdır nedir, yukarıya doğru bakıp Tanrı’ya küfür ediyor, “şimdi sana ihtiyacım var, yardım edeceksen et, bir şeyler yap artık” falan diyor ancak Tanrı’dan herhangi bir ses çıkmayınca, “ben kendi işimi kendim hallederim” deyip yaşayacağı ya da öleceği o son saldırıyı gerçekleştirmeye girişiyor [kurtlardan kaçarken -meğerse- tam da inlerine girmiş bulunuyor]. Korkunun ecele faydası yok, insan korkunun doruğuna varınca duyduğu rahatsızlığı da unutarak saldırabilir, belki de en etkili saldırı budur yani gözü kapalı, allah ne verdiyse girişme!

Bir görüşe göre, “insanın doğa ile mücadelesini de anlatan” the fray kelimesi, filmin adıyla da [the Grey] cilveleşiyor, beri yandan filmin adındaki “Gri” manası, ölüm ile yaşam (siyah ile beyaz) arasındaki Araflığı da gösteriyor olabilir. Grey’in bir manası da “alacakaranlığın soğuk-donuk aydınlığı”dır, ne her yeri tümüyle aydınlatacak kadar güçlü, ne de karanlığa teslim olacak kadar güçsüz bir ışık bu, yine OED’e bakarsak, grey “arada kalmışlık, depresif donukluk hali”ni de yansıtır. Özellikle de karısını [en değerli varlığını] yitirdikten sonra, doğayla [doğaya karşı olduğu kadar, onunla ve onun sayesinde] giriştiği hayatta kalma savaşını iyi anlatan bir isim olmalı the Grey, tam arada kalmışlık hali bu: Ne tümden aydınlatıcı, ne de tümden karanlığa teslim olan bir ışık! Depresyonun rengi gri olmalı, evet, akşamüstleri bu yüzden problemliymiş ya da Pazar öğleden sonraları, şimdi anlaşıldı!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: