C. Cengiz Çevik'in resmi sitesi

Birtakım filolojik hassasiyetler: Eskiçağ ve günümüze dair kişisel okumalar ::: İstanbul Üniversitesi, Latin Dili ve Edebiyatı bölümünde Doktora Öğrencisi. Yeditepe Üniversitesi ve Doğa Koleji'nde Latince Okutmanı, yazar, okur, eyler!

>Manifest destiny

>

Zaten devletleşmiş / devletleşecek olan kentin / zihniyetin kuruluşuna dair üretilen genesis kültlerinden sadece biri, bu kadar kötülememek gerekir, zira bir zihniyetin süper güç olmasından öte, Roma’nınkine benzer bir caput mundi‘liği hedeflemesi eşyanın tabiatına (rerum natura) uygundur. Aksi halde varlık sebebini meşru kılamaz. Manifest destiny yani “belirgin yazgı” aslında Amerikan devletinin ve cumhuriyetçilerinin yaşamsallığını sağlıyor, ondan “seçilmiş olduğunu düşünme” eğilimini aldığınız vakit, bizim Teoman Duralı üstadımızın Omurgasızlaştırılmış Türklük dediği Türk’ün dinî ve millî yönünün tasfiye edilerek onun artık “o” olmamasının sağlanması gibi, Amerika’ya hayat veren can damarı yani ideolojisi de çöker. O buna yani kendisini “seçilmiş” düşünmeye mecburdur.

Amerikan bu mitolojik kimliğini diğer / evvelki emperyal kimliklerden ama özellikle de Roma İmparatorluğu’ndan (Romanum Imperium) ve Britanya Imparatorluğu’ndan ayıran, Joschka Fischer’ın dediği gibi, Amerikan ulusunun “tarihin karanlıkları içinden yüzyıllar boyunca oluşan bir meşruiyet kazanarak değil de, inanç ile aklı, püritanizm ile aydınlanma’yı birleştiren politik-dinsel bir kuruluş edimiyle ortaya çıkmış” [1] olmasıdır. Bir devlet ve ulus ideali püritanizm gibi, saf, kirlenmemiş ve doğrudan özden beslenen bir dinî altyapı üzerinde inşa edildiğinde kaçınılmaz olarak ahlâkçılığı kuvvetli olan bir binaya kavuşmuş oluyor. Bu binanın sıvası da, özgürlük idealiyle, eskimişliğine iki dünya savaşıyla mum dikerek artık tek tek bireylerin varoluşçu sorgularını, kültürünü o kültür yapan her sahada hem de daha önce hiç görülmediği ölçüde karmaşık bir şekilde (postmodern stil) mümkün kılan Avrupa’ya alternatif olarak yeni umutlarla ve hayallerle süsleyen aydınlanma düşüncesiyle oluyor. Dibinde manifest destiny‘le kendini gösteren dinî ve ahlâkçı öz, sıvasında herkese, dini, dili ve ırkı ne olursa olsun özgürlük vaat eden bir söylem. Hem şahin, hem özgürleştirici. Bu tezat onu canlı kılan bir unsur aslında, böyle olduğu müddet, yani ip yerine göre gergin, yerine göre gevşek tutulduğu müddet özlem duyulan bir yer olmaya devam edecek, Hegel’in dediği gibi, “Amerika önümüzdeki dönemde dünya tarihi bakımından önemini belli edecek, zira yaşlı Avrupa’nın tarihsel silah deposundan sıkılan herkesin özlediği ülkedir.”[2]

Bunun yani Amerika’nın manifest destiny gibi kuruluş mitosuyla, dünyanın geri kalan modern kısmından sıyrılarak “çekici” kalmasının bir sağlaması da, modern düşünceye yeni alternatif olarak sunulan düşüncelerin (bir zamanlar Rus düşüncesi, günümüzde ise Japon düşüncesi, Hint düşüncesi, Çin düşüncesi ve hatta Türk düşüncesi gibi) sanki Amerikan düşüncesine alternatif teşkil ediyormuş gibi görünse de, aslında klâsik Avrupa modernliğine ve düşüncesine alternatif oluşturmasıdır. Zira bahsedilen alternatif düşünceler üzerinde Amerikan düşüncesinin dolaylı yoldan ya da doğrudan etkisi olduğu gibi, güne özgü farklı ekonomik ve kültürel çıkar tartışmaları bir yana, yerini alternatifine bırakan ya da tasfiye olan asla Amerikan düşüncesi olmuyor. Aksine bugün farklı coğrafyalardaki farklı değişim hareketleri hep Amerika’nın kültür ve ekonomi ideallerine uygun bir şekilde meydana gelip serpiliyor. Örneklerle burayı şişirmek istemiyorum, sadece türkiye’ye bakmanız yeterli. Bunu vurgulamamın nedeni, Amerika’nın kıta olarak keşfinden bu yana, buraya batan Atlantis’in tam tersi olarak su yüzüne çıkan yeni Atlantis mitosunun aşılanmış olmasıdır. Manifest destiny de bu aşılamalardan biri ve kuvvetli aşılardan biri, başından beri Amerikan düşüncesi, moderniteye ilişkin farklı yaklaşımların ve yorumların oluşturduğu çemberin, bu yüzden hem içinde hem dışında. İçinde çünkü o bir süper gücü temsil ediyor, caput mundi‘yi hedeflememiş bir imperium olamaz Roma’dan beri, dışında çünkü, yukarıda da dediğim gibi, kıtanın keşfinden beri Tanrı’nın eliyle su yüzüne çıkmış, “seçilmiş” bir gücü temsil ediyor, “seçilmiş” olan yeni düşüncenin, eski dünya’ya özgü düşüncelerdeki kavgalara doğrudan katılması mümkün değildir. Manifest destiny bana bunu düşündürüyor.

Peki, manifest destiny’nin özünde ne var? özünde aldous’un “göklerin krallığı bireyin dışında ve geleceğin içindedir” anlayışını anımsatan bir düşünce yatıyor. Sahici bir Amerikan bireyi öyle bir gelecek ideali içine doğuyor ki, “seçilmiş” bir kimlikle “seçilmiş olmayan” insanların / ulusların inşasında ya da söz sahibi olduğunu düşünmek durumunda kalıyor, içinde yetiştiği düzenin önerdiği ve hatta dikte ettiği ise politik/kültürel/coğrafî açıdan bakarsak dışarıdan sınırların kalkması, evrensellik gibi görünen ama özünde Amerikan ulusçuluğu olan bir düşüncedir. Dinî açıdan bakarsak, nasıl ki gök herkesin üzerindedir, Amerikan düşüncesini meydana getiren ilahî kudret de herkesi öyle sarmalar, o halde bu göklerin krallığının “seçilmiş” olanın nezdinde herkese sunacağı gelecek de “seçilmiş” olanın perspektifinden olacaktır. Yani hem dinî, hem de seküler açıdan Amerikan manifest destiny‘si, dünya kaç kutuplu (iki ya da daha çok) olursa olsun, düzenli olarak kendi “seçilmiş”liğinden dünya için kökü göklerin krallığına varan bir opsiyon sunmaya devam eder, ondaki bu tutarlılığı, klâsik Avrupa’nın ve ondan çok daha yaşlı olan Asya’nın kendi tutarlılıklarını yitirmiş olmalarına bağlamak da mümkündür, ancak dediğim gibi alternatif modern örnekler öne çıktıkça Amerikan düşünce tarzının değerini yitirmiyor oluşu ya da en azından eğitimi, sağlık sistemi, ekonomisi çökse de hâlâ bu düşüncenin ayakta kalarak dünyaya satacak malının olması hep onu o yapan mitolojik kimliğin tam da onun bu yönünü desteklemek için uydurulmuş olduğu gerçeğiyle alâkalıdır. 

H. D. Lasswell’in “we are in a war of ideas, but we have not found our ideas”[3] deyişi bu yüzden anlamını yitirir, Amerikan düşüncesi değil düşüncelerini bulmak, bizzat düşünceleri üzerine inşa edilmiştir. Manifest destiny işte bunu gösterir. İlk İngiliz kolonisi olan Massachusetts’in valisi John Winthrop’un kenti bir tepenin üstüne kurup, Amerikan düşüncesinin genesis‘ini ilahî kudretle ilişkilendirmesi de bunun sağlamasıdır, şöyle der Winthrop:

Ortak kabule göre özel gücü olan kaderin, başka deyişle isa’nın kiliselerinin aşina olduğu onayın çok ötesinde bir gücün talebiyle, dünyevî ve dinî bir hükümet biçimiyle yönetilen, insanların birlikte yaşadığı ve yaşamaktan keyif aldığı uygun bir yer seçmek gerekir… Tanrı özel bir görev verdiğinde, bunun her bir maddesine kesinlikle uyulmasını ister. Bu yönüyle mesele, Tanrı’yla bizim aramızdadır. Bu iş için onunla ittifak kurduk. Önerdiğimiz hedeflerin neler olduğunu belirleyen bu maddelere uymayı ihmal edecek, kendimiz ve önümüzdeki kuşaklar için büyük şeyler ararken bu dünyaya yüzümüzü dönecek, tensel zevklerimize teslim olacak, yani Tanrı’mızı aldatacak kadar alçalacak olursak, o bize mutlaka öfkelenecek, yeminini bozan bu halktan intikam alacak ve böyle bir ittifakın bozulmasının bedelinin ne olduğunu gösterecektir… Tanrı’mıza sadık davranmazsak ve bu tarzımızla şu andaki yardım elini bizden çekmesine sebep olursak, bizi bütün dünyada önemsiz bir öykü gibi anlatacaklardır. Düşmanların ağızlarını açıp Tanrı’nın yolları ve ona inanan herkes hakkında kötü şeyler söylemelerine meydan vermekten kurtulamayacağız. Tanrı’nın saygın hizmetkârlarından çoğunun yüzüne bakmaya utanacağız ve onların bizi lanetlemesine yol açacağız ve sonunda hedefimiz olan güzel ülkeyi kaybedeceğiz.[4]

Hep verdiğim örnektir, Türkiye’de dinsizler de fatiha suresini bilir, çünkü içinde yaşadığımız kültürü soluyan herkes ona dahil olan her şeyi bilir, bunun gibi, göksel krallığı geleceğin içinde arayan Amerikan idealini paylaşmayan Amerikalılar da kültür damarlarında manifest destiny kanının aktığını hisseder, onu reddeder ve dışlar o ayrı, ama varlığını reddetmez. Amerikan düşüncesindeki tüm açmazları ortadan kaldırmak istiyorsa ve kültürel duyargaları açıksa tabi ki, aksi halde dinî ve millî güdülerin okşadığı, şiddete meyilliliğiyle dikkat çeken, medya ve internetle uyuşmuş kafalar için manifest destiny, Türkiye’de olduğu gibi, biat kültürünün ve gönüllü piyonluğun sebebidir. Yüce değerlerin savunucuları, Zeus’un pis işlerde Cyclops’lardan yararlanması gibi (ona bu aklı verenin adalet tanrıçası Dike olması da başka bir ironi), bu tiplerden yararlanmak zorundadır, bu haliyle de “manifest destiny” egemen düşüncenin faideli bir silahıdır. “Yeni nesil sizlerin eseri olacak dizi manyakları” diyerek kapatıyorum entiriyi.

Notlar

1. J. Fischer, Tarihin Dönüşü. 11 Eylül’den Sonra Dünya ve Batı’nın Yeniden Yapılanması, çev. E. Güney, Merkez Kitaplar, 2006, s.146.
2. Hegel, Die philosophie der geschichte, Werke, c.13, Frankfurt, 1973, s.114.
3. H. D. Lasswell, “Policy and the Intelligence Function”, A Psychological Warfare Casebook, s.67.
4. John Winthrop, “A Model of Christian Charity, 1630”, The Journal of John Winthrop, Cambridge, 1996, s.8-10.

Share |

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 19/10/2010 by in Felsefe - bilim, Genel and tagged , , , .
%d blogcu bunu beğendi: