C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

Tarihin Dönüşü ya da Arap Kıpırdanışı

Joschka Fischer’ın özgün adı “Die Rückkehr der Geschichte. Die Welt nach dem 11. September und die Erneuerung des Westens” olan eserinde (ki Türkçe çevrildi: Tarihin Dönüşü. 11 Eylül’den Sonra Dünya ve Batı’nın Yeniden Yapılanması, Çev. E. Güney, Merkez Kitaplar, 2006) 2203 Arap Kalkınma Raporu’ndan (UNDP. Deutsche Kurzfassung, Pub. Ed. Deutsche Gesselschaft für die Vereinten Nationen, Berlin 2003) uzun uzadıya bahsedilir ve 238. sayfada raporun 15. sayfasından şu alıntı yapılır:

Yolun üzerindeki engeller, yani geçmişten kalan artık işe yaramaz yapılar, aşılabilir türdendirler. Arap halkları, bilgi çağının dünyasında hak ettikleri yeri alabilmek için bu sosyal, ekonomik ama özellikle de politik yapıları bertaraf etmeli, yani reforma tabi tutulmalıdır.”

Joschka Fischer, Tarihin Dönüşü

Joschka Fischer, Tarihin Dönüşü

Yazar, eserinde batıyı ya da daha masumane tabirle dünyayı tehdit eden Orta Doğu ülkelerinin hizaya getirilmesi gerektiği fikrini savunurken, Afganistan’a yapılan batılı müdahalenin nation building (ulus inşası) konusunda ne kadar başarılı olduğunu ve ülkenin çehresini nasıl değiştirdiğini söylüyor (s.241). İnsan düşünmeden edemiyor, tarihte “başarıya ulaştıkça ilkellere modernliği aşıladığı düşünülen” batı temelli ulus inşa projelerinin konusu Türkiye oldu mu hiç diye.

Sonra efendim, düşünmeye devam ediyoruz. Tunus’tan başlayıp Mısır’a sıçrayan, daha sonra Libya’ya akıp oradan da Suriye’ye geçen global çerçevede facebook ve twitter destekli “Arap kıpırdanışı” (kimine göre Arap Devrimi, Arap Aydınlanması ya da Arap Renaissance’ı) yeni Türkiye’ler meydana getirebilir. Hepsini geçtim, düşündüğüm şey, batıdan doğuya müdahale edilebilirliğin olağanlaştıkça, batı paradigmasındaki modernlik algısının hepimizde tartışmasız a priori kabul edilmesi ve “geçmişten kalan artık işe yaramaz yapılar”ın aşılabilirliği konusunda herkesin ikna olmasıdır. Tahakkümünden kurtulmak adına, Hüsnü Mübarek’in gitmesini istemek ile paradigmasını baz alıp kendisini, bir şeyleri “geçmişten kalan artık işe yaramaz yapılar” şeklinde değerlendirebilen bir erk olarak gören  güç tarafından bunu istemeye itilmek arasında fark olmalı, yoksa ikisi aynı şey mi?

En azından basitçe “halkın istediği özgür olmaktır” önermesi, conventionalist bakış açısıyla söylersek, batı müdahalesiyle tetiklenmiş Arap kıpırdanışıyla gelen özgürlük “doğru” değil (ya da “doğru” olup olmadığı belirsizdir), tahakkümden kurtulmak isteyenler için “uygun”dur, tıpkı Osmanlı’nın yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin inşa edilmesi gibi, zira aksi düşünülemezdi (Ancak daha üst perdeden bakarsak, bir şeyin aksi düşünülemediği için “doğru” olup olmadığı da tartışılabilir, yine klasik induction (tümevarım) düşüncesi gereği, her “değer” ithali aynı sonucu doğurur, şeklinde bir sonuca da varamayız, dahası gün gelip de konjonktür adına Yeni Osmanlılık herkes için “uygun” hale gelirse, bu sefer şimdi conventionalist bakış açısını öteleyenler, ona bir anneye sarılırcasına, sarılabilir).

Ayrıca Joschka Fischer diyor ki, “Batı’nın, Yakın ve Orta Doğu’nun bu ‘büyük dönüşüm’ünde oynayacağı rol, bir yandan eşit ortaklık düzeyinde gerçekleşmeli, kesinlikle neo-emperyal olmamalıdır, çünkü aksi takdirde devrimci bir Arap milliyetçiliğinin kuvvetleri liberal dönüşüm süreçlerini bloke edebilir, hatta buna karşı mücadeleye girişebilir.” (s.264) Tamam da, “büyük dönüşümde rol oynama” yetkinliğinin a priori kabullenildiği bir ortamda, neo-emperyal temayüle “zaten” gerek yoktur, dönüşümün ortamını kendi paradigmasına göre ayarlayan “üst” erkin tabana sopa göstermesi yersizdir.

Başka bir husus ise,  özgürlüğünü şahsen isteyen bir bireyin, bu isteğinden, sırf kendisi(nden) olmayan birileri de “onun için” aynı şeyi istiyor diye vazgeçip vazgeçmemesi gerektiğidir. Ancak konu birey olunca biraz masum kaçabilse de, aynı durumu uluslara ve aralarındaki ilişkilere uygulayınca, siyasî ve ekonomik gayeler değerlendirilmesi daha güç bir hale sokabiliyor durumu.

Başta özgürlük olmak üzere ithal edilen değerlerin değeri bu yazının konusu değil, burada üzerinde kısaca durulan husus, değerin a priori değerliliğidir. Hatta Fischer’ın yaklaşımıyla, Bacon’ın Amerika’daki yerlilerin dönüştürülmesiyle (Avrupalılaştırılmasıyla) ilgili yaklaşımı arasında bir paralellik bile kurmuyorum, müstehzi bir tavırla, Bacon’ın “denizlere egemenlik monarşinin temelidir” sözüne karşılık artık “petrole egemenlik demokrasinin temelidir” bile demiyorum, o denli, naiflik ve bir türlü tümevaramama durumu içindeyim, Kaddafi ya da fotoğrafını görmekten bıktığım ÖSYM başkanı beni ıslah etsin.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 29/04/2011 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , , , , .
%d blogcu bunu beğendi: