C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Tatlı ama ne için?

Tatlı ama ne için?

Bu kare geçenlerde bir gün mümkün oldu.

Tatlıda eksik bir şeylerin olduğunu düşünüyorum, hem bu kare açısından, hem de genel olarak. Şöyle düşünelim: Birtakım malzemeleri karıştırıyor ve katıştırıyoruz, ortaya şekerli, şerbetli bir yiyecek çıkıyor, yiyoruz ve deliler gibi susuyoruz.

Bunun anlamı ne?

Şekerden beslenen mutluluğun hormonal yönü inkar edilemez elbette ama tatlıya meylin mutluluk objesi olmasından öte bir anlamı olmalı, sanıyorum. Aynı şeyi, acı ya da ekşi tutkunları için de düşünüyorum, bir yere ya da yöne aşırı meyilli olmak, aksi yöndeki aşırı baskının normal seviyeye çekilme(si) arzusundan kaynaklanıyor olabilir, bunun hormonal açıdan eksiklik ya da fazlalık olarak yorumlanması bir yana, insan yaşamında her türlü boşluğun dolması ya da doluluğun boşaltımla ortadan kaldırılması anlamında değer taşıdığını düşünüyorum. Bir insanın bilhassa tatlı yemek için tatlıcıya gitmesi bile boşluk doldurgaçı olarak kimliklenmesi için yeterli belki de, hep doldur, hep boşalt, yaptığımız bundan ibaret, pompa ya da vana fonksiyonelliğindeyiz, ütopyaların inşasında da benzer bir durum söz konusu, yoksa “gerçekleşmeyecek olan”ın hikâyesini yazıp, ona doğru daha küçük hedeflerin gerçekleşmesi (reform?) için ütopya yazmaya değmez. Ütopya değil, reform çabası pratiktir ve pratik sıkıntılardan çok çekmemiş ya da pratik öneriler de bulunmamış ütopya yazarı yoktur. O halde ütopya kendi içinde pratik maksatlılığını her daim koruyan bir yapı olmaya mecburdur, bana kalırsa ütopyanın açmazı tam da budur, yani hayale doğru giderken ayakları yere basıyorsa, hayali pratik maksatlılık karşısında etkisini yitirir.

Kayıtsız Stoacılar içinse, Seneca’nın tabiriyle, “yaşam tere ve sıcağa layık değil”, canın tatlı istediğinde tatlıcıya gitmemen gerekiyor, gidersen tatlıyla ilişkin bir tür hegemonik çekim gücünden beslenmiş oluyor, çekilen de sen olduğun için pasifize olmuş oluyorsun, işte Stoa felsefesi insan aklını kozmik tanrısallığın bir parçası olma hedefine çekerek aktif kılmaya çalışıyor, çekilmesi gereken çilenin asıl mahiyeti burada yatar, insanı pompa ya da vana olmaktan çıkarıp tatlıcıya sokmuyor bu düşünce sistemi.

Kinik tatlısızlığı kabulleniyor, Stoacı ise tatlısızlığın (baskıyı ters yönde bastırmamanın aksine ona direnmenin) çilesini çekiyor, neticede ikisi de zihnen yatışmış oluyor. Tatlıdan, acıdan ya da ekşiden beslenen pompa huzursuzluğuna karşı, tatmama arzusu (asla bundan duyulan gurur değil) övülmüş oluyor.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 06/06/2011 by in Başka birtakım hassasiyetler, Genel and tagged , , .
%d blogcu bunu beğendi: